Sofîlerden bir zümrenin nazarında böyle bir tevhid, makam-ı cem’in gereğidir. Tabiî bu da, her şeyden evvel bir irfan, sonra da bir zevk meselesidir. Bu makamda insanın, eşyaya hakikî varlık vermesi, müşâhede ve duyuşa zıttır. Bu itibarla da, o hâlet içinde sebepleri kabullenmek şirk hissini verir. Aksine bu idrak ve hâlâta ulaşmadan esbabı inkâr, riyâkârlık ve mücerret bir iddiadır. Buna binaen cem’in ne demek olduğunu bilemeyen, irfansız; farktan habersiz olan da kulluk esrarından habersiz addedilmiştir. Olgun insan ise fark ve cem’i yerine göre kabul edendir.
İkinci zümre, açıktan açığa vahdet-i vücuda taraftar olanlardır. Bunlara göre vücud birdir; o da sırf Cenâb-ı Hakk’ın vücudundan ibarettir. Âlemde görülen çokluk ise, sadece bir hayal ve seraptır.
Görüldüğü üzere, sofîyede, “vahdet-i vücud” telâkkisi bir zevk, bir hâl işi olmasına mukabil, sonradan gelen mutasavvifede hakikî bir kanaat ve felsefe olduğu hissini veriyor. Vâkıa kelâmcılardan da bu kanaate sahip olanlar ve hatta Celâleddin Devvânî gibi şiddetle müdafaa edenler de az değildir. Ne var ki, dünden bugüne Ehl-i Sünnet ulemâsı eşyanın hakikatinin mevcut ve sabit olduğu mevzuunda ittifak hâlindedirler.