İçeriğe geç

Ehl-i inkâr ve ehl-i ilhad öteden beri inananlara karşı hep taassup göstere gelmişlerdir. Mesela Asr-ı Saadet’teki kâfir ve münafıklar İslâm’a ve Müslümanlara karşı taassup göstermişler; göstermiş ve yıldızların kaldırım taşı gibi ayaklarının altına serildiği Kâinatın İftihar Tablosu’na karşı dahi körler ve sağırlar gibi davranmışlardır. Oysaki O Ferîd-i Kevn u Mekân’a (aleyhi milyon milyon essalâtü vesselâm) doğru baksalardı, doğru bakanların gördüğünü onlar da görecek; O’nun lâl u güher sözlerine azıcık kulak verselerdi, doğru duyanların duyduğunu onlar da duyacaktı. Evet, münkir ve mülhidler, O’nun (aleyhissalâtü vesselâm) tebliğ ettiği hakikatler karşısında az bir teemmül ve tedebbürde bulunsalardı, doğru görecek, doğruyu anlayacak ve o dosdoğru yola tâbi olacaklardı. Fakat ne yazık ki, taassup, garaz, kin ve nefret onların gözünü kör etti, bütün güzelliklerin üstünü örttü ve onları inkâra sürükledi.

Zaten kibir, zulüm, bakış zaviyesini ayarlayamamanın yanında imana girmeye mâni olan veya insanın, iman dairesinden çıkmasına sebep olan faktörlerden biri de doğru olup olmadığını değerlendirmeksizin körü körüne ataları taklit etmedir ki, esasında böyle kör bir taklit, taassubun farklı bir şeklidir. Nitekim Cahiliye dönemi insanları sırf atalarından tevarüs ettikleri cahiliye argümanlarıyla İslâm’a karşı çıkmışlardı. Hudeybiye Musalahası öncesinde Medine’den ayrılarak Kâbe’yi tavaf etmeye gelen mü’minleri engellemeleri de yine aynı taassubun neticesiydi. Kur’ân-ı Kerim, onların bu tutumlarını, hamiyyet-i cahiliye olarak isimlendirmiştir.127 Onlar, kendi âdetlerinin delinmemesi, o güne kadar uygulaya geldikleri teamüllerde kırılmalar olmaması ve diğer Arap kabilelerine karşı gururlarının zedelenmemesi uğruna böyle bir taassup yoluna girmiş ve Müslümanların Mekke’ye girmesine engel olmuşlardı.

148