İçeriğe geç

tün bunlar sıfât-ı sübhaniyenin tecellilerinden ibaret.” diyecektir. Bunun bir sonraki adımı ise sıfât ve esmânın da hafızadan silinip gitmesi ve maddî dünyada cereyan eden her şeyin ‘itibârât ve şe’n-i rububiyetin’ gereği olarak görülmesidir. Ne var ki böyle bir ufka ulaşmak hiç de kolay değildir. Ciddi bir mücahede ve mücadele ister.İşte insan böyle bir ufka ulaşıncaya, bu konuda gerçek tevhid ve ihlası kazanıncaya kadar kendini biraz zorlamalı, belki kendi iradesine terettüp eden şeyleri bile görmezden gelmelidir. Mazhar olunan nimetlere dışarıda bir fail aramak suretiyle nimetin kaynağına onu kurutacak civa akıtmamalıdır. Bilakis onları gerçek sahibinden bilmeli, şükür ve hamd ile Allah’a yönelmelidir. Tâ ki nimetler kesintiye uğramadan devam edip gitsin. Tıpkı zemzem kuyusu gibi çektikçe altından su fışkırıp dursun. Milyonlarca insan ondan su içse, ihtiyacını görse de kaynağı kurumasın. Nasıl kurur ki! Onun membaı, hazineleri “la tenfed” olan (hiç tükenmeyen) Allah’ın elindedir.

95