Oysa, değil bir topluluğu, tek bir insanı bile küfürle itham etmek dinimize göre altından kolay kalkılamayacak bir vebaldir. Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ), “Bir Müslüman bir başka Müslümana “kâfir” dediği zaman ikisinden birisi mutlaka kâfir olur. Eğer küfür isnat edilen insan gerçekten kâfirse, o söz yerini bulur. Fakat değilse, o zaman söz, küfür isnat edene döner ve o kâfir olur.”1 buyurmaktadır. Buhârî, Müslim, Tirmizî ve Ebû Dâvûd gibi en muteber kaynaklarda yer alan bu hadis-i şerifi ve dinimizin bu konudaki hassas ölçülerini bilen bir insanın başkaları hakkında o kadar rahat konuşması, hele hele koca bir topluluğu tekfir etmesi çok büyük bir hata ve bir hüsran sebebidir!.
Ayrıca, hoşgörü ve diyalog yolu, ilk kez bu hareketin temsilcileriyle açılmadı. Herkesi kendi konumunda kabul etme düşüncesi gün yüzüne onlarla çıkmadı. Onlardan önce de bu yolda yürüyenler vardı; onlar sadece seleflerinin izlerini takip ettiler. Öyle ki, bu şehrahın ilk fatihi Allah Resûlü’dür; O, Mekke’deki müşriklere karşı bu üslûpla davranmış, Hudeybiye sulhünde meseleyi pratik olarak ortaya koymuş, Medine vesikası ile bu hususu teyit buyurmuştur. Hangi din, hangi ırk, hangi milletten olursa olsun din, hayat, seyahat, teşebbüs ve mülk edinme haklarına dokunulamayacağını ilk kez İnsanlığın İftihar Tablosu âleme duyurmuş; bir yönüyle, birlikte yaşama ve diyalog köprüleri inşa etme tavsiyelerinde bulunmuştur. Aynı hakikatleri farklı bir üslûp ve eda ile Veda Hutbesi’nde de tekrar etmiştir. Bu mevzuda, Medine Vesikası ile Veda Hutbesi arasındaki yaklaşık on senelik zaman diliminde bir çizgi değişikliği olmamış, aksine vaz’edilen hükümler sürekli teyit edilmiştir.
Dipnotlar
- 1 Buhârî, edeb 73; Müslim îmân 111; Tirmizî, îmân 16; Ebû Dâvûd, sünnet 14.