Bu derinlik, bu enginlik ve bu donanım için beslenme kaynaklarımız okunurken onları âdet kabîlinden değil de, mukayeseli ve analitik bir bakış açısıyla, yeni terkip ve tahlillere ulaşma azmi ve gayreti içinde okumalıyız.
Bir bakın tefsir tarihine; Kur’ân-ı Kerim nazil olduğu günden bugüne onun üzerine nice tefsirler yazılmış, nice hâşiyeler düşülmüştür. Evet, bugün Kur’ân hakkında yazılan tefsirler binlerce cilde ulaşmıştır. Bir yönüyle “ebnaü’z-zaman” olan her bir müfessir kendi döneminin şartlarının ilham ettiği yorumları da arkasına alarak “Bu âyetten şu da anlaşılır, şu sonuca da ulaşılır.” demiş; demiş ve Kur’ân’ı anlama adına yeni yeni açılımlara gitmişlerdir. Değişik tefsirleri karıştıracak olursak, bu farklılığı görebiliriz. Meselâ Râzî, bir âyet hakkında bir yorumda bulunmuş, ancak Zemahşerî ondan daha farklı bir mânâ çıkarmıştır. Beyzâvî ise onu daha farklı bir tahlille ele almıştır. Ebu’s-Suûd Efendi genelde Beyzâvî’ye dayansa da, onun da kendine has yorumları vardır. Yani Kur’ân’ın tefsiri asrımızdaki Allâme Hamdi Yazır’a kadar hiç bitmeden devam edip gelmiş ve elbette bundan sonra da devam edecektir. İşte bizler bu mülâhazayla hareket etmeli ve çağın müktesebatını çok iyi okuyan; okuyup farklı tespit ve tahlillere ulaşan, eşya ve hâdiselere daha engince, daha kucaklayıcı ve daha mahrutî bakabilen insanlar yetiştirmeliyiz. Çünkü bu rehberler çok farklı kültür ortamlarının çocuklarıyla karşılaşacaklardır. Dolayısıyla insan, o anlayış ve kültürlerin, karşısına çıkardığı çeşit çeşit problemlere karşı hazırlıklı ve donanımlı değilse nakavt olur.