İçeriğe geç

Sâniyen; kader, sebebe-sonuca birden taalluk ettiğinden burada sadece Allah’ın iradesinin taalluk ettiği netice zikredilip onların o istikametteki arzu, istek ve azimleri nazara alınmamıştır. Oysaki meselenin aslı, onlar nisbî, kisbî iradeleriyle mal ve evlâtlarını küfür ve dalâlet vesilesi yaptılar; demek ki netice itibarıyla sahip oldukları şeyler, onların su-i akıbetlerini netice verdi. Ne var ki başka şekilde de iradenin hakkı verilebilirdi. Yani onlar hidayet isteyeceklerine kavlî, fiilî dalâlete talip oldular, Allah da onu yarattı. Veya mal ve evlâtla hem Cennet hem de Cehennem peylenebilecekken, onlar birincisini hiç düşünmediler; dolayısıyla da nimet ayn-ı nikmet oldu. Hususiyle de muhatap Hz. Musa gibi fakir birinin karşısında Firavun gibi mal-menal, evlâd u iyal sahibi biri olunca, imana girişi engelleyen kibir, inhiraf ve haddini bilmezlik gibi bütün saikler birer birer tesirlerini icra edince, dalâlet yolu âdeta mecburi istikamet hâline gelecektir ki, Hz. Musa da işte bu mülâhaza ile, hususî bir muamele-i Rahmâniye olmazsa malla, evlâtla varılacak akıbet budur, demek istemiştir.

Mallarının helâk edilmesine gelince;

1. Onların malik oldukları her şey hakikaten helâk olmuş olabilir.

2. Veya Allah onlara mal-mülk vermiştir de, istifade etme imkânını vermemiştir. Meselâ; diyelim ki bir zengin şeker hastalığına mübtelâdır; yiyemez, içemez, dolayısıyla da böyle bir insan için nimetlerin varlığı ile yokluğu müsavidir. Böyle bir yaklaşımla da, mallarının helâk edilmesi dileği hakikat değil mecazdır.

حَتّٰۤى إِذَۤا أَدْرَكَهُ الْغَرَقُ قَالَ اٰمَنْتُ أَنَّهُ لَۤا إِلٰـهَ إِلَّا الَّذ۪ۤي اٰمَنَتْ بِه۪ بَنُۤو إِسْرَۤائ۪يلَ وَأَنَاۨ مِنَ الْمُسْلِم۪ينَ

“Nihayet (denizde) boğulma hâline gelince (Firavun) ‘Ben de iman ettim doğrusu, İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka Mâbud yokmuş.’ dedi.”

(Yûnus sûresi, 10/90)

152