İçeriğe geç

Kur’ân-ı Kerim, Furkan sûresinde, haksız yere insan öldürmüş, zina etmiş, şirke girmiş insanlara kıyamet günü verilecek azabı anlattıktan sonra “Allah’a yönelen, iman edip ve imanının gereğini yapan, yani amel-i salih işleyen insanların bu hükümden müstesna olduğunu”27 bildirir. Burada inabe (Allah’a yönelme), iman ve amel peşi peşine zikrediliyor. Bana öyle geliyor ki bu âyet, her gün, her saat, her dakika, her saniye Allah’ı farklı bir derinlikte tanıyan, O’nu vicdanında daha engince duyan, hisseden ve bunun tabiî neticesi olarak da inabe, iman ve amelini yenileyen insanı anlatmaktadır. Böyle bir insan, tasavvufî yaklaşımla, “fenâ filmürşit, fenâ firresûl” mertebelerini yaşamış, “fenâ fillâh”a ulaşmış demektir. Daha önce de çeşitli münasebetlerle arz etmeye çalıştığım bu üç kavramı birer cümle ile bir kere daha hatırlatmak istiyorum. “Fenâ filmürşit”, müridin kendi istek ve arzularını aşarak, mürşidinin arzu ve isteklerinde fâni olup erimesi anlamına gelir. Bu seviyede mürid, mürşidinin gözlerinin içine her bakışında onun isteklerini anlar ve hemen onları yerine getirmeye koyulur. “Fenâ firresûl” mü’minin, Allah Resûlü’nün emir ve isteklerinde fâni olmasıdır ki, bana göre, fenâ filmürşit makamını hakkıyla temsil eden bir müridin, “fenâ firresûl” kavramı ile anlatılan hakikatleri yaşaması çok daha kolaydır. Zira birinde mürşit bahis mevzuu olmasına mukabil, diğerinde Nebiler Sultanı söz konusudur. “Fenâ fillâh”a gelince, adı üzerinde o, insanın Allah’ın meşieti ve iradesi önünde bütün bütün eriyip yeniden dirilişe ermesidir. Bundan önceki iki mertebe, insanı bu son merhaleye hazırlayan birer yoldur; yükselip bu seviyeye gelen insan, hadisin ifadesiyle gözü, dili, kulağı, eli, ayağı.. hâsılı bütün uzuvlarıyla Allah’ın meşieti dairesinde hareket ettiğinin şuuruna erer ve öyle de olur.28

48