Hâlbuki Allah için yapıldığından dolayı hizmet zaten çok kıymetlidir. Onun bir anı dünyaları peylemeye yeter. Hubb-u cah, tûl-i emel gibi virüslere mağlup olup ya da mânevî zevklerin peşinden koşup o hizmetleri Allah’ın rızasından başka şeylere alet etmek elbette onların değerini düşürür. Kulluk Şâh-ı Geylânî, Hasan Şâzilî olmaya bile bağlansa bu böyledir. Ama herhangi bir beklentiye girilmediği hâlde Cenâb-ı Hakk’ın bunları lütfetmesi Allah’ın fazlındandır ve üzerinde durduğumuz konuyla karıştırılmamalıdır.
Bediüzzaman’ın Aşkınlığı
Başta da dikkat çekmeye çalıştığımız gibi, Üstad Hazretleri’nin, “Benim suçum!”8 demesi onun kendi yüksek ruh ufku ve hassas kriterleri açısından meseleye bakışının bir sonucudur. Çünkü hayatı tetkik edildiğinde görülecektir ki o, nezih bir vasatta dünyaya gelmiş, hep nezih olarak yaşamış ve yaşadığı gibi ötelere yürümüştür. Başkalarının ancak kırk-elli yaşlarında ulaşabileceği idrak seviyesine o, daha çocuk denecek yaşlardayken ulaşmış, ilk gençlik yıllarından itibaren hep iffetiyle matmah-ı nazar olmuş ve çok erken dönemde ilim, irfan, iz’an, idrak ve basiretiyle çevresindeki insanların dikkatini üzerine çekmiştir. Hayat seyri, iman ve Kur’ân mücadelesine bakıldığında onun daha dünyaya gelirken mükemmel denilebilecek bir donanımla geldiği; gelip bütün ömrünü bir peygamber vârisi çizgisinde sürdürdüğü görülecektir. İşte o, baş döndüren fedakârlıkları, hayranlık uyandıran hizmet ve gayretleri karşılığında dahi dünyevî-uhrevî hiçbir beklentiye girmemiş, yapıp ettiklerini herhangi bir istek ve talebe bağlamamış, hep müstağni davranıp iffetli yaşamıştır. Öyle ki başkaları için mahzursuz sayılabilecek pek çok şeyi kendisi için mahzurlu görmüş ve ihlâs çizgisini muhafaza adına çok çetin, zorlu ve hassaslardan hassas bir hayata talip olmuştur.
Dipnotlar
- 8 Bediüzzaman, Emirdağ Lâhikası-2 s.73.