Mescid-i Aksâ’ya gelince; bir kısım rivayetlere bakılacak olursa Hazreti İbrahim Mescid-i Haram’ı temelleri üzerine yeniden bina ettiği gibi Hazreti İsmail de, ondan kırk sene sonra Mescid-i Aksâ’yı inşa etmiştir. Tabiî bütün bunlar planı-projesi gökler ötesinde yapılan, emr-i ilâhî ile gerçekleştirilen icraatlardır. Bu sebeple isterseniz bu mukaddes mekânları insan ruhunun terakkisi ve onun gök yolculuğu için birer rampa mescidi olarak görebilirsiniz. Zaten âyet ve hadisler ışığında Miraç’taki güzergahı takip ettiğimizde Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) âdeta bir rampadan bir rampaya yürüdüğünü, öbür rampadan da göklere urûc buyrulduğunu görürüz. Evet, ilâhî kelam; سُبْحَانَ الَّذِۤي أَسْرٰى بِعَبْدِه۪ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَۤا إِنَّه هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ“Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Harâm’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir.”4 âyetiyle bize bu hakikati bildirmektedir. Şimdi eğer ilâhî beyanda Allah (celle celâluhu) o mekânlara bu şerefi vermişse bence onun yerini başka bir şeyle doldurmak mümkün değildir. Bu açıdan da kudsiyet ve şerefin doğrudan doğruya semalar ötesinden gelmesi itibarıyla o mukaddes mekânlar izafî de olsalar, onlara asliyet nazarıyla bakılabilir.
Mukaddes mâbed ve bina dışında bir de, din-i mübîn-i İslâm’ın ruhunun inkişaf ettiği beldeler vardır. Bu noktada da Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevî’yi bağrında taşıyan Mekke ve Medine şehirleri asliyet payitahtlığını korur ve o muallâ konumlarını hep muhafaza ederler. Çünkü bir yönüyle her şey, o kutsal mekânlarda başlamış, orada oluşmuş, oradan intişar etmiştir.
Dipnotlar
- 4 İsrâ sûresi, 17/1.