Bilindiği üzere Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hazreti Halid’i (radıyallâhu anh), kendi arzusuna binaen irşad ve tebliğ vazifesiyle Yemen’e gönderiyor. Berâ İbn Âzib’in (radıyallâhu anh) bildirdiğine göre aradan iki gün, üç gün, iki hafta, üç hafta geçiyor, ne gelen var ne de giden. Aslında Halid İbn Velid, konuşmasını bilmeyen bir insan değildi. Fakat Cenab-ı Hak onu irşad âlemi itibarıyla “mercûh”, ordu komutanı olması yönüyle “râcih” kılmıştı. Yani onun üstünlüğünü başka bir yöne bağlamıştı. Hikmet-i ilâhiyeye akıl ermez. Eğer Hazreti Halid de tarihte emsaline az rastlanır bazı sahabî efendilerimiz ölçüsünde ayrı bir söz sultanı olsaydı, Bizans’ın başına balyoz gibi kim inecek, Sasanileri kim yerle bir edecekti! İşte Hazreti Halid Yemen’de bir müddet durduktan sonra Medine’ye dönüyor ve bunun üzerine Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hazreti Ali’yi (radıyallâhu anh) onun yerine Yemen’e gönderiyor. Sözüyle ruhlarda ciddi heyecan uyaran; sesini çağlar ötesine ulaştıran; bir hatip, bir vaiz ve bir nasihatçı olarak Allah’ın (celle celâluhu) kendisine ayrı bir hususiyet ve imtiyaz bahşeylediği Hazreti Ali oraya ulaştıktan birkaç gün sonra, inanan insanların sayısı dalga dalga genişlemeye başlıyor. Çünkü o, konuşurken ruhlara girmesini, nerede ne zaman ne söylemesi lazım geldiğini çok iyi bilen bir yüce kâmetti.
İşte idarecilere düşen vazife de çevresindeki kabiliyetleri farklı farklı mütalâa etmek ve onlardan en verimli şekilde istifade etmek için herkesi yerinde değerlendirmektir. Karıncaya fil vazifesi yüklemek, onu bu işin altında bırakıp ezeceği gibi, ormanı söküp götürebilecek bir fili de karıncanın işinde kullanmak ona yazık etmek olur.