Ülkenin çölleştiği, yabancı ellerin “ekskavatör”ler gibi millî bünyeni yarıp yarıp geçtiği; içtimaî “erozyon”ların nesilleri önüne katıp meçhullere sürüklediği; güftesi de bestesi de Çin’den, Maçin’den gelmiş ağyâr türkülerinin, senin insanını sarhoş ettiği şu kara günlerde gel artık..!
Gel! Yıllar yılı hep eski destanlarla avunup duran ve yeni dünyanın bin bir hokkabazlıkları karşısında şaşırıp kalan şu kendi nesline, yeni türküler söyle; seni ve beni anlatan yepyeni türküler… Bestesi, Bedir gibi duru ve yüce, Malazgirt gibi içten ve ebedî yurda doğru, büyük fetih gibi, zamana yeni nâm getirici ve âlemşümul, kurtuluş kavgan gibi yürekten ve cansiperâne olsun…!
Gel! Ve yıllardan beri ortalığı alıp götüren şu bin bir hezeyan karşısında, fersiz yüreklere, mecalsiz ruhlara bir şeyler yapabilme azmini ve ümidini getir.
Gel! Ve tedavi oluyorum diye elli defa bağrından neşter yiyen; defalarca, kırılmış kol ve kanatlarıyla “ortopedi”ye kaldırılan, Eyyub (aleyhisselam) kadar dertli, Yâkub (aleyhisselam) kadar gözleri hasretle dolu, şu tâli’siz insanına sıhhat müjdesi getir. Bugüne kadar bin bir karışıklığa sebebiyet veren acemi ve hoyrat ellerin, yanlış teşhis ve muâleceleri, sadece onun dert ve ızdırabını artırmıştır. Onu dertleriyle ele almalar, hep mevziî ve muvakkat olduğu içindir ki, tâli’inin yıldızı sayabileceği her parıltı, yalancı bir mum gibi sönüp gitmiş ve onu yeni bir inkisar ve ümitsizlik içine atmıştır.
Bundan böyle de, o, artık her hekime teslim olacak gibi görünmemektedir. Evet o, dertlerini ve meselelerini köklü ve umumî olarak ele alacak hâzık hekimini bulacağı âna kadar, dişini sıkıp sabredeceğe benzer.