İçeriğe geç

Başkaları, kendi tarihlerinin en değersiz hâdiselerini, en ehemmiyetsiz vak’alarını ihtimamla kaydetmelerine karşılık, nerede benim geçmişimin, her biri başlı başına bir tarih sayılan kahramanlık destanları? Molla Hüsrev gibiler, neden “İ’tila Dönemi”nin1 tarihini yazmadılar? Neden Yavuz Selim gibilerin askerî güç ve dehâları, idarî kabiliyet ve âlemşümul tedbirleri kendi devirlerinde kaydedilmedi? İbn Kemal gibi muktedir bir dimağa ne olmuştu ki, “Doruk dönemi”nin vak’alarını “Hezar-fen”2 kalemiyle tespit etmedi? Lütfedip de, son meçhul kahramanımızın kitabesini yazan “Viranelerin Yasçısı” dertli şairin: “Gömelim gel seni tarihe, desem sığmazsın.” mısraını duyacağımız âna kadar, bu sorular kafalarımızı kurcalayıp durdu. Şimdi ise, tarihi yazılamayacak kahramanların da bulunabileceğini düşünüp teselli olmak istiyoruz.

Evet, millet vardır, “tarih” deyip destan yazar. Ve kitabelerle geçmişine ihtişam kazandırır. Bunlara, “tarih yazan milletler” diyebiliriz. Millet de vardır, tarih yapar, destan ve türküsünü başkalarına bırakır. Öyle zannediyorum ki, tarihî literatürlerimizin “fakr-u hâl”inin altında da, bu husus yatmaktadır. Biz kahramanlık gösterip tarih yaptık. Onun akustiğini, kapıkulu ve halayıklarımıza bıraktık.

Gladyatör, kendi kahramanlık mücadelesini göremez ve sezemez. Onu arenanın çevresindeki seyirciler daha iyi görür ve daha iyi tespit ederler. Eğer mutlaka bizim için de bir kahramanlık destanı gerekli ise, ben şahsen onu, insaflı bir yabancının kaleminden dinlemeyi tercih ederim. Lamartin’in, takdir dolu gözlerinden tarihimin bağrına damlayan yaşlar; Piyer Loti’ye, mezarlarımdaki servilerin gölgesinde gömülme arzusunu uyaran güzellik ve cazibe, Peçevî’nin üstûrelerinden daha canlı ve daha tesirlidir zannederim. Görkem odur ki, onu başkaları beğenir; fazilet ve kahramanlık odur ki, onu düşmanlar dahi takdir eder.

131