Bunun yerine, hidayete vesile olan kişi şöyle düşünmelidir: “Allah’a (celle celâluhu) hamdolsun; benim gibi nâehil, liyakatsiz ve muhtaç birini böylesi bir güzelliğe vesile kıldı. Ben, belki bir üzüm çubuğuyum ve Allah (celle celâluhu) benim gibi kara, kuru ve çelimsiz bir dal parçasında şerbet tulumbacıklarını var etti.”
Birinin vesile olmasıyla hidayete eren kişi de şöyle demelidir: “Sultanımın benim aczimi ve ihtiyacımı görüp, bir kapıcısı ve hizmetkârı ile bana elmastan hediyeler göndermesi karşısında, benim O Sultan’ı unutup, kapıcının ellerine sarılmam, ona temenna durmam ve hediyeleri ondan bilmem, O’na karşı su-i edebdir. Hamd ve minnet ancak Sultanım’adır, yani Allah’adır. (celle celâluhu)”
Burada şu hususun belirtilmesinde de yarar var: Hamd ve minneti Sultan’a verip, hidayeti O’ndan bilmek, hiçbir zaman, hidayete vesile olan kişiye hürmet gösterip, şükran hisleriyle dolu bulunmaya mâni değildir. Her mevzuda olduğu gibi bu mevzuda da Kâinatın Efendisi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) getirdiği ölçüler içinde hareket edip, mutlaka dengeyi korumalıyız. Meselâ, en büyük hidayet vesilesi olan Peygamberimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) Yahudi ve Hıristiyanların peygamberlerini yaptığı gibi ‘ulûhiyet’ mertebesine çıkarmamalı; buna karşılık, O’nun için “Abdühû ve Resûlühû” derken, bütün bir beşeriyetin O’na medyun bulunduğunu unutup, “Medyundur O’na bütün bir beşeriyet/Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrar ile haşret.” dua ve inancından da uzak olmamalıyız. Çünkü, O’nun yolunda ve O’nun aşkıyla yaşanmayan bir hayata hayat değil, ancak ‘mevt’ olarak bakılır; Kur’ân’ın ifade ve benzetmesiyle, belki de olanca hakikatiyle, O’nu kalblerinde taşımayanlara ve hayatlarında rehber ve getirdiklerini de hayata hayat edinmeyenlere ancak kabirdekilere bakıldığı gibi bakılabilir.