İçeriğe geç

İnsanda kulluk, evvelâ insanın iradesine bağlıdır ve cismaniyet itibariyle de biraz sıkıntısı vardır. Bu şu demektir; hiç kimse ibadet ü taate kendini verir vermez gönlü hemen ibadet neşvesiyle dolup taşmaz. Her şey gibi bu da önce sabır ve gayrete bağlıdır. Her tarafı yara bere ve acı içinde, ağzına bir lokma koyamayan bir insanın, hekimin tavsiyesiyle zehir gibi ilaçları istemeye istemeye kullanarak yavaş yavaş sıhhatini kazanması gibi. İnsan, âlem-i ervahtakilerin mertebesine erebilmek için ilaç mesabesindeki ibadetleri yavaş yavaş îfâ edecek, bunu yaptıkça onda onları îfâ iştiyakı gelişip derinleşecek ve tabiatının bir buudu hâline gelecektir.

İşte kulluk, Rabbimizle aramızda böyle bir münasebetin unvanıdır. Evvelâ her şey insanı biraz zorlar ki, bazen bu noktada iki tehlike söz konusu olabilir. Biri ülfeti aşamama, ikincisi de başkalarına ait harikaların altında kalıp, olmazlığa kendini salma. Ülfeti aşamama bir derttir. Bazılarımız itibariyle, aynı namazı kılar, aynı orucu tutar, geceleri Rabbimize aynı şekilde teveccühte bulunur, aynı şeyleri söyleriz ama ülfeti aşamadığımız takdirde bunların içinde çok esnemelerimiz ve gerinmelerimiz olur. Bu ise –hadisin ifadesiyle– şeytanı güldürür190 ve dolayısıyla dergâh-ı ulûhiyete yakın bir kısım ruhanîler de mahzun olur. (Onlara –hâşâ– bizim anladığımız mânâda bir hüzün isnat etmiyorum. Bu, o daireye ait bir hüzün veya hüzün mânâsında bir şeydir.)

Ülfetin aşılması için evvelâ, fikrî operasyon yapmak gerekir. İnsan, daima düşünmeli ve tefekkür etmelidir. İkincisi ise râbıta-i mevtte bulunmalıdır. Ölümün her lahza ensemizde olduğunu, pençesini atıp bizi alabileceğini düşünmeli ve bu anlayış içinde Rabbin huzurunda bulunuyor olma tavrı korunmalıdır.

244