İçeriğe geç

Ahfâ, insan ruhunda öyle aşkın mânevî bir latîfedir ki, müntehî bir zat onunla görülmezleri görür, duyulmazları duyar; نُورٌ أَنَّى أَرَاهُ5 hakikatinin yanında رَأَيْتُ نُورًا6 ihtisaslarıyla soluklanır; siperleri, sütreleri zorlar, لَا تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ7 hakikati karşısında saygı duruşuna geçer, “nâkabil-i idrak” demeye durur; sürekli esmâ ve sıfât verâsında iştiyak u temkîn gel-gitleri yaşar ve letâif-i mâneviyeye, bayramı öteler ötesinde bir arefe şöleni sunar. Duyduklarını duyurmaya çalışır, erdiklerine erdirme hissiyle çırpınır durur; rü’yet ü rıdvan rüyalarıyla sürekli istiğrak edalı bir neşve yaşar ve bilir ki eğer bir gün verâlar ve verâlar ötesi verâlara varılacaksa, o da ancak insan-ı kâmilin özel bir derinliği olan ahfâ latîfe-i mâneviyesinin eb’âdı aşmaya müsait kanatlarıyla gerçekleşebilir.

Aslında, hakikî insan-ı kâmile çok defa öteler ötesinden gelen bir tecellî-i berkî ve zâtî, her zaman ahfâ ufkundan ona çok farklı ima ve işaretlerde bulunmaktadır ki, bu da onu her an daha derin tarassutlara, tecessüslere ve tefahhuslara sevk eder; sevk eder de ona mütemâdi bir vuslat ümidi ve neşvesi yaşatır.

Böyle bir berkî ve zâtî tecellîye mazhar olan, kalb, ruh, sır ve hafâ değil, ahfâdır ama, onun da diğer latîfeler gibi bu âleme ait ve öteye namzet bir kısım çizgilerinin bulunduğu açıktır. Evet, o da, bir mânâda tıpkı ruh gibi, ama onun kat kat fevkinde âlem-i emre ait bir latîfe-i rabbâniyedir. Diğer mânevî latîfeler gibi onun mahiyetini bilmememiz bizim idrakimizle alâkalı bir eksikliktir ama akrabü’l-mukarrabîn her zaman ona dair bir şeyler söyleyebilirler. Ziya Paşa:

“İdrak-i meâlî bu küçük akla gerekmez,
Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez.”
243