Evet, biz de büyüklerimize karşı hürmetkârız. Mâruf-u Kerhî, benim önümde yaktığı ışıkla, o ışığın kaynağına ulaşma adına bana bir fikir veriyorsa, onun menkıbesini anlatmamın bir faydası vardır. Ayağı bütün velilerin omzunda olan Şah-ı Geylânî, yaktığı meşaleyle, benim içimde iman ateşini tutuşturuyorsa, onun menkıbesini anlatmamın da bir faydası vardır. Yoksa yıkılmış ve dağılmış milletlerin, aşağılık duygusu içinde, geçmişlerine ait kahramanlıkları anlatıp sadece o hikâyelerle teselli oldukları gibi biz de böyle hikâyevarî şeylerle teselli bulup kaldığımız sürece bir adım ilerlememiz mümkün değildir. Toplumdaki her fert, o büyük zatların rehberliğinde, velâyette en büyük mertebeyi elde etmek üzere gecenin karanlıklarıyla pençeleşip gündüzün yorgunluklarıyla haşır neşir olarak mesafe katetmeye çalışmalıdır ki, Allah’ın lütfuyla tekrardan canlanalım ve ülfetten sıyrılıp kanatlanarak O’na doğru yol alalım. Kullukta derinleşmek suretiyle –inşâallah– bir gün milletçe o ufka da ulaşırız.
Bu hâli, Kur’an-ı Kerim değişik âyet-i kerimeleriyle bize nakleder ve gece yumuşak döşeği terk edip teheccüd ve sabah namazlarına kalkmayı önemle vurgular. Cenâb-ı Hakk’ın, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ilk emirlerinden biri olan “Ey örtüsüne bürünen insan! Kalk ve insanları uyar!”192 âyeti bu konuda hayatî bir tembih ifade eder. Allah Teâlâ bu ifadelerle Efendimiz’e âdeta şöyle buyurmaktadır: Senin gibi ruhen uyanmış, gönlü çok derin, beşerin derdini vicdanında yaşayan bir insan nasıl örtüye bürünür yatar? Bu, Senin yüce tabiatından fersah fersah uzak bir hâldir. O hâlde kalk ve vazifeni yap!