Bediüzzaman’ın ısrarla üzerinde durduğu konulardan biri de, imânın, varlık ve insan mahiyetinin gerçek buudlarını ortaya koyan bir menşûr olduğu şeklindedir. Ona göre; kâinât imân sayesinde okunan bir kitap, temâşâ edilen bir meşher, insan da bir fihrist bir ilânnâme hâline gelmiştir. Evet İman nûruyla bu âlem terakkî eder ve bir ‘hikmet-i samedâniye kitabı’ nâmını alır. Bu sayede insan, zelil, fakir ve aciz hayvanlar seviyesinde kalmaktan kurtulur; zaafının kuvvetiyle, aczinin kudretiyle, ubûdiyetinin şevketiyle, kalbinin şualarıyla, aklının haşmet-i imâniyesiyle hilâfet ve hâkimiyetin zirvesine yükselir. Hatta, acz, fakr, ihtiyaç bir manâda onun sukûtuna sebep iken, onun suûd ve yükselmesine vesile olurlar.
Bu mevzu da yine, inkişâf dönemi itibariyle, Nur Risâleleri’nden, Yirmiüçüncü Söz’ün Bir ve İkinci Nokta’larında tafsil edilerek her seviyedeki insanın ses ve soluğu olmuşlardır.
Yine Bediüzzaman’a göre; imân gerçeğinin birbirinden ayrı gibi görünen bütün meseleleri, farklı zâviyelerden farklı duyulup; farklı hissedilse de, aslında birbiriyle sımsıkı irtibatlı ve bir vâhidin değişik yüzlerinden ibarettir. Evet, Arkadaş! Ulûhiyet, risâlet, âhiret ve kâinât arasında bir telâzum ve birbirini gerektirme vardır. Bunlardan birinin vücûd ve sübûtu, ötekinin de vücûd ve sübûtunu iltizam eder. Birisine imân, ötekisine de imânı icap ettirir. Risale-i Nûr’un gelişme döneminde, Onbirinci Şuâ’nın Dokuzuncu Meselesi, imân rükünleri arasındaki bu telâzumu ifade etmesi bakımından fevkâlade orijinaldir…