Cem’den sonraki fark, bir fark-ı tâmdır ve sâlikin, mâsivâya (varlık ve hâdiselere) karşı olan kalbî alâkasını bütün bütün kesip, Hazreti Vâhid u Ehad’in dergâhına tam bir teveccühle, O’nda fâni olması hâlidir ki; bu bize daha çok, değişik yollarla ulaşılan “fenâ fillâh” mülâhazasını hatırlatmaktadır. Bu pâyeyi idrak edenler “fenâ fillâh” ve “bekâ billâh”da olduğu gibi, içinde bulundukları bütün dünyayı ve topyekün eşyayı, hem de gözlerinin önünde olduğu hâlde görmezler de, basîretleriyle hemen her şey ve her hâdisede sadece ve sadece şuûn ve sıfatların temâşâsıyla –bigayri keyf ve idrak– müstağrak yaşar ve kesret aynalarında hep vahdet cilveleriyle oturur kalkarlar. Güneşin doğmasıyla, zatında var olan yıldızların görünmez, bilinmez, duyulmaz ve hissedilmez olması gibi وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْأَعْلٰى3 bu mertebenin kahramanları da, kendi mârifet rasathânelerinde Hazreti Mevcûd ve Hazreti Mâlum-u Hakikî’nin şuûn ve sıfatlarının tecellî atmosferinde, başka şeyleri göremez olurlar.
Diğer bir yaklaşımla cem’de, cismaniyet ve hayvaniyetten sıyrılma ve nefsanî ego itibarıyla ölme; farkta ise, kalbî ve ruhî hayat mertebesine yükselerek rahmânî ego açısından yeniden var olma söz konusudur ki, bu mertebeyi ihraz eden sâlik, “Ben nefsanî benliğimi yitirdim ve yeni bir rahmânî benliğe erdim.” der ve her fırsatta –şart-ı âdi planında meyelânın varlığı mahfuz– “lâ fâile illallah” hakikatini haykırır; haykırır ve “hakka’l-yakîn” ölçüsünde “vücud” ve “ilim” gerçeklerini duyarak Hazreti Hayy u Kayyûm’un her şeydeki hâkimiyetinin temâşâsıyla kendinden geçer.
Dipnotlar
- 3 “En yüce sıfatlar Allah’ındır.” (Nahl sûresi, 16/60)