Şükür ise, Cenâb-ı Hakk’ın ister doğrudan doğruya, isterse başkalarını vesile kılarak bize bahşettiği duyup tattığımız, tadıp idrak ettiğimiz nimetlere karşı, kalbî, kavlî, fiilî ve hâlî mukabelede bulunmaya denir. Bir başka ifadeyle şükür; O’nun lütuf ve ihsanları karşısında memnuniyet ve minnettarlıkla iki büklüm olma, sevgi ve alâka ile O’na yönelme, dille bunları itiraf edip tavır ve davranışlarla bütün bu mazhariyetlerin gereğini ortaya koyma demektir. Görüldüğü üzere şükür, ihsan edilen nimetlere mukabil yapılan bir teşekkürdür. Hamd ise, “Allah, Allah olduğu için” O’na karşı arz-ı şükran ve senâda bulunmak demektir. Dolayısıyla biz, “Allah, Allah olduğu için” O’na karşı hamd vazifesiyle serfirazız. Evet hamd O’nun hakkı, bizim de vazifemizdir. Başka bir ifadeyle; hamd Allah’a (celle celâluhu) müstahak, bize ise vaciptir.
Şimdi bu tarifleri esas alarak sualinizin birinci kısmına dönecek olursak şunu söyleyebiliriz: Allahu a’lem, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir mânâda şükrü de içine aldığı ve daha geniş ve daha cami’ mânâsı olduğu için “hamd”le ümmetini tavsif etmeyi tercih buyurmuş; buyurmuş ve nazarları hamd makamına çevirerek ümmetine, hammâdûndan (durmadan, sürekli hamd edenler) olmayı hedef göstermiştir.
Hamd ve Efendimiz’in İsimleri
Bilindiği üzere Peygamber Efendimiz’in yüz mübarek isminin arasında daha ziyade dört tanesi meşhur olmuştur. Bunlar; “Ahmed, Mahmud, Muhammed ve Mustafa”dır.