Bazı sofîler huzuru, latîfe-i rabbâniye ve sırrın, o Hâzır ve Nâzır-ı Mutlak’a teveccüh-ü tâmmı şeklinde görmüş –farklı derecelerde olması mahfuz– hak erinin bütün bütün gaybûbeti şeklinde yorumlamışlardır ki, bu bir mânâda “fenâ fillâh”, “beka billâh” hakikatlerinin farklı yorumu gibidir. Öyle veya böyle, âsâr-ı feyz nisbetinde huzur ufkunda da farklı derece ve mertebelerin bulunduğu/bulunacağı açıktır. Bu mertebelerin zirve ve müntehâsının “makam” unvanıyla yâd edilmesine mukabil, onun berisinde gerçekleşenlerse birer hâl ve müstevda’dan ibaret sayılmışlardır. Makam kahramanı, her şeyde ve her nesnede O’nun huzurunun şuâlarıyla kendi dâhil hiçbir şeyi görmez olur da ihsasları itibarıyla âdeta kendini “lâmekânî” ve “lâzamânî” bir varlık gibi duyar ve o zâviyeden ihsaslarını sergiler, seslendirir ve bir mânâda sürekli vücûdiye mülâhazalarıyla soluklanır. Söyledikleri şayet ihtisaslarının sesi-soluğu ise –inşaallah öyledir– bir “fenâ fillâh” eri bu duyuşlarını şöyle dillendirir:
İçeriğe geç
“Mekânım lâmekân oldu,
Bu cismim cümle cân oldu,
Huzûr-u Hak ayân oldu,
Özüm mest-i lika gördüm.”
202