İçeriğe geç

Hiç şüphesiz bir mü’minin muhasebe duygu ve düşüncesine sahip olması, kendisiyle yüzleşip hesaplaşması Kur’ân ve Sünnet açısından çok önemli bir düşünce tarzı ve bir telakkidir. Bediüzzaman Hazretleri de dinde çok önemli yer ve konumu olan bu dinamikleri kullanarak maruz kaldığı çeşit çeşit bela ve musibetler karşısında dimdik ayakta durmuş ve ömrünün sonuna kadar imana ve Kur’ân’a hizmet mücadelesini devam ettirmiştir. Sizin de bildiğiniz gibi o, kendi ülkesinde sürgünlere maruz bırakılmış.. hapishanelerde tecritte tutulmuş.. mahkeme mahkeme dolaştırılmış.. vatandaşlık haklarından mahrum edilmiş.. din, düşünce ve vicdan hürriyeti engellenmiş.. esaret zindanlarında zehirlenmiş.. en yakınlarıyla bile konuşmasına müsaade edilmemiş.. divan-ı harplerde bir cani gibi muamele görmüş.. hâsılı, “Eğer dinim beni intihardan menetmeseydi, bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.”2 diyecek kadar türlü türlü eza ve cefalara maruz kalmış birisidir. Evet, yaşadığı hayat şahittir ki, o, dünya zevki namına bir şey tatmamış, duymamış, yaşamamış, tam aksine bin bir çile ve ızdırap içinde bir ömür geçirmiştir. Hiç şüphesiz bütün bu muameleler ona kasıtlı olarak, haksız yere ve zalimane yapılmıştır. İşte bunca gâile ve musibet karşısında bile o, “Neden bütün bunlar benim başıma geldi?”, “Bu zalimler neden bana zulmedip duruyorlar?”, “Niçin bu musibetler bir türlü yakamı bırakmıyor?” demek yerine, derin bir muhasebe ve iç hesaplaşması içine girerek “Demek benim suçum, hizmet-i Kur’âniyemi maddî ve mânevî terakkiyatıma, kemâlâtıma alet yapmakmış.” diyerek kendine yöneliyor ve tam bir tevekkül, teslim ve tefviz içinde bir tavır ve duruş sergiliyor. Bu duruşta başkalarını suçlama, onlarla kavga etme ve –hafizanallah– kaderi tenkit etme gibi musibetleri ikileştiren kayıplar yoktur. Aksine gelecek adına sağlam ve güvenilir adımlar atabilmenin teminatı vardır.

166