19. Üç yıl birbiriyle küs iki kardeşi barıştırmak istiyorsunuz. Veya birbiriyle kavga etmiş iki komşunuz var; aralarını bulacaksınız. Yahut siyasî ve ideolojik sebeplerle fertleri birbirine kurşun sıkmış bir cemiyetle karşı karşıyasınız. Yahut da, yıllarca süren kan davalarının paramparça ettiği bir cemiyetin içindesiniz… Evet, bütün bu durumlar karşısında barış, kardeşlik ve insanca bir arada yaşama nasıl temin edilebilir?
On dört asır öncesine, O’nun asrına bakacak olursak: Vahşi çölde karşımıza bitmez kabile kavgaları, oymak çatışmaları, sülâle rekabetleri, kan davalarının ikiye böldüğü kardeş boyları ve bir an evvel haram ayları çıksın da kavgayı başlatsınlar diyen haramî çekişmeler çıkacaktır. Yine, kadınların âdi bir mal gibi pazarlarda satıldığını, birer şehvet oyuncağı hâline getirildiğini ve kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğünü göreceğiz. Bundan başka, zayıfların ve fakirlerin alabildiğine ezildiğini, piyasayı faiz, ihtikâr ve karaborsanın preslediğini, kan, soy ve kabilesine göre insanlara değer biçildiğini, her türlü suistimalin alabildiğine yaygınlaştığını ve kuvvetin kanun hâline geldiğini müşâhede edeceğiz.
Şimdi bir de o ümmî Zât’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) böyle bir ortamda, yirmi üç yıl gibi kısa bir zamanda, o vahşi kabileleri nasıl medenîleştirdiğine, o canavarlardan, nasıl karıncayı öldürmekten çekinen merhamet ve şefkat timsalleri çıkardığına; birbirlerinin malını talan eden insanları, nasıl malının yarısını kardeşine seve seve veren ve kendisi açken kardeşini doyurmak için kaşığını çorba kâsesine boş getirip götüren melekmisal insanlar hâline getirdiğine dikkat edelim… Acaba, bu müthiş inkılâplar karşısında bir kere daha “Muhammedün Resûlullah” demeyecek miyiz..?