Elbette ki bütün nimetlerin hakiki sahibi Allah’tır (celle celâluhu). Ancak o nimetin bize ulaşmasında vesile kıldığı tablacıyı da unutmamalıyız. Böyle bir teşekkür onun hakkıdır. Evet, teşekkürü, yememiz içmemiz gibi tabiî ve beşerî olarak yerine getirdiğimiz fiiller türünden hayatımıza tatbik edebilirsek, o zaman teşekkür mevzuunda hiç kusur etmez ve etrafımıza sürekli teşekkürler yağdırır dururuz. Teşekküre bu ölçüde kendini alıştırmış bir insan da, Mün’im-i Hakikî’den gelen nimetler karşısında elbette körler-sağırlar gibi davranmaz, lütuf ve ihsanları çok ciddî bir heyecanla karşılar; karşılar ve Allah’a şâyeste, Mün’im-i Hakikî’ye yakışır bir mukabelede bulunmaya çalışır. Onun hayaliyle yaşar, o ufku yakalayabilmek için her fırsatı değerlendirir ve sürekli minnet ve şükran hisleriyle dolup dolup boşalır. Hatta kalb ve zihnine hutûr eden güzel tahayyül ve tasavvurların bile teşekkür isteyeceği mülâhazasıyla hareket eder, hayatını hamd ve şükür ekseninde örgüler.
Hamd Sancağı
Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) bir hadis-i şeriflerinde; “Ben, Hazreti Âdem evladının efendisiyim, bunda fahr yok. Kıyamet günü elimde ‘Hamd Sancağı’ bulunacak, bu da bir fahr değildir. O gün gerek Hazreti Âdem, gerek diğer bütün peygamberler benim sancağımın altına sığınacaklardır.”10 buyurarak Livaü’l-hamd’in kendisine verileceğini ifade etmiştir. Livaü’l-hamd’e; hamd bayrağı, hamd sancağı denilebileceği gibi, hamd alemi de denilebilir. Çünkü alem, bir alamet ve emâre demektir ki, bayrak ve sancaktan daha öte bir mânâ ifade eder.
Dipnotlar
- 10 Tirmîzî, tefsîru sûre (17) 18, menâkıb 1; İbn Mâce, zühd 37.