Esasında sorunun içinde ifade ettiğiniz zılliyet mevzuu bir mânâda bu üç mübarek mekân için de geçerlidir. Şöyle ki; meselâ Kâbe yeryüzünde Sidretü’l-Müntehâ’nın bir izdüşümüdür. İşte bu izdüşüm mânâsında o kutsal mekân zılliyet konumundadır. Ancak gökler ötesine nispetle ortaya çıkan bu izafî zılliyet yeryüzüne inince zirveyi tutup asliyet konumunu ihraz etmektedir. Bu sebeple Beytullah’ın aslî gibi bir konumu vardır, diyebiliriz. Çünkü arzın merkezinden tâ “Sidretü’l-Müntehâ”ya uzanan Beytullah, gökler ötesi âlemlerin usâresinden meydana gelmiş bir kristal gibidir. Evet o, yerin göbeği, varlığın da kalbidir. Hatta bazı ehl-i keşfe göre Peygamber Efendimiz ile Kâbe hakikati, âdeta tev’em (ikiz) olarak imkânın döl yatağında beraber yaratılmışlardır. Bir vahidin iki yüzü gibidirler. Kâbe yerde ve gökte bütün enâmın kıblesi; Efendimiz de o kıblede imamdır. Bediüzzaman Hazretleri de bu durumu izah ederken Efendiler Efendisi’nin (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) “İmamü’s-Sekaleyn” yani insanların ve cinlerin, yerdekilerin ve göktekilerin imamı olduğunu ifade eder. İşte hakikat-ı Ahmediye ile hakikat-ı Kâbe arasında böyle bir göbek bağı, bir irtibat vardır.
Tabiî bütün bunları vicdanda duyup idrak etme, meseleye metafizik ve metapsişik mülâhazalarla, hatta bunun da ötesinde, ruh dahi beride kalacak şekilde ruh ötesi bir nazarla bakmakla mümkün olacaktır. Yoksa her meseleyi mücerret akılla sadece kitaplarda, kitapların fihristlerinde, kaynaklarda araştıran insanlar bunları anlayamayacaktır. Evet, bütün bunları idrake mazhariyet, meseleye biraz kalb ve ruh ufkundan bakmaya, o yörüngede hareket etmeye vâbestedir.