İçeriğe geç

“Gâh güneş, gâh deniz olursun; gâh Kafdağı, gâh Ankâ olursun; Sen zâtında ne o, ne de bu olursun. Ey aklın tasavvurundan müberra olan Zât! Sen sonsuz olduğun hâlde, bu kadar suretlerle tecellî ettiğinden dolayı hakkında hem tevhid eden, hem de teşbih eden hayrettedir.” (Mevlâna) Hiçbir tevil ve tefsire tâbi tutmadan, ikilik üzere seyredildiği apaçık meydandadır.

Kaldı ki, mutasavvife kendisi de bizzat çokluk semtinde görünmektedir. Muhteşem ifadelerin gölgesinde, başkaları vahdet-i vücuda delil arayadursun, nazariye taraftarları, nefis öldürme, benliği imhâ etme… gibi, çokluk ifade eden şeylerden bir türlü sıyrılamamışlardır.

Vahdetten hareket edenlerin, noksanlıklardan kurtulmak ve kemalâta ermek için o kadar meşakkatlere katlanmalarına ne gerek var!… Hele, bu büyük zatların Allah’a kulluk mevzuunda gösterdikleri hassasiyet, kat’iyen felsefî “vahdet-i vücud” anlayışını cerh etmektedir:

Bir kere, kendini mükellef kabul eden vahdet-i vücudçu, âmir-memur ayrılığını da kabul etmiş demektir. Memuriyeti kabulle beraber, vücut birliğinden bahsetmek bir tenakuzdur. Mükellefiyeti inkâr eden bir kısım zındıklar istisna edilecek olursa, Allah karşısında memuriyeti inkâra, şimdiye kadar hiçbir mü’min cesaret edememiştir. Öyle ise, sofîyenin vahdet-i şuhuda bakan ve ona giden “vahdet-i vücud” anlayışları, bir hâle mağlubiyet, bir istiğrak ve gönülde duyulan şeyleri ifadede bir kelime yetmezliği hâli olmasına mukabil, mutasavvifenin vahdet-i vücud anlayışları, bu iç-idrak ve müşâhedede bir felsefe yapmak ve hatta bu istikamette, batıda yapılmış bir felsefenin malzemesini kullanmak tarzında bir televvündür.

50