Bu âyette şu mülâhazalar da söz konusu olabilir: Zülkarneyn, doğuya doğru seyahatinde öyle bir yere ulaştı ki, orada güneş ışınlarına engel olabilecek ne bir dağ ne bir tepe ne de bir ağaç vardı. Bu itibarla da her güneş doğuşunda güneşin tulû ve hararetiyle yüz yüze geliyorlardı.. ya da elbiseleri yoktu, –bugün de Ekvator çevresinde ve çölün çok kızgın olduğu yerlerde çoğunluk itibarıyla çıplak dolaştıkları gibi– örtüsüz ve üryan denecek hâlde idiler. Ne tabiî sütreleri ne binaları ne de ciddî bir elbiseleri vardı.. ve tam bir bedeviyet içinde yüzüyorlardı.
“Dediler ki, Ey Zülkarneyn! Bu memlekette Ye’cüc ve Me’cüc bozgunculuk yapmaktadırlar. Bizimle onlar arasında bir set yapman için sana bir vergi verelim mi?”
(Kehf sûresi, 18/94)
Bu Çin Seddi veya Kafkasya’daki Demirkapı ya da daha başka bir yer olabilir. Ancak daha sonraki âyetlerde tarifi yapılan şekliyle, muayyen bir setten bahsetmek çok zor. Var olsa bile, tayini ciddî bir araştırma ister. Bu sebeple sedden ziyade, seddin arkasındaki topluma dikkat etmek lâzım. Evet, o toplum mânevî dinamikleriyle dimdik ayakta kaldığı müddetçe Ye’cüc-Me’cüc kabilelerinin fitne ve fesatları önlenebilecek; hiç olmazsa zararsız hâle getirilebilecektir.
Bence Zülkarneyn kıssasında küllî hükümler aramalı. Şöyle ki, devlet, devlet başkanının özellikleri, devletin devamı için şartlar.. vs. Aksi takdirde, tarihin derinliklerinde kalmış bir hâdiseyi hikâye etmiş oluruz ki, böyle bir yaklaşımla da Kur’ân’dan istifademiz ya hiç olmayacak ya da fevkalâde az olacaktır.