Bu düşünce, imanın tarifiyle ve tarifte kullanılan ifadelerle de uyuşmaktadır. İman, Sa’d-ı Teftazanî’nin ifadesiyle; “Cenâb-ı Hakk’ın, istediği kulunun kalbine, cüz-ü ihtiyarının sarfından sonra ilka ettiği bir nurdur.” Yani iman, insanın aklını kullanması veya âfâkî-enfüsî tefekkürü sonunda, Cenâb-ı Hakk’ın murad-ı sübhânîsiyle onun içinde yaktığı bir ışıktır, bir nurdur. Demek ki, bir işrak ve bir cezb ü incizâp söz konusu olabilir; fakat, usûlü’d-din uleması, insanın âfakî-enfüsî tefekkürü, araştırması, o mevzudaki cehd u gayretini de nazara verdikten sonra, “İman, Cenâb-ı Hakk’ın, murad buyurursa, kalbde hâsıl edeceği bir nurdur.” derler. Eserlerinde bu tarife de yer veren Bediüzzaman Hazretleri “İman, Şems-i Ezelî’den vicdan-ı beşere ihsan edilen bir nur ve bir şuâdır ki, vicdanın içyüzünü tamamıyla ışıklandırır. Ve bu sayede, bütün kâinatla bir ünsiyet, bir emniyet peyda olur ve her şeyle kesb-i muarefe eder. Ve keza, iman, Şems-i Ezelî’den ihsan edilmiş bir nur olduğu gibi, saadet-i ebediyeden de bir parıltıdır. Ve o parıltıyla, vicdanında bulunan bütün emel ve istidatlarının tohumları bir şecere-i tûba gibi neşv ü nemaya başlar, ebed memleketine doğru hareket eder, gider.”2 der.
Tahkikî İmana Giden Yollar
Dipnotlar
- 2 Bediüzzaman, İşârâtül-İ’câz s.41.