İçeriğe geç

Ebû Cehil, küfür ve cehaletin babasıydı; fakat, Efendimiz onlarca defa onun ayağına gitmiş ve davasını anlatmıştı. O inat etmiş, kabule hiç yanaşmamıştı ama Efendimiz de anlatmaktan geri durmamıştı. Kâinatın İftihar Tablosu, Ebû Talib’in ocağında neşet etmiş, amcası vefat edene kadar belki yüzlerce defa onu da hak dine çağırmış; defalarca “Amca, ne olur bir kere ‘لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ’ de; de ki, ahirette sana şefaat edeyim.”2 buyurmuştu. Peygamber Efendimiz, sadece Ebû Talib’e bile birkaç yüz defa aynı davette bulunmuş; “kâfir” deyip onu terk etmemiş, hep yanında olup bir fırsat kollamış ve ona defalarca İslâm’ı anlatmıştı. Amcası ölüm döşeğindeyken bile, Allah Resûlü, bir kere daha ona ebedî huzur koridorunu işaret etme gayretindeydi. İrtibatı kesse, yakınında durmasa, evine gidip gelmese nasıl anlatacaktı davasını?

O ilk dönemde, dini anlatma gayesiyle cihanın her yanına giden sahabe efendilerimiz yumuşak tavırlarıyla, müsamaha ve mülayemetleriyle gönüllere girmişlerdi. Onlarla tanışan insanların pek çoğu İslâm’ın nuruyla aydınlanmış, bazıları da hiç olmazsa Müslümanlara sempati duyar hâle gelmişti. Hazreti Mus’ab (radıyallâhu anh), Efendimiz’in emriyle, Medine-i Münevvere’ye gittiği zaman, orada putperestlerle içli-dışlı olmasaydı ve onlarla yakınlık tesis etmeseydi, nasıl duyuracaktı ki İslâm’ı? Hâlbuki, Hazreti Mus’ab gibi tebliğ ve temsil abidelerini tanıyınca en katı kalbler bile erimiş, yumuşamış, gönül rızasıyla İslâm’a koşacak kıvama gelmişti. O seviyeyi yakalayamayanlar ise, en azından Müslümanın kan dökücü, kavgacı ve fesat çıkarıcı olmadığını görmüş, mü’minlere karşı bir yakınlık duymaya başlamıştı.

265