Ayrıca hem وَلَلْاٰخِرَةُ deki “lâm” hem de وَلَسَوْفَ deki “lâm” ikisi de “lâm-ı ibtida” ile beraber “lâm-ı kasem”e de muhtemil bulunduklarından, önceki cümlede neticenin hayırlı olacağı kasemle temin, ikincisinde tekit edilmiştir. Yani acıyla tatlıyla, elemle lezzetle, mudâyakalarla-müsaadelerle seni olgunlaştıra olgunlaştıra öyle bir evc-i kemale ulaştıracaktır ki, sen ulaştığın o zirvede ruhanî ve cismanî, ruhî ve fikrî rıza mazhariyetlerinle kendini hoşnutluk çağlayanları içinde bulacaksın. Bugün için seninle o rıza meltemleri arasında fıtrî bir sürecin tabiî tezahürü olan سَوْفَ ye takılı bir kısa müddet var. “Ûlâ”nın seneleri “uhrâ”nın saniyelerine bile muadil olmadığına göre uhrevî bir mülâhaza ile hele bir ân-ı seyyâle daha sabret; göreceksin ılgıt ılgıt rıza meltemlerinin estiğinin, mantuku ifham edilmektedir.
İşte o zaman, ne mukteda bih, ne de muktediler için hiçbir tasa ve inkisar kalmayacak, hiçbir endişe ve kaygı da söz konusu olmayacaktır. Mukteda bih, hem kendi adına hem de ümmeti hesabına hoşnutluk görecek, hoşnutluk duyacak ve “nefs-i râziye” olmanın bütün mazhariyetlerini yaşayacak; böyle bir hoşnutluğa Sonsuz’un cevabı ise, onu ve onları “nefs-i marziye”nin tasavvurlar üstü zirvelerine ulaştırarak damlaya derya, zerreye güneş, fâniye bâki olma eltâfını bahşederek, zılliyet ve asliyet nispetleri mahfuz, عَسٰۤى أَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا3 hakikatiyle serfiraz kılacaktır.
Dipnotlar
- 3 “… Böylece Rabbinin seni makam-ı mahmuda eriştireceğini umabilirsin.” (İsrâ sûresi, 17/79.)