İçeriğe geç

Zaten Cenâb-ı Hak (celle celâluhu) da kendi dinini neşredenlerden bunu talep etmekte ve bunu istemektedir. O, Firavun’un hidayete gelmeyeceğini ezelî ilminde bildiği hâlde Hz. Musa ve Harun’u (aleyhimesselâm) ona gönderirken, Firavuna karşı yumuşak bir dil kullanmalarını emretmekte ve “Ona tatlı dille konuşun. Belki o aklını başına alır veya korkar.”4 demektedir.

Evet, biz bize karşı bağnazca, fanatikçe ve küfür hesabına mürteciyane hareket edenlere, müsamahalı, esnek ve bir mü’mine yakışır mürüvvet edebini takınarak mukabele etmek zorundayız. Kur’ân’ın bize öğrettiği ahlâk anlayışı böyle olmamızı gerektirmektedir: “Onlar (mü’minler) ki, boş bir şeyle karşılaştıklarında oradan vakarla geçip giderler.”5

Bir mü’minin ferdî plânda daima göz önünde bulundurması gereken düstur, Rabbimiz’in şu ifadeleri olmalıdır: “Eğer affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoş görür ve bağışlarsanız, bilin ki Allah (celle celâluhu) Gafûr’dur, Rahîm’dir.”6

Cenâb-ı Hakk’ı (celle celâluhu) kendisine karşı Gafûr ve Rahîm bulmak isteyen, O’nun bu ahlâkıyla ahlâklanmalı ve müsamahayı, karakterinin ayrılmaz bir parçası kılmalıdır.

Müsamahalı insan, hayatın her safhasında daima kazanır ve hiçbir zaman kaybetmez. Bugününü yaşarken aynı zamanda yarın olmak, ancak müsamahalı insanlara mahsus bir ilâhî mevhibe ve hikmet buududur.. buna mazhar olanlar da geleceğin dünyasının biricik mirasçılarıdırlar.

1Bkz.: Buhârî, menâkıb 23; Müslim, menâkıb 77.

2Buhârî, farzu’l-humus 19; edeb 68; Müslim, zekât 44.

3Nûr sûresi, 24/22.

4Tâhâ sûresi, 20/44.

5Furkan sûresi, 25/72.

6Teğâbün sûresi, 64/14.

177