Evet, en büyük cazibe-i kudsiyeye sahip olan Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) cazibe-i kudsiyesinden ve daire-i kudsiyesinden dışarıya çıkanlar oluyor da biz kim oluyoruz ki bizden ayrılanlar olmasın! Teklif edilen bir makam karşısında arkadaşlarını terk edip ayrılan kimselerin olduğunu biliyorum. Ama Allah’a (celle celâluhu) hamd ve sena olsun, ilk asırda olduğu gibi, Allah yolunda hizmet dairesinden ayrılıp gidenlerin sayısı daima çok az olmuştur. Rabbimizden niyaz edelim de, bu ayrılmalara biz sebebiyet vermiş olmayalım.
Meselenin bir diğer yönü şudur: Bu insanlar, ayrılma emâreleri gösterdikleri zaman mü’mine düşen, bir Hızır gibi onların imdatlarına koşmak, “Gitme!” deyip ayaklarına kapanmaktır. Bunu sezme çok önemlidir. Ayrılık sinyalleri ilk önce tenkitlerle başlar. Daire içindeki bazı düşünce ve davranışlar eleştirilir. Ondan sonra meselelere karşı bir soğukluk hissedilir. Önce namazlarını aksatmaya başlar, sonra da düşüncelerinde farklılıklar meydana gelir.
Her ayrılış bu şekilde yavaş yavaş başlar. Bir sultanın ifadesiyle; her bir günah içinde küfre giden bir yol vardır. Eğer o günah tevbe ve istiğfarla çabucak silinmezse, insanın kalbine yerleştirdiği, büyüttüğü ve sonra da onu yutan bir yılan hâline gelir. Ardından da küfür doğar ve nihayet خَتَمَ اللهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ “Allah onların kalblerini mühürledi…”176 sırrı zuhur eder. Bu sebeple böylesi arkadaşlar gözetilip kollanmalı, dertleri dinlenmeli, akıllarındaki sorular mutlaka ikna yoluyla giderilmeye çalışılmalıdır.