Ne var ki, bunca fenâ ve zeval mülâhazasına ve bunca cezb ü incizâba rağmen, farkta her zaman temyiz söz konusudur. Öyle ki fark kahramanı, seyr u sülûk-i ruhanînin her mertebesinde Hazreti Müsebbibü’l-Esbâb’ın hakikî müessiriyetini kabulünün yanında, kendi nisbî, kisbî meyelânları konusunda da bir an bile gaflete düşmez ve “Her şeyi Allah yaratıyor.” derken dahi, şart-ı âdi planında ve hususiyle de tahrip ve günahlarla alâkalı hususlarda temayüllerine bakmayı kat’iyen ihmal etmez. “Bizi de, fiillerimizi de yaratan Allah’tır.” der ama iyi-kötü her işin ondaki bir meyelâna tâbi olduğunu da unutmaz.
Fark konusunda bir kesim, hep ifrat içinde olmuş ve inhiraftan inhirafa sürüklenip durmuştur. Bunlara göre herkes –hâşâ– kendi fiilinin hâlıkı ve insan iradesi de “bilâ kayd u şart” tam bir müessirdir. İkinciler ise, Hakk’ın sonsuz meşîet ve iradesi karşısındaki meyelân ve meyelândaki tasarruf hakkını görmezlikten gelerek tefrite düşmüş ve insanı, kendine hakk-ı tercih tanımayan kâhir bir irade karşısında, rüzgârlarla savrulan yapraklar gibi tahayyül etmişlerdir. Üçüncüler ise, Hakk’ın kaza ve kaderindeki esrarı kavrama mazhariyetiyle, her şeyin, Allah’ın kudret ve meşîetiyle meydana gelmesini kabulün yanında, insanın şöyle-böyle eğilim ve temayüllerinin de genel programda hesaba katıldığına inanmış ve bir taraftan sürekli hayır meyillerini dualarla beslerken, diğer yandan da şer eğilimlerine karşı istiğfarla mücadele vermişlerdir.
Birinciler, pek çoğu itibarıyla bir kısım esbab-perest ve tabiat-perest kimselerdir ki, gözleriyle görüp duygularıyla hissettiklerinin dışındaki şeylere hemen hemen hiç inanmazlar.
İkinciler, hâl ve zevklerine yenik düşerek, iradelerini tamamen nefy ile kendilerini âdeta câmidler gibi farzedip her hâlleriyle tam bir cebrîlik sergilerler.