Hiroşima’nın mezar taşında kırılan medeniyet kâsesi, bütün bir Avrupa şehrayinindeki renkli lambaları söndüren yıldırım şerarelerine döndü. Bilmem ki Atlantis’in yokluğun karanlıklarına gömülüşünde insanlık bu kadar endişe ve korkuya kapılmış mıydı…? Evet, “Dünya’da bir eşi olmayan cihan harbi” görülmedik bir ürküntü hâsıl etti. Medenî imkânlardan, fennin cadılığından, tekniğin merhametsizliğinden ürktü insanlık. Ürktü ve kendini kitaplara verdi. Artık, yıkılan dünyasını kitaplarla, kilise ve dualarla yeniden kurmaya çalışıyordu. Sözler hep eski kurucular ve koruyucular üzerine söyleniyor; şiir ve nesir şehitlerden ve kahramanlardan bahisler açıyordu.
Bir kaçış ve arayış curcunası içinde bîçare Batı, sığınak peşinde ve bir avuntu arkasında, düşünceden düşünceye koşuyor ve bir türlü aradığını bulamıyordu… Artık o kapana kısılmış bir fare gibi “her şeyi olduğu gibi kabul etme” felsefesiyle teselli olmaya çalışıyor, Eksistansiyalizm türküleri söylüyor ve ona kurtarıcı bir simit gibi sarılıyordu. Ama acaba halaskârı, onun arzu ettiği ölçüde değişen hayat ve hâdiselere felsefe yetiştirebilecek miydi? Evet, bütün bunlara aydınlık getirmeden Batının belini doğrultması mümkün değildir…
Bizlere gelince, gaip kıtaya göre Kanarya Adaları sekenesi. Dağların doruklarında kalmamıza rağmen, kendimizi batmışlara imrenme içinde bulduk. Medeniyet sefaletinin, ayaklarımızın dibinde çukurlaşma ve derinleşmesine karşılık, zirvelerde olan bizler, ona ve ufunetli çamuruna destanlar söylemeye koyulduk.
Keşke o kadarlıkla kalsaydık… Kendini ateşe atan kelebekler gibi, bir yalancı mum için uçup uçup gittik; gittik ve bir daha da geriye dönemedik.