Posts Tagged ‘Mürşîd’

Bamteli: ÂDEMİYETTEKİ SIR VEYA ÇEŞİT ÇEŞİT ADAMLAR

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Ne mutlu o kimseye ki, amel defterinde çok istiğfar bulunur.” 

İstiğfar ederken çoğu zaman şöyle diyorum: أَلْفُ أَلْفِ أَسْتَغْفِرُ اللهَ مِنْ كُلِّ ذَنْبٍ، وَمِنْ كُلِّ خَطَإٍ، وَمِنْ كُلِّ مَعْصِيَةٍ، وَمِنْ كُلِّ مَا لاَ يُحِبُّ رَبُّنَا وَلاَ يَرْضَى، وَمَا لاَ يَنْبَغِي لَنَا، وَلاَ يَلِيقُ بِنَا “Bütün günahlardan, topyekûn hatalardan, Allah’a isyan manasına gelen her fiilden, Rabbimizin sevmeyeceği ve razı olmayacağı hal, tavır ve işlerin tamamından, bir de üstümüze vazife olmayan, bize dünya ahiret fayda vermeyen ve katiyen yakışmayan şeylerin hepsinden binlerce kere, milyon defa istiğfar ediyorum.”

Sizin de bildiğiniz gibi, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanın hasenât defterinde veya seyyiâtı silme -kötülüklerin üzerine çizgi çizme- defterinde en çok istiğfarın bulunması mevzuuna teşvik ediyor, onu takdir ediyor, tebcîl ediyor.

İstiğfar; “Bilerek/bilmeyerek -öyle derler idi- elimden, dilimden, ağzımdan, gözümden, kulağımdan ve sâir âzâ vü cevârihimden.. tahayyüllerimden, tasavvurlarımdan, taakkullerimden.. zift gibi ruh dünyam üzerine sıçrayan ne kadar mel’ûn mesâvî var ise, hepsinden bîzârem. -Hazreti Mevlânâ ifadesiyle- Bîzârem ez u vez an, suhan bîzârem. (Davacıyım/uzağım o sözden de onu söyleyenden de.) Yâ Rabbi, bunlardan dolayı Sana sığınıyor, Sana dehalet ediyorum! Yarlığa bendeni, liyakatim olmadığı halde. Tevbe ediyorum; Tevvâb’sın, kabul buyur, ne olur!.. Sana “İnâbe” edenler arasında benim inâbemi de lütfen cevapsız bırakma! “Evbe” ufkundan Sana yönelenler arasında eyle beni de! Hiç olmadık günahlarına bile dağlar cesâmetinde günahlar işlemiş gibi Sana teveccüh edenlerin teveccüh duygusunu bana lütfeyle!..” manalarına geliyor. Bunların (Tevbe, İnâbe ve Evbe’nin) her biri belli bir seviyedeki merâtib-i insaniyeyi işaretleyen bir husustur.

   Mutasavvıflara göre, “Âdem-i Nebevî” ne demektir; âdemiyetin en yüce halkalarını kimler teşkil eder?

Sofî ıstılahında, “Âdem-i Nebevî” tabiri vardır. Âdem-i Nebevî, peygamberlik yolunda adam olma demektir. Türkçemizde de “Adam gibi adam ol!” derler. Adam gibi adam olmak, hakikî manada, Âdem-i Nebevî yolunu takip etmeye vâbestedir. Hazreti Âdem (aleyhisselam), “âlem-i hâricî” itibarıyla evveldir; Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem), “âlem-i ilim” itibarıyla evveldir; أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي “Allah’ın en önce yarattığı benim nurumdur.” buyurmuştur. Hilkat itibarıyla evvel olan Hazreti Âdem çekirdeği, ilim itibarıyla evvel olan Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm’ı bir gün semere vermiştir. Bir şecere-i mübârekenin öpülüp başa konulacak mübarek meyvesi Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem)… O’nun yolunu takip edenlere “Âdem-i Nebevî” denir.

Peygamber yolunun yolcuları… Göz açar ve kapar, sürekli oradan gelen tecellîleri avlamaya çalışırlar, eltâf-ı Sübhâniyeyi yakalamaya çalışırlar, içlerine doğan şeylerle işin verâsını kurcalamaya çalışırlar. Her ân çok farklı tahliller ve terkipler peşinde koşarlar: “Şimdi şunu duydum, şunu hissettim; bunu analiz ettiğim zaman, acaba bunun sentezinden ne çıkar?” Oraya ayaklarını bastıktan sonra, gözlerini daha yukarılara dikerler; gözlerini daha yukarılara diker ve sürekli doyma bilmeyen bir aşk u iştiyak ile, çok telaffuz edilen ifadeyle, aşk u iştiyâk-ı likâullah ile oturur-kalkarlar. Ve etraflarındaki hâlelere de o yolu gösterirler.

Hususiyle, etrafında çok ciddî hâleler oluşan Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm… O Hâle’nin gözleri hep O’nun üzerinde… O’na bakanın inanmaması mümkün değildir. Ama şartlı/ön yargılı gitmiş ise, o başka. Ebu Cehil gibi, Utbe gibi, Şeybe gibi, çağın Ferâinesi (Firavunları) gibi ön yargı ile gitmişler ise şayet, onlar, temerrütleri içinde, temerrüt gayyaları içinde boğulup gitmişlerdir. Fakat Abdullah İbn Selâm gibi, objektif bir mülahaza ile “Ben bir bakayım buna!” demişlerse, O’nun o cemâl-i bâ-kemâlini müşahede edince, “Vallahi bu çehrede yalan yok!” demiş ve hemen kemerbeste-i ubudiyet ile Kelime-i Tevhîd’e sığınmışlardır. O, Allah Rasûlü’nün önünde -İsrail ulemasından, müşârun bi’l-benân olmasına rağmen- her şeyini atarak, üzerinde ziynet/debdebe adına Musevîlikten gelme ne varsa hepsini atarak,

مَنْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ،

مَنْ بَنْدَه بَخِدْمَتِ تُوسَرْ اَفْكَنْدَه شُدَمْ،

هَرْ بَنْدَه كِه اٰزَادْ شَوَدْ شَادْ شَـوَدْ،

مَنْ شَـادْ اَزْ اٰنَمْ كِه تُرَا بَنْدَه شُـدَمْ

“Kul oldum, kul oldum, kul oldum! Ben Sana hizmette iki büklüm oldum. Kullar âzâd olunca şâd olur; ben Sana kul olduğumdan dolayı şâd oldum.” -Bunu, Hazreti Mevlânâ söylüyor.- mülahazalarını dillendiriyor gibi, o ruh haletiyle, Allah Rasûlü karşısında dize gelmiş. Bu dize gelişe sebebiyet veren, önyargısız bakış, doğru bakış, “bakmak” ile yetinmeyiş ve “görme”ye başvuruş… “Baktım ben buna ama nasıl görmem lazım bunu?!.”

Evet, إِذَا رُؤِيَ ذُكِرَ اللهُ Görüldükleri zaman, Allah’ı hatırlatan simalar… Çehrelerinden mehâfet ve mehâbet dökülür onların. Birer Âdem-i Nebevî’dir onlar. Âdem-i Nebevî’de ikinci halkayı teşkil edenler ise, ister “sahabe” deyin, ister “Tâbiîn’in önde gelenleri” deyin, o Hâle’yi teşkil edenler… Ama Kıtmîr “birinci halka”, “ikinci halka” deme cihetini tercih ediyor. Hâle’yi teşkil eden birinci halka… O halkanın da O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) en yakın olanı Râşid Halifeler, Aşere-i Mübeşşere, Ezvâc-ı Tâhirât, Âl-i Beyt-i Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem). İkinci halkayı, belki izâfî birinci halkayı teşkil edenler, diğer sahabe-i kirâm… İzâfî, hakikî izâfî diyeyim ben ona. Sonra, Tâbiîn-i ızâm.. sonra Tebe-i Tâbiîn-i kirâm.. sonra da tâ kıyamete kadar gelecek Ehlullah. Sürekli gözleri o kapıda, başları o kapının eşiğinde, elleri o kapının tokmağında; hep “Yâ Rabb! Yâ Rahman! Yâ Rahîm!” duyguları ile inleyip etrafı velveleye veren insanlar. Bunlara “Âdem-i Nebevî” denir.

   Şefkat Peygamberi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) tattıklarını insanlığa da tattırmak için Miraç’tan bile dönmesi eşsiz bir “îsâr”dır ve aynı zamanda, ümmet-i Muhammed’e o fedakârlık ufkunu işaretlemektedir.

Sonraki şıkta olanlara belki -bir yönüyle- “Âdem-i Sûrî” diyebilirsiniz. Âdem-i Sûrî… Belki sûretâ insan şeklinde göründüklerinden dolayı onlara “adam” deniyor; fakat esasen adam değil onlar. Onlar, hayatı bata-çıka götürüyorlar. Belki onlara “Âdem-i Sûrî” demek, daha uygun olacaktır.

Onların bir altında, diğer bir kategoriye dâhil insanlar var ki, onlara da “Âdem-i Hayvanî” denir. Hazreti Pîr, o mevzudaki mülahazalarını ifade sadedinde diyor ki: “Madem hakikat böyledir; hayvaniyetten çık!.. -Âdem-i hayvanî olmaktan çık.- Kalb ve ruhun derece-i hayatına yüksel!” Böyle denmek suretiyle -esasen- “Hâle” işaretleniyor orada. Onlar nasıl yaşamışlar, nasıl oturup-kalkmışlar, ne demişler, ne etmişler ve geriye ne miras bırakmışlar ise, santim kaybetmeden onları adım adım takip etme mevzuu…

Bütün bunları yaparken de “Acaba tam rıza-i İlahîye uygun düştü mü?!” Gerçek mü’min… Yirmi saat ibadet yapıyor.. yirmi saat başını yerden kaldırmıyor.. gezerken, otururken, sürekli vird-i zebânı “O” (celle celâluhu).. bazen “Hû!” diyor.. bazen “Ehad!” diyor.. bazen “Samed!” diyor.. bazen “Vâhid!” diyor.. bazen “Vâcid!” diyor.. bazen “Rahman!” diyor.. bazen “Rahîm!” diyor… Dilini başka şeyler ile hiç kirletmiyor. Fakat bunları, O’nun büyüklüğü ve kendi küçüklüğü karşısında, o kadar yetersiz buluyor ki!.. Bunların kâfiyesi şu olmayınca, bunların hepsini elinin tersiyle it bir yere!.. Nedir kâfiyesi? مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ يَا مَعْبُودُ “Ey Ma’bud-i Mutlak, Maksûd-i bi’l-istihkâk! Büyüklüğüne göre Sana kulluk yapamadık/yapamadım!” مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ “Her şeyden daha fazla/iyi bilinen, Maruf-i Mutlak! Herkesten, her şeyden -belki bir yönüyle, her şeye âşinâ gözlere- en iyi bilinen, görünen Sensin! Ama Seni hakkıyla bilemedik/bilemedim!” Bunun ile kâfiyelendirmek… مَا حَمِدْنَاكَ حَقَّ حَمْدِكَ يَا مَحْمُودُ “Ey herkes tarafından hamd u sena ile yâd edilen Allah’ım, Sana hakkıyla hamd edemedik/edemedim. Neyim var ise, hepsi Sen’den! Varlığım, Sen’den.. Canlı olmam, Sen’den.. İnsan olmam, Senden!..”

Hakikaten bazen insan, başını yere koyunca, nasıl hamd ü sena edeceğini bilemiyor. Elimizde miydi secdeye muvaffak olmak? Başka bir hazirede neş’et edebilirdik! Ama nâm-ı celîl-i Muhammedî’nin terennüm edildiği bir yerde neş’et ettiğimizden, evvelâ “taklit” ile “Vira bismillah!” deyip bir ilk basamağa adım attık. Ondan sonra Cenâb-ı Hak, bir yönüyle üst basamağı gösterdi; “Bak, orada durma; önünde bir basamak daha var! Bir basamak daha var! Bir basamak daha var!” Sûrî’den belki ulvî olan İnsanî’ye, İnsanî’den bir yönüyle Nebevî’ye yükselme yollarını göstermek suretiyle, “irade”ye fer verdi, “meyelân”ı isabetli kullanmayı lütfetti.

“Tesâvi-i tarafeyn”den (veya “mütesâvi’üt-tarafeyn”den; yani, vâcib ve mümteni olmayan, belki mümkün ve muhtemel olan şeylerin vücûd ve ademleri, bir sebeb bulunmazsa müsavidir, farkları yoktur. Böyle varlığı ve yokluğu mümkün bulunandan) ibaret olan iki şey arasında doğruyu belirleme mevzuunda, o, âdetâ seni dürttü; sana o doğruya ulaşma yolunu gösterdi, “Şu!” dedi sana. Sen, farkına varmadan, birden bire -bağışlayın- “Cup!” diye kendini doğrunun içinde buldun. Bu defa sana düşen şey, o mevzuda derinleştikçe derinleşmek… Bu, bir deryanın içine atılma ise şayet; mercan adalarına kadar ulaşmak… Hatta onların da altında, güneş yüzü görmeyen canlıların dolaşıp durduğu, orada “Hû!” deyip hep O’nu andığı, o âlemlerin âlemi içine girmek… Ona kadar yolu var. Şayet bu rûhânî veya melekûtî ise şayet, melekler gibi kanat açıp hep semalara doğru pervaz etmek.. “Dahası yok mu, dahası yok mu, dahası yok mu?!” demek.. “Burası birinci kat sema, ötesi ikinci kat sema, ötesi üçüncü kat sema…” Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) Miraç’ta basamak basamak yükseldiği gibi, “Kâb-ı Kavseyn-i ev Ednâ – İki yay aralığı kadar ya da daha yakın”  sözüyle ifade edilen “vücub ve imkân arası bir nokta”ya ulaşma.. vücub ve imkân arası noktaya ulaşma.. bir yönüyle, “adem” ile “vücud”un örtüştüğü noktaya ulaşma orada. Sonra “Fenâfillah” ve “Bekâbillah” hakikatini zirvede temsil etme; doğrudan doğruya en son görülecek şeyi görme, O’nun temâşâsı ile mest u mahmur olarak geriye dönme.. “Bu kadar güzellikler var ise burada, başkalarını buraya ulaştırma vazifesi düşüyor bize!” deme…

Nimetlerin en mest edici, sermest hâle getirici ve en büyükleriyle mest ü sermest olduğu halde bile geriye dönme.. başkalarını da o noktaya ulaştırma “îsâr” ruhu ile, fedakarlık ruhu ile geriye dönme.. İnsanın kendisinin duyup mest olması başka bir mesele, yeni “mest”ler, yeni “sermest”ler oluşturma adına, her şeye katlanma pahasına, yeniden bu fânî diyara, bir yönüyle “erâcif” olan bu dünyaya dönme.. ve insanları o bataklık içinden kurtarma, o “Âdem-i Nebevî” ufkuna ulaştırma…

   Talebin kıymeti insanın kıymetini yükseltir; insan talip olduğu şey ölçüsünde kıymet kazanır.

“Âdem-i Hayvanî” yolunda yürüyen insanlar, düşe kalkadırlar; onların “şehrâh” dedikleri şey, patika olduğundan sürekli sürüm sürümdürler. Bazen hevâ-i nefislerine uyarlar. Bazen hevâyı ilah ittihaz ederler, Kur’an-ı Kerim ifade buyuruyor bunu. Bazen -hafizanallah- bohemliklerine yenik düşerler. Bazen alkışa ve takdire yenik düşerler. Bazen “Villa!” derler, “Yalı!” derler, “Saray!” derler, “Alkış!” derler, “Takdir!” derler; şeytan yolunda adım adım şeytana doğru yürürler. Evet, bunlara da “Âdem-i hayvânî” denir. أُولَئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ “Onlar hayvanlar gibidir, hatta onlardan da aşağıdırlar.” (A’râf, 7/179) fehvasınca, bazen öyle bir noktaya işi götürürler ki, hayvandan daha aşağıdırlar.

Cenâb-ı Hak, taklidî olarak bizi -belki, bir yönüyle- “Âdem-i Hayvanî”liğe açık bir mahiyette, bir donanımda yaratmış. Sonra “sûrîlik” ufkunu göstermiş. Sonra “Âdem-i velâyet” ufkunu işaretlemiş. Daha sonra -adeta- “Âdem-i Nebevî ufku, esas hedefiniz olmalı!” demiş.

Zira insan, gerçek kıymetini hedefinin kıymeti ile ortaya koymuş olur. Hedef ne kadar kıymetli ise, o -bir yönüyle- aynı zamanda insanın kıymetini aksettirir. İnsan neye tâlip ise, kıymeti ona göredir. Bir insan dünyaya tâlip ise, “erâcif”e tâlip demektir. Tûl-i emeli ile, tevehhüm-i ebediyeti ile, hiç ölmeyecekmiş gibi, âhireti unutuyor ve balıklamasına bu dünyaya dalıyorsa, şeytandan farkı yoktur onun. İsterse “Allah!” desin, “Peygamber!” desin; taklitten sıyrılamamış, sûrî insaniyetten sıyrılamamış, “Âdem-i Hayvanî” mahiyetinden sıyrılamamış demektir; camiye gelse de, hacca gitse de sıyrılamamış, sıyrılamamış, sıyrılamamıştır, hafizanallah.

Ama birileri de aynı zamanda o zeminde neş’et ediyorlar. Onlar da emekleye emekleye gidiyorlar. Bir çocuğun evvelâ sürüne sürüne başlayıp ileriye matuf hayata yürümesi gibi… Sonra bir yerde düşe-kalka yürüyor; sonra bir yere gelince, doğrudan doğruya yürüyor; bir zaman sonra -adeta- kanatlanmaya hazır hale geliyor. Aynen bunun gibi, “maddî anatomi”si itibarıyla olduğu gibi “manevî anatomi”si itibarıyla da insan, böyle, dünyaya gelirken esasen hiçbir şey bilmiyor. Fakat çevresinde “Allah, Peygamber, ukbâ, haşir, neşir” duyuyor. Zamanla bunları taklit olarak kabulleniyor. Fakat zaman geliyor, aynı anda “Basar”ın yanında “Basiret”i de bütün enginliğiyle açılıyor, her şeyi arka planı ile görüyor.

Görüyor ki, Sabah Risâle’de de okuduğumuz üzere, Allah (celle celâluhu) -hâşâ ve kellâ- abes yere bizi yaratmadığı gibi, abes yere bizi yaşatmıyor ve abes yere de bizi öldürmeyecektir; çok önemli şeylere namzet bulunuyoruz. Bizi hicran içinde, hüsran içinde, yürek yakıcı şeyler karşısında yapayalnız bırakmayacak. Öbür tarafta da Cennet’i bize lütfedecek, cemâl-i bâ-kemâli ile meseleyi taçlandıracak; “Ben, sizden râzıyım!” demek suretiyle aradığımız/beklediğimiz her şeyi oksijen gibi bize içirmek suretiyle ebediyetin ne kadar lezzetli bir şey olduğunu duyuracak/hissettirecek.

Bu itibarla da, buradaki sıkıntılar, buradaki yaşananlar ötede lezzete dönüşecek. Hedef bu ise şayet, yolun neresinde kalırsanız kalın, neresinde öbür tarafa yürürseniz yürüyün, esasen hedeflediğiniz şeye göre muamele göreceksiniz. Hedef ne ise şayet; nedir o? “Âdem-i Nebevî” ufku… O zaman, Allah (celle celâluhu), sizi onlar ile haşr u neşr eder, “Bu da sizdendi!” der.

   Allah’ı seviyor ve O’nun tarafından sevilmek istiyorsanız, bunun en önemli vesilesi Rehber-i Ekmel (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz’e tâbi olmaktır.

Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruluyor: قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ “(Ey Rasûlüm, onlara) de: Eğer Allah’ı seviyorsanız, o halde bana tâbi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah, (günahları) çok bağışlayandır; (bilhassa mü’minlere karşı hususî) rahmet ve merhameti pek bol olandır.” (Âl-i Imrân, 3/31) قُلْ De ki: إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللهَ Allah’ı seviyorsanız, فَاتَّبِعُونِي Bana uyunuz. Yani, rehberinizi iyi seçiniz. Mihrabı belirleme adına imamın durduğu yönü iyi bilmek lazım, imamı görmek lazım önde. İmamı önünde göremeyen insanlar, “Kâbe’ye doğru namaz kılıyorum!” diye “otağ-ı şeytânî”ye dönmüş olurlar. Ama imamı görenler… O âdetâ bir pusula gibidir, milimi milimine Beytullâh’ı gösterir imam; milimi milimine insana mihrabını gösterir, yöneleceği noktayı gösterir. Dolasıyla O’na ulaşmayı düşünüyorsanız, “Hüve”ye ulaşmayı düşünüyorsanız, bir yönüyle “Ene”den vazgeçerek, esasen O’nda erimeye bakacaksınız. Buna Sofîler, “Fenâ fişşeyh”, sonra “Fenâ firrasûl”, sonra “Fenâfillah, bekâbillah maallah” diyorlar. Evvelâ sağlam bir mürşîd; sağlam…

Sağlam olmayan mürşide el verirseniz, yolunuzu sarpa uğratır: “Her mürşide el verme ki, yolunu sarpa uğratır / Mürşidi kâmil olanın, gayet yolu âsân imiş.” Temsiliyle, hâliyle ve neresine bakarsanız bakınız edasıyla, âdeta “lafz-ı celâle” yazılmış gibi, hep Allah’ı gösteren insanlar; yüz çizgilerinde, mimiklerinde, yüz hareketlerinde, gözlerinin irisinde, kulak kabartmalarında, dil-dudak hareketlerinde, hep “Allah!” diyen insanlar. Mürşid-i kâmil…

Öylesi de vardır ki, “mürşîd” diye arkasına düşersiniz, hafizanallah, Bel’am İbn Bâûrâ’nın veyahut da Bersîsa’nın arkasına düşmüş olursunuz. “Halife!” der, birisinin arkasına düşersiniz, hafizanallah; fakat sizi şeytan yolunda, şeytan patikalarında sürüm sürüm hale getirir. Ne dizlerinizde derman kalır, ne ayaklarınızda fer kalır ama hiçbir zaman güneşe doğru da mesafe alamazsınız, hep gölgenize takılıp gidersiniz, gölgeye taparsınız.

Bu açıdan da قُلْ “Ey Rasûlüm, onlara de: إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللهَ İçinizde Allah sevgisi var ise, فَاتَّبِعُونِي Bana uyun, tâbi olun bana!.. Tâbi olun ki, يُحْبِبْكُمُ اللهُ Allah da sizi sevsin…

Şimdi bir yönüyle “sevme”, sevmeye vesile… Fakat Allah (celle celâluhu), sevmeyi sevmeye vesile kılarken, ortada bir de o mevzuda, hâşâ O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) “şart-ı âdî” diyemem… O’na dediğimiz şey şu; terminolojiye öyle sokuluyor o mesele, “gâye ölçüsünde bir vâsıta”. Ee onu biz demiyoruz ki: لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ Allah, nâm-ı celîl-i İlahî ile O’nun adını yan yana getirmiş mi getirmemiş mi?!.

Menkıbelerde anlatıldığına göre, Hazreti Âdem (aleyhisselam) kırk sene boyunca başını yukarıya doğru kaldırmamış. Neden sonra aklına gelmiş, “Allah’ım! Beni, torunum olan, o şecere-i mübârekenin semere-i mübârekesi Hazreti Muhammed Mustafa’ya bağışla!” Bağışlamış. “Sen O’nu nereden biliyorsun?” hitabına mukabil, “Ben Cennet’ten uzaklaştırıldığımda, döndüm, Cennet’in kapısına -ne ve nasıl ise orası- baktım; baktım ki لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ yazılı. Nâm-ı Celîlinin yanına O’nun mübarek adını koyduğuna göre, nezd-i Ulûhiyetinde O’nun kıymetini anladım!” diyor. Onun için, ne desek bilemiyoruz; diyoruz ki, “gâye ölçüsünde bir vâsıta”. O’nu severseniz, O’na uyarsanız, esas uymanız gerekli olana uymuş olursunuz. Dolasıyla sevmek istediğiniz de sizi sever. O, sizi sevince, siz de O’nu seversiniz. Sevgi, yukarıdan gelir. O -bir yönüyle- “Tevvâb” ismiyle tecelli ederse şayet, siz de “Tâib” ünvanıyla O’na döner, tevbe edersiniz.

   “Hemen herkesin bozgunculuk yaptığı dönemde, imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun!” 

“Kenetlenmeli artık eller bir biriyle

Ve yürümeli mutlu geleceğe, el ele,

‘Allah bir, peygamber bir, din bir, diyanet bir…’

Deyip gürlemeli herkes, gönülden bir ses ile.”

O, üçüncü mısradaki ifade, Hazreti Pîr-i Mugân’ın, Uhuvvet Risalesi’nde, kardeşliğe çağrı mesajı. Bizi, dünyadaki bütün insanlarla böyle bir kardeşliğe çağırıyor. Doğrudan doğruya “kardeş” olacaklar, “dost” olacaklar, “taraftar” olacaklar, “sempatizan” olacaklar… Ve hepsi Efendimiz’in yolunda birer kazanım sayılacak.

Cenâb-ı Hak, bu kazanımların hangisine bizi mazhar kılar ise, bunu çok büyük bir mazhariyet sayarız, şükrederiz. Yine de şükrünü edâ etmiş sayılmayız, yine şükrederiz, şükre de şükrederiz. Hazreti Zeynülâbidîn’in dediği gibi, şükre de şükrederiz, hep şükreder oturur, şükreder kalkarız. Cenâb-ı Hak, bizi “şâkirîn”den, “hâmidîn”den eylesin!..

Onun için, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm, kendi hâlesine “Arkadaşlarım!” diyor, “Ashabım!” diyor, “yol arkadaşlarım, dava arkadaşlarım, mefkûre arkadaşlarım, gâye-i hayal arkadaşlarım!” manasına. Diğer taraftan, her şeyin bittiği, boyunduruğun yere konduğu, “Allah’a inandım!” diyen insanların bile şeytana zil taktırıp oynattıkları bir dönemin geleceğini haber veriyor. Bu döneme, Allah Rasûlü, Kitabü’l-Fiten ve’l-Melâhim’de “Fesat dönemi” diyor ve o dönemde ıslah için paça sıvayanları da “Islahçı”lar olarak müjdeliyor. طُوبَى لِلْغُرَبَاءِ، اَلَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَهُ النَّاسُ “O gariplere muştular olsun! Halkın kendini bozgunculuğa saldığı bir dönemde onlar ellerinden geldiğince tahribatı tamire, fesadı ıslaha çalışırlar.”

O garipler ki, bazı kimselerin bozgunculuk yaptığı, her yerde gezip-dolaşıp etek etek para döktüğü, “Aman, hayır adına yapılan şu müesseseleri kapatın! Din-i Mübîn-i İslam adına şehbal açmış hakikatler müessesesini kapatın! Bayrağınızın dalgalandığı yerleri kapatın! Oralarda kümelenen insanları dağıtın! Onları o işin kadrini bilmeyen insanlara verin!” dediği bir dönemde ıslahtan ayrılmazlar. Diğerleri, etek etek para dökmek suretiyle şeytanı sevindirecek, Mele-i A’lânın sakinlerini üzüntüye gark edecek ve gazab-ı İlahîyi celp edecek işler yapıyorlar. Düşünmüyorlar ki, sonunda belâ ve musibet dönerek, balyoz gibi gelip başlarına inecek. Meseleleri görmeden, körü körüne öyle bir yolda yürüyorlar ki, işte bunlara “Âdem-i Hayvânî” denir. Dillerinden dökülen, onların kalblerinin sesi değildir, inanç mızrabı ile mızraplanmış kalbin dile-dudağa aksetmiş sesi değildir; sadece dilin-dudağın, kandırmaca, başkalarını aldatmaya matuf sesidir: لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ Ama neylersin, “Biz ki müslümanız, aldanırız fakat aldatmayız!”

   Asr-ı Saadet’te vicdanlı birkaç insan çıkıp zulme “Yeter!” demiş, her şeyi göze alarak, Ashâb-ı Kirâm’a karşı uygulanan boykota son vermişlerdi; bugün de mazlumlara sahip çıkanlar var ama heyhat çoğu Müslümanlar bu konuda sınıfta kaldılar.

“Halvetî” deyip, esas rahatını halvette, tek başına yaşamada arama değil, hadisin ifadesiyle, insanların içinde bulunma, otağını insanların göbeğine kurma, eziyet görme, hakaret görme, balyozlar yeme, ama “Olsun!” deme…

İnsanlığın İftihar Tablosu, Miraç ile mi şereflendi, yoksa Cennet’in O’nun ile şereflenmesi mi diyelim meseleye? Hangisini diyelim? “O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Cenâb-ı Hakk’ı görmek ile şereflendirildi ama Cennetler de O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) görmekle şereflendi.” Öyle deyin.

Bi’set-i Seniyyenin sekizinci senesi… Izdırap gırtlağa kadar gelmiş. Şi’b-i Ebî Tâlip’ten yeni sıyrılmışlar. Boykot; su yok, ekmek yok, çardak kurma yok, çadır yok. Çölün altında, sıcakta, beyin kaynatan sıcakta; bütün Beni Hâşim, orada yaşamaya mahkûm. Ve tam zulmün şiddetlendiği bir anda o üç tane insan, bu gün size sahip çıkanlar gibi ortaya atılıyorlar. Henüz لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ deme kanatlarıyla kanatlanamamış insanlar; fakat vicdanları var. Kılıçlarını çekiyorlar; bir yönüyle, arkalarında onlara destek olacak insanları da işaretliyorlar; “Biz, bu fermanı yırtıyoruz!” diyorlar, insanlara o kadar zulme “Yeter!” diyorlar. Bugün dünyanın dört bir yanında Amerika’da, İngiltere’de, Almanya’da, Hollanda’da, Fransa’da ve Afrika’nın değişik ülkelerinde “Yeter!” diyen insanlar gibi…

Bu arada, aldanan, İslam dünyasının bazı ülkeleri oldu. Aldandılar; şeytanı, insan sandılar. Zira “İnsan, her zaman arar durur bir yâr-ı sâdık / Bazen de sâdık dedikleri, çıkar münâfık!” Aldandılar; o bâzîçede yandılar. Neden? Şeytana kandılar. Dolayısıyla ellerine birer balta aldılar, manivela aldılar; birilerinin senelerden beri, elli seneden beri ikâme etmeye çalıştıkları ve bir manada temeli yüz sene öncesine, bir manada esas temeli/çekirdeği/nüvesi bin dört yüz küsur sene öncesine dayanan bir hakikat-ı uzmâyı yıkmaya durdular. Onun bir şecere-i mübâreke haline gelmesini, bir semere-i mübareke verecek hale gelmesini baltalamak için, yok etmek için, âdetâ ocaklara atıp yakmak için ellerinden gelen her şeyi yapmaya koyuldular.

Bunlar, “Âdem-i Hayvânî”de emekleyip duran, “asâkir-i şeytaniye”dir. Biz, رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ “Ya Rabbî! Şeytanların vesveselerinden Sana sığınırım ve onların yanımda bulunmalarından da Sana sığınırım!” (Mü’minûn, 23/97-98) derken, “insî ve cinnî şeytanlar” kategorisinde bunları da nazar-ı itibara alarak Cenâb-ı Hakk’a öyle sığınıyoruz. رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ Allah’ım! Bizi, onlardan uzak eyle! Sana binlerce hamd ü senâ olsun ki, bizi onlarla beraber bulundurmamışsın! Bizi ayırmışsın, Peygamberler yoluna sevk etmişsin!..

Evet, “Âdem-i Nebevî” yolu.. “Âdem-i Hayvanî” yolu.. Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun. Allah, Kendisini zikretmek ile kalblerimize itmi’nan versin; -öz Türkçesi ile ifade edecek olursak- oturaklaşma versin! Maruz kaldığımız, gördüğümüz belâ ve musibetler karşısında şikâyet etme durumuna düşürmesin! Kadere taş attırmasın! “Neden bu böyle oldu?!” dedirtmesin!..

Mutlaka, “Her işte hikmeti vardır / Abes fiil işlemez Allah. // O’na bir kimse cebr ile / Bir iş işletemez asla. // Ne kim Kendi murad eder / Vücuda ol gelir billah.” diyor, İbrahim Hakkı hazretleri, Tevhidnâme’sinde. Cenâb-ı Hak, bu duygu, bu düşünce ile sizi serfirâz kılsın!.. Ve sizin aranızda kuyruk sallayarak gezen Kıtmîr’i de size bağışlasın! Beraber, onun elinden tutup Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm’ın yanına götürmeye muvaffak eylesin!

Şimdi o boykot öyle acı bir şeydi ki!.. Bi’set-i Seniyye’nin sekizinci senesi; çekilmedik şey kalmamış. Ebu Tâlib, ondan az sonra, o boykottan az sonra vefat etmiş. Ebu Tâlib ki, Efendimiz’e bağrını açan amca… Benim aklıma gelince, öyle acıyorum ki!.. Hazreti Ebu Bekir gibi ağlamak geliyor içimden. Ebu Kuhâfe’nin elinden tutup Efendimiz’in yanına getirdiğinde, “Yâ Rasûlallah! Babamın yerinde Ebu Tâlib’in olmasını çok arzu ederdim!” demişti o. Bir o kadar da benden al!.. Ama diliyle diyemedi. O ne idi, bilemem! Onun kadar O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) sahip çıkan olmadı ama diliyle diyemedi. Fakat benim Rabbimin rahmeti çok geniştir, onu da mükâfatsız bırakmaz. Bugün size kucak açanlar kimler ise şayet, onları da inşaallah karşılıksız bırakmasın!.. Nerede tutarsa tutsun, otağlarını nereye koyarlarsa koysunlar, Allah, onları da mükâfatsız bırakmasın!..

O sıkıntı -bir yönüyle- immün sistemini çökertiyor; az sonra vefat ediyor mübarek annemiz, annelerin annesi de. Şimdi Hazreti Fâtıma’ya “Anamız!” dersiniz. Neden? Çünkü bütün velilerin anası; Hasan’ın, Hüseyin’in, Zeynülâbidîn’in anası… O ananın da bir anası var: Hadîcetü’l-Kübrâ. “Hadîce”, erken doğan demek; ismi ile müslümanlığa erken uyanması arasında öyle bir örtüşme var ki!.. Bir de o yetmiyor, erken O’na uyanmış; “Kübrâ” demişler, “büyük”, büyüklerden büyük bir kadın. Öyle idi; o da immün sistemi çökmüş olarak Şi’b-i Ebî Tâlip’teki boykottan sonra vefat ediyor.

   Meşakkat ölçüsünde mükâfat elde edilir; insan, öteler hesabına ne kadar sıkıntıya katlanıyorsa, Allah da ona o kadar terakkî ve ötede de o nispette ihsan lütfeder.

Şi’b-i Ebî Tâlib, bağrında neyi doğurmuş, onca sıkıntıya rağmen? Efendim, “Kâb-ı Kavseyni ev Ednâ”ya, vücub-imkân arası bir noktaya, bir zirveye ulaşmayı doğurmuş. Ümmet-i Muhammed’e de o noktaya giden o güzergâhı göstermeyi doğurmuş. Bir taraftan o sıkıntılar; bir taraftan hâlâ Kâbe’nin karşısına gidip orada bir rükûa, bir secdeye fırsat vermeyen müşriklerin vahşîce baskıları… Bütün bunların olduğu bir dönemde, bu sıkıntıların üst üste balyozlar halinde başına indiği dönemde, Allah (celle celâluhu) O’nu Miraç’ı ile sevindiriyor. Kendi cemâl-i bâ-kemâlini göstermekle, O’na “Habibim!” demekle, “Git, kullarımı da buraya çağır!” demekle şereflendiriyor. Ve O’nun armağan olarak omuzuna alıp getirip ümmetine armağan ettiği beş vakit namaz ile onları da şereflendiriyor: “Bu, senin yolun! Ve aynı zamanda, bu yolda yürüyenler, aynen Senin yolunda Bana ulaşacaklar!” Beş vakit namaz!..

Unutulmamalıdır ki, بِقَدْرِ الْكَدِّ تُكْتَسَبُ الْمَعَالِي “Meşakkat ölçüsünde yükseklikler elde edilir.” Mecellenin kuralı olarak zikredilir: بِحَسَبِ الْمَغْرَمِ اَلْمَغْنَمُ “Ne kadar cereme, o kadar kazanım!” Bu şekilde meseleyi dillendirebilirsiniz. Ne kadar cereme, ne kadar sıkıntı, o kadar kazanım… أَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اَلْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ اْلأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ “Belânın en zorlusu, en çetini, Enbiyâ-ı Izâma, ondan sonra da Allah’ın sevdiği, derecesine göre diğer kullara.” Âdem-i Nebevî yolunda olanlara, “Âdem-i İnsanî” yolunda olanlara. Allah, “Âdem-i sûrî” ve “Âdem-i hayvanî” yolunda olanlardan eylemesin!..

Onca sıkıntı çekilmiş fakat o cereme ölçüsünde öyle ganimetler elde edilmiş ki, bütün dünya verilse, bence, yine de onun yanında bir zerre kalır. Siz de göreceğinizi göreceksiniz ve diyeceksiniz ki: “Allah’ım! Sana orada hep şükredip hamd edip duruyorduk; iyi ki bizi o şerirler ile beraber, aynı zeminde, bir araya getirmedin! Dünya onlara gülüyordu; onlar da dünya karşısında şakıyıp oynuyorlardı. Biz ise, bazı sıkıntılar çekiyorduk ama olsun!.. Şimdi duyup-ettiğimiz şeyler yanında, onların hepsi birer fıkra haline geldi; anlatılacak, gülünecek, tatlı tatlı hikâyeler halinde nakledilecek şeyler oldu. Meğer o yaralar ve bereler, ne ilaçlar imiş, ne reçeteler imiş!” Böyle diyeceksiniz ve عَلَى سُرُرٍ مُّتَقَابِلِينَ Karşılıklı koltuklara oturacaksınız; birbirinizle sohbet edecek ve o ahvâl-i dünyeviyeyi birbirinize anlatacaksınız; hep anlatacaksınız.

رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي اْلآخِرَةِ حَسَنَةً، وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ، وَأَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ اْلأَبْرَارِ، بِشَفَاعَةِ نَبِيِّكَ الْمُخْتَارِ، وَآلِهِ اْلأَطْهَارِ، وَأَصْحَابِهِ اْلأَخْيَارِ، وَسَلِّمْ مَا دَامَ اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ * آمِينَ

“Rabbimiz, bize dünyada da (Sen’in nezdinde) iyi ve güzel her ne ise onu, Âhiret’te de (yine Sen’in indinde) iyi ve güzel olan ne ise onu ver ve bizi Ateş’in azabından koru! Ve bizi dâhil eyle Cennet’e, ebrâr (iyiliğe kilitli sâlih kullar) ile beraber!.. Seçkinlerden seçkin Peygamber’inin şefaatiyle, O’nun tertemiz aile fertleri ve hayırlı ashâbı hürmetine… Salât ü selam olsun onlara, gece ve gündüz devam ettiği sürece.” Âmin.

Bamteli: SAĞLAM İNSAN KITLIĞI

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Bağdatlı Ruhî der ki:

“Gör zâhidi kim, ‘Sâhib-i irşâd olayım!’ der;

Dün mektebe vardı, bugün ‘Üstâd olayım!’ der.”

“Zâhid” kelimesinin yerine, zâhide yüklenilen mana itibarıyla, “derviş” demeyi tercih ediyorum, vezin bozulmuyor. “Gör dervişi kim, ‘Sâhib-i irşâd olayım!’ der / Dün mektebe gitti, bugün ‘Üstâd olayım!’ der.”

   Her sesten ürken ve her sayhadan pirelenen dev görünümlü, içi boş kütükler ama halkı illüzyonlarıyla sürükleyip felakete götürürler.

Evet, şimdiye kadar öylelerine -okumak suretiyle o türlü sevdalara tutulanlara- “diplomalı cahiller” dendi. Diplomalı cahil, diplomasız cahilden daha tehlikelidir; çünkü o, insanları, avamı, yığınları, sürüleri kandırabilir. Bunca diz çürütmüş, bunca rahlede -eskidendi “rahle”- sıralarda oturmuş, tahtalara bakmış, kitaplar karıştırmış, fihristlerle uğraşmış, intihallerde bulunmuş, başkalarından aldığı şeyler ile kendisi için bir şeyler örgülemiş… Ve böylece avam için bunlar birer illüzyon olmuş; uyumuş ve onların arkasından sürüklenmişler.

Dolayısıyla şimdiye kadar onlar (diplomalı cahiller), diğerlerinden (diplomasız cahillerden) daha tehlikeli olmuşlardır. Diğerleri saf kalb, temiz beyan, duru düşünce; küçük bir mürşîd bulunca, hemen derlenip-toparlanıp kendilerine gelmişlerdir. Fakat onların iğfal ettikleri ve arkalarından sürükledikleri insanları yola getirmek, çok zor olmuştur. Şimdiye kadar değişik tiranların arkasından sürüklenen insanlar, hep bu türden insanlardır. Bunlar, onların zâhirî şatafatlarına, ihtişamlarına, görünüşlerine aldanmışlardır.

Kur’an-ı Kerim, (halkı dış görünüşleriyle aldatan) münafıkları o durumları ile, değişik yerlerde serdediyor, nazara veriyor. Ezcümle şöyle buyuruyor: وَإِذَا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسَامُهُمْ وَإِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌ يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْ هُمُ الْعَدُوُّ فَاحْذَرْهُمْ قَاتَلَهُمُ اللهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَ “Onları gördüğün zaman kalıp ve kıyafetleri hoşuna gider. (Öyle bir ton ve üslûpla konuşurlar ki,) konuştuklarında sözlerine kulak verirsin. Gerçekte ise onlar, duvara dayalı giydirilmiş kütükler gibidir. (Hain oldukları için hep korku içinde yaşar ve bu sebeple kulaklarına giden) her bağırtıyı kendi aleyhlerinde sanırlar. Düşmandır onlar, dolayısıyla onlara karşı dikkatli olun. Allah canlarını alasıcalar! Nasıl da sürekli sapkınlık içinde bâtıl davalar peşinde koşturuluyorlar.” (Münafikûn, 63/4)

Şekil, şemâil, kıyafet.. ayna karşısında kendilerini şekillendirme, elbiseleriyle görünür hale gelme.. beyanları ile kandırma, tumturaklı ifadeler etme; hikayeler, Firdevsî destanlar ile avam insanların gönüllerini çelme… Bu hususlarda çok maharetli olmuşlardır; olmuşlardır ama o maharetleri, insanlık hayrına/yararına olmamıştır. Aksine insanlığın zararına olmuştur; çünkü hevâ ve heveslerine göre yığınlar oluşturmuşlardır. Kafaları karıştırmışlardır; müstakîm düşünmeyi yıkmışlardır insanların kafalarında. Evet, onların yaptıkları o tahribatı, tamir de çok zor olmuştur. Böyle “dilbend” (kalbi olmayıp da kalbine yüklenecek manaları dilinin ucunda taşıyan) kimseler, her zaman toplumları şirazeden çıkarmış, bir daha ipe-sapa gelmez hale getirmişlerdir.

Evet, oradaki iki mısradan mülhem söyledik bunları: “Gör dervişi ki, ‘Sâhib-i irşâd olayım!’ der. / Dün Tekkeye gitti…” Zâviyeye gitti veya babasından tevarüs etti veya kayınpederinden tevarüs etti; “…bugün ‘Sâhib-i irşâd olayım!’ der.” Ve cahil yığınlar da bir “derviş”, bir “mürşîd” diye onun arkasından sürüklenir giderler. Zannediyorum günümüzde bunların yığın yığını yaşanıyor.

Niyazî-i Mısrî, asırlarca önce demiş ki: “Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır / Mürşidi kâmil olanın gayet yolu âsân imiş.” Çünkü onun yolu -bir yönüyle- Kitap ve Sünnet’e göre dizayn edilmiş, işaretler konmuş ve hedefler gösterilmiştir. Tabii bu arada o, “Kitab”a ve “Sünnet”e sıkı sıkıya bağlı olan “Selef-i Sâlihîn”in izinde yol almıştır.

Hakiki mürşîdler, Ebu Hanife’nin, İmam Malik’in, İmam Şâfiî’nin, İmam Ahmed İbn Hanbel’in, muhaddisîn-i kirâm efendilerimizin, müçtehidîn-i ızâm efendilerimizin, müceddidîn-i fihâm efendilerimizin, tek kelime ile -hepsi için kullanabileceğimiz ifade ile- “selef-i sâlihîn” efendilerimizin yolunda yürümüşlerdir. Bu mürşîd-i kâmiller, onların (selef-i sâlihînin) yolundan gittiklerinden dolayı, ona bir mükâfat olarak, Allah (celle celâluhu) onların gözlerini açmış, basiretlerine ve firasetlerine fer vermiş, onlara doğruyu göstermiştir. Onlar, doğru gidenlerin arkasında bir azm u cehd gösterdiklerinden dolayı, mükâfatsız kalmamışlar; Allah da (celle celâluhu) onları yalnız bırakmamıştır.

   Hemen her alanda “kaht-ı ricâl” kendini hissettiriyor; sağlam insan kıtlığı, toplumu adeta felç ediyor.

Fakat “Ben, bana yeterim! Benim aklım bana yeter!” diye düşünen ve Kitap’tan üç satır bilmeyen.. Kur’an’ı biliyorsa şayet, sadece -Üstâd Nurettin Topçu’nun ifadesiyle- “gırtlak ağalığı” yapan, “ses sanatkarlığı” yapan, okuduğu Kur’an ile başkalarını büyülemeye, iğfal etmeye çalışan.. öyle görünmek suretiyle yeni kazanımlar peşinden koşan… Gırtlak ağaları, ses sanatkârları, şimdiye kadar kimseye Allah’ı sevdirememiş, Peygamber’i sevdirememişlerdir; hiç kimsenin selef-i sâlihîn’in yoluna sülûk etmesine vesile olamamışlardır. İşte bunlar, “nâdân”lardır; irşad postunu/makamını tevârüs suretiyle elde etmişlerdir.

Oysaki Muhammed Bahâuddin Nakşibendi Hazretlerine göre -ona ruhlar fedâ- on iki ilimden mücâz (icazet sahibi) olmayan bir insan, seyr u sülûk-i ruhânîsini tamamlasa, üst üste on defa “halvet” yapsa, “erbaîn” yapsa da ona icazet verilmez. İlle “Sarf”ı çok iyi bilecek, “Nahv”i çok iyi; “Me’ânî”yi, “Beyan”ı, “Bedî”i çok iyi bilecek; “Hadis”i, “Kur’an”ı, “Usûl-i Hadis”i, “Tefsir”i, “Usûl-i Tefsir”i, “Usûl-i Dîn”i çok iyi bilecek. Aynı zamanda seyr-i sülûk-i ruhânînin âdâb u erkânını çok iyi bilen, iyi bir üstadın, sarraf gibi bir üstadın elinden geçecek; potalardan geçirilecek, eritilecek ve onun “has” ile “ham”ı birbirinden ayrılacak. Ondan sonra ona “Sen artık birilerine bir şey anlatabilirsin!” denilebilecek.

Çok meselede iflas yaşandığı gibi, günümüzde o alanda da ciddî bir iflas yaşanmaktadır. Doğrusu “hakiki mürşîd” iflası ve kahtı yaşanmaktadır. Eskiler buna “kaht-ı rical” derlerdi. Türkçemizde çevirmişiz, “kaht”a biz “kıtlık” demişiz. Evet, bugün “sağlam insan kıtlığı” yaşanmaktadır. Ama bir alanda mı? Zannetmiyorum. “Tekvinî emirleri hallaç edecek insanlar” alanında da kıtlık yaşanmaktadır. Maalesef zamanımızda her yerde statükoya bağlı, bir yönüyle bir kısım dogmatistler arkasından koşturup duran insanlar var. Fihristlere bakarak kitaplar meydana getirenler.. bir yönüyle “zımnî intihal”ler ile kendilerine belli pâyeler kazandıranlar… Arap’ın ifadesiyle “düktûr” ve “dûcent”ler. Birisi “dû-çent” şeklinde söyler, “dû-cennet” gibi telaffuz ederdi; öyle deyince “dû”, Farsçada iki demektir; “iki Cennetlik”. وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ “Buna karşılık, Rabbisinin (Rab olarak) Makamı’ndan korkan ve (Âhiret’te de) O’nun huzuruna çıkacak olmanın endişesiyle yaşayan için iki cennet vardır.” (Rahmân, 55/46) ayetinde işaret edilen iki Cennet. Ciddî mesele içinde bu kadar esprinin çok yakışıklı düşmediğinin ben de farkındayım.

“Her mürşide el verme ki, yolunu sarpa uğratır!” Her idarecinin arkasından sürüklenme ki, yolunu sarpa uğratır. Kalbî/ruhî ciddî donanım ister o mevzuda; Hazreti Ebu Bekir olmak ister, Hazreti Ömer olmak ister, Hazreti Osman olmak ister… Sizin kökünüz, kök sağlamlığınız itibarıyla Orhan olmak ister, Osman olmak ister, Melikşah olmak ister, Murad Hüdavendigar olmak ister, Murad-ı Sânî olmak ister, Fâtih Mehmet olmak ister, Yavuz Han olmak ister… İster… O kadar ki, şöhretin en küçüğünü bile -kendi hayatı adına- “ölüm” sayar ve ondan kaçar. Alkışlanmayı hakaret sayar; takdiri, sövme gibi kabul eder. Gerçek mü’min de odur; yüzüne karşı takdir edilmeyi, sövme kabul eder. Yüzüne karşı takdir edilmeyi, sövme kabul eden Hazreti Pîr mülahazasıyla, -birileri onun hakkında bu tabirlerin kullanılmasını istemeseler bile- o şem’-i tâbânın, ziyâ-ı himmetin ifadesiyle, “Ben, kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum!” diyecek kadar kalbî ve ruhî hayatı itibarıyla yiğitçe davranmak ister. İhraz ettiği konumun hakkını vermek, ancak o sayede olur.

Dolayısıyla bütün alanlarda bir kıtlık yaşanmaktır. Bir kıtlık… Bu kıtlığa da ancak dünya ve-mâfîhâyı bilmeyen, kendilerini tamamen Allah’a ve Peygamber’e vermiş, milimi milimine Sünnet-i Seniyye yolunda giden insanlar giderebileceklerdir. Başkalarını “firak-ı dâlle” ile karalayan, ölçüsüz ve kıstassız vandallar gibi değil, milimi milimine Kitabı, Sünnet’i bilen… O eskiler gibi; bir Buharî gibi, bir Müslim gibi. Metni kritik etme mevzuunda o kadar mâhir olan.. Ricâli nakd mevzuunda o kadar mâhir olan.. otuz-kırk tane hadis kitabını devirmişlik içinde “Falan yerde, falan şekilde yaklaşılıyor; filan yerde, filan şekilde yaklaşılıyor!” diyen, gerçek erbâb-ı ilim. Ve hayvaniyetten çıkmış, cismâniyeti bırakmış, kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselmiş; şöyle de diyebiliriz, kalb ve ruh miracıyla Cenâb-ı Hakk’a müteveccih olmuş insanlar.

Var mı -rica ederim- onlar gibi yaşayan insanlar?!. Dünyadan göçüp gittiği zaman ellerini bir Hak dostu gibi çırpıp, “Dû cihandan el yudum, hânümânım kalmadı; ne sarayım, ne geride başkalarına miras bırakacağım bir şey kalmadı!” diyerek, Hazreti Ebu Bekir gibi öbür âleme yürüyen.. Hazreti Ömer gibi öbür âleme yürüyen.. Hazreti Osman gibi öbür âleme, Hazreti Ali gibi öbür âleme yürüyen.. analarımız Ümmü Atiyye gibi, Ümmü Seleme gibi.. daha büyükleri Âişe-i Sıddîkâ validemiz gibi ve onca serveti olmasına rağmen, zannediyorum giderken karnı aç giden mübarek annemiz, annelerin annesi Hazreti Hadîcetü’l-Kübrâ gibi…

   Erken doğan, İnsanlığın İftihar Tablosu’nu bulan, imana ilk uyanan ve servetini Allah yolunda harcadığından fakr ü zaruret içinde dünyadan ayrılan annemiz, Hadîce-i Kübrâ

“İlk doğuş”, onunla… Kadınlık âleminde hakikate ilk defa gözü açılan, ilk defa basireti açılan o olması itibarıyla, isim-müsemmâ birlikteliği içinde bir anadır, Hazreti Hadîce. “Hadîce”, ilk doğan, erken doğan demektir. İlk defa elini göğsüne vurup, Hazreti Ebu Bekir’ce, “Bana anlat yâ Rasûlallah!” diyen o olmuştur. Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) vahyin ekstralığı karşısında, -bir yönüyle- kısmen “Acaba ne oluyor ki?!.” diye… Hâşâ, O’na “tereddüt”ü nispet etmekten Allah’a sığınırım! Fakat bir insan olarak çok sürpriz bir şey ile karşılaşıyor. Sesler duyuyor, melek görüyor; sonra o meleğin bütün ufku kapladığını görüyor. Bütün derinlikleriyle, buutlarıyla… Rivayetlerde “üç/altı yüz kanadıyla” deniyor, üç yüz veya altı yüz tane derinliğiyle bütün ufku kaplıyor. Çok basiretli bir insan, birden bire bu sürpriz şeyler ile karşılaşınca, “Acaba ne oluyor ki?!.” diyor, “Ne oluyor ki?!.” Ama Peygamberlik adına çok fazla bir şey bilmeyen o büyük anamız, O’nu teyîd ediyor.

Büyük olduğundan dolayı, ona Siyer “Hadîcetü’l-Kübrâ” demiş. Evet, Hazreti Ebu Bekir’e “Ekber” veya “Kebîr” dendiği gibi, Hazreti Hadîce validemize de “Kübrâ” demişlerdir. “İlk doğan” büyük kadın; çünkü imana ve Efendimiz’e uyanma, bir insanın yeniden doğması demektir. Bir söz var; “İnsanlığın İftihar Tablosu’nun vilâdeti/doğumu, insanlığın yeniden doğumu demektir!” Çünkü insan, insan olduğunu, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) sayesinde öğrendi.. konumunu, O’nun sayesinde öğrendi.. varlığa bakışını, O’nun sayesinde öğrendi.. hedefini, O’nun sayesinde öğrendi.. kıymet-i harbiyesini, O’nun sayesinde öğrendi.. ahsen-i takvîme mazhariyetin ne demek olduğunu O’nun sayesinde öğrendi.. insan olduğunu, O’nun mesajı ile öğrendi. Bu açıdan O’nun vilâdeti, insanlığın doğumu demektir. Efendimiz’in vilâdeti kutlanırken, haddizatında ona “insanlığın vilâdetini kutlama” da diyebilirsiniz; çünkü O’nun sayesinde insan, insan olduğunun farkına vardı.

Evet, Hadîcetü’l-Kübrâ ilk defa elini göğsüne koyup “Bana anlat yâ Rasûlallah!” diyerek iman eden insan. Kervanları vardı. İşte o kervanlardan birisini, Efendimiz, “reis-i sârbân” olmak suretiyle Şam’a kadar götürdü; sattı, ciddî bir kazanç ile geriye döndü. O, Efendimiz’den birkaç yaş daha büyüktü. Başından öyle bir şey (evlilik) geçmişti. Efendimiz’i maddî-manevî güzelliği ile keşfedince… Gerçek kâşif, ona derler. Amerika’yı keşfeden değil, Uzak Doğu’yu keşfeden değil!.. İnsanlığı kurtaracak Kâşif’i keşfetme… Anamız, onu yaptı; dolayısıyla ona “kâşife-i kübrâ” da diyebilirsiniz, kâşife-i kübrâ. Baktı Efendimiz’in yüzüne, kendisini ifade etti. Efendimiz, hiç öyle bir şey beklemiyordu; çünkü dünya adına O’nun beklentisi yoktu zaten. Zannediyorum o günlerde yirmi dört-yirmi beş yaşlarındaydı; Siyer kat’î bir tarih vermiyor ama öyle olduğunu tahmin ediyorum. Çünkü Ficâr Savaşları olduğu zaman, yirmi küsur yaşındaydı; arkadan başkalarına lojistik destekte bulunuyordu. Dolayısıyla henüz bu sergüzeşti söz konusu değildi o zaman.

Buram buram terledi hicabından; çünkü aynı zamanda bir hayâ âbidesi idi. Bir hayâ âbidesi idi, böyle bir teklif karşısında buram buram terledi. Ama ikna ettiler kendisini; belki amcası, belki başkaları, belki başkaları, belki de bir dönemde arkadaşı olan, Ashâbı’nın serkârı. Hazreti Ebu Bekir arkadaşıydı o zaman; çünkü aralarında iki buçuk, üç yaş var. Biri ikna etti, oldu; ne mübarek şey oldu, ne mübarek şey!..

   Evliyaullah Kervanının Reisesi ve Ehl-i Beyt Sevgisi

Hâlâ vefat edenleriyle bile, Ümmetin kaderiyle alakadarlar. Onun neslinden vefat etmeyip hayatta kalanlar da. Onun nesli, sülâlesi Fâtıma validemiz vesilesiyle devam etti. Bu açıdan ona bütün evliyâullahın reisesi denebilir, evliyaullah kârubânının/sârubânının reisesi denebilir. O da öyle bir ana. Efendimiz’den sonra da zaten çok fazla yaşamaya dayanamamıştı. Dayanamamıştı… Bir hastalığının olduğunu bilmiyorum; Siyer’de görmedim, Hadis-i şeriflerde de görmedim. “Şu hastalığı vardı, bu hastalığı vardı!” bilmiyorum ama Efendimiz’den az sonra vefat etti, ruhunun ufkuna yürüdü.

Hazreti Fâtıma, merkad-ı şerifi ziyaret ederken, ne demişti: مَاذَا عَلَى مَنْ شَمَّ تُرْبَةَ أَحْمَدَا * أَلاَّ يَشُمَّ مَدَى الزَّمَانِ غَوَالِيَ “Efendimiz’in mübarek merkadının toprağını koklayan birisine, dünya boyu başka güzel kokuları koklamaya artık ne gerek var?!.” Bu, iki mısradan مَاذَا عَلَى مَنْ شَمَّ تُرْبَةَ أَحْمَدَا* أَلاَّ يَشُمَّ مَدَى الزَّمَانِ غَوَالِيَ sonra, صُبَّتْ عَليَّ مَصائِبٌ Aslında, “mesâib” kelimesi gayr-ı munsarif ama burada tenvin ile dize geliyor; orada da bir ifade inceliği var. صُبَّتْ عَليَّ مَصائِبٌ لَوْ اَنَّهــــا * صُبَّتْ عَلَى اْلأَيّامِ صِرْنَ لَيالِيَا “Üzerime öyle musibetler döküldü ki, gündüzlerin tepesine dökülseydi, hepsi birden gece olurdu!..” Bu kadar ince benim anam… Ha “Benim anam!” derken, sakın o nesilden geldiğim adına bir iddiada bulunduğumu anlamayın! Ama derim ki “Keşke olsaydı!” Fakat o kapının Kıtmîr’i olduğumu her zaman şerefle ifade edebilirim. O soyun, o sülalenin en sonunda gelenlerin bile arkasından kuyruk sallaya sallaya koşturmaya teşne bulunduğumu çok rahatlıkla ifade edebilirim.

Âl-i beyt sevgisi.. Ehl-i Beyt sevgisi… İmam-ı Şâfiî gibi, Abdurrezzak İbn Hümâm gibi kimseler öyle seviyorlar ki onu, o sevgiyi değerlendiren insanlar, “Acaba bu da Şiî mi, filan?!” diyorlar. “Ehl-i Beyt’i sevmek, eğer Şiîlik ise, yedi cihan şahit olsun, ben Şiîyim!” diyen, İmam Şâfiî. Abdurrezzak İbn Hümâm da, Yahya İbn Saîd el-Kattân gibi, Şu’be İbn Haccâc gibi hadis kritiğinde çok hassas bir insan; hassas, iyi bir sarraf. Nakd-i hadis mevzuunda, nakd-i ricâl mevzuunda çok hassas bir insan. Onda çok ciddî bir Ehl-i Beyt muhabbeti var. Dolayısıyla bazı kimseler, “itâle-i lisan”da (söz itibarıyla hadlerini aşma kusurunda) bulunarak diyorlar ki, “Acaba Şiî mi, bu da?!.” İmam Ahmed gibi birisine oğlu soruyor; mâlum Müsned’in Zevâid’ini yazan da odur. Oğlu, “Baba nasıl biliyorsun onu?!” deyince, “Ben ondan böyle bir şey duymadım.” diye cevap veriyor. Kendisi de yemin edercesine “Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer ve Hazreti Osman’a hiçbir zaman Hazreti Ali’yi tercih etmedim!” diyor.

İmam Rabbânî hazretlerinin de Mektubât’ında ifade buyurduğu gibi, “Hilafet sırasına göredir, onların değerleri!” Hazreti Ebu Bekir’in bir rüchaniyeti vardır ki, kimse ona ulaşamaz. Fakat Ehl-i Beyt’e baba olma açısından Hazreti Ali’nin de bir rüchaniyeti vardır; orada “mercûh, râcihe tereccüh eder.” O ayrı, o ayrı… Hazreti Pîr bu meseleyi ifade ederken, şu hususu nazara verir:  Biri, dava-i nübüvvetin verâseti cihetiyle Efendimiz’in bıraktığını alıp ileriye götürüyor. Öbürü de dava-i velâyetin temsilcisi olarak, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in kalbî ve ruhî hayatına dair derinliklerini taze, taptaze tutuyor; insanları hayvaniyetten çıkaran, cismâniyetten kurtaran, kalbin ve ruhun derece-i hayatına yükselten bir nesl-i emcedin, bir silsile-i zehebin ceddi, cedd-i emcedi.

“Gör dervişi kim, ‘Sâhib-i irşâd olayım!’ der / Dün mektebe gitti, bugün ‘Üstâd olayım!’ der.” Evet, “der” kelimesine uygun yarım kafiye ile diyeyim: Günümüzde ne kadar da çok var. Allah’ım bize öyle güzel bir ahlak lütfet ki, o sayede her türlü kötü huydan müstağni olalım!.. O ahlak-ı âliye-i İslamiye ile -eskilerin ifadesi- tahalluk edelim! Ama bu aynı zamanda hadisin ifadesi; تَخَلَّقُوا بِأَخْلاَقِ اللهِ “İlahî ahlak ile ahlaklanın!”

   “Ümmetim hakkında en çok korktuğum, ağzı güzel laf yapan, söz söylemeyi iyi bilen münafıklardır.”

İnsan, imanı hesabına, beden ve cismâniyetin öldürücü atmosferinden uzaklaştığı ölçüde Allah’a yaklaşmış ve kendine karşı da saygılı ve anlayışlı davranmış sayılır. Kendini Allah’a yürümeden alıkoyacak “mesâvî-i ahlak”tan, “me’âsî”den, haramdan, haram irtikâbından, yalandan, şöhretten, kuvvet zehirlenmesinden uzak olduğu nispette Allah’a yakındır. Bu illetlerden biriyle malûl olan bir insana, AİDS virüsünden daha kötü bir virüs musallat olmuştur. Zavallı, mânen dize gelmiştir, farkında değil esasen; toprağın altına girdiği zaman, orada hayvanlaşması ile dünyayı nasıl kirlettiğinin farkına varacaktır. Alkış hastaları, saray hastaları, servet hastaları; bunlarla zehirlenmiş insanlar, muvazenesini kaybetmiş insanlar… Böyle muvazenesini kaybetmiş insanlar, delirmiş boğalar gibi, esirmiş develer gibi veyahut da insanlara kızmış filler gibi sokakta önüne gelen herkese ya boynuz vururlar ya da hortum sallarlar.

Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in değişik vesilelerle söylediği mükerrer sözler vardır; “Hakkınızda en çok korktuğum husus…” manasına gelen أَخْشَى مَا خَشِيتُ veya أَخْوَفَ مَا أَخَافُ şeklindeki ifadeler de bunlardandır. Mesela, bir defasında -mealen- şöyle buyurmuştur: “Hakkınızda en çok korktuğum şey, sizin şunun ile, bunun ile kavganız değildir; -serveti, Bahreyn’den gelen ganimeti göstererek- bu mevzuda birbirinizle yaka-paça olmanızdır!” Orada o korkusunu izhar buyurmuş, ortaya koymuştur. Bir başka zaman da أَخْشَى مَا خَشِيتُ عَلَيْكُمْ كِبَرُ الْبَطْنِ، قِلَّةُ الْيَقِينِ، وَكَثْرَةُ النَّوْمِ “Ümmetim hakkında en çok korktuğum şeyler: Karın büyüklüğü (göbek bağlamak), çok uyku, tembellik ve yakîn (iman) azlığıdır.” buyurarak, ümmetini, yakîn azlığı, sürekli uyuma, gaflet içinde ömrünü geçirme ve çok yeme gibi hususlara karşı ikaz etmiştir.

“Hakkınızda en çok korktuğum şey!..” Evet, Efendimiz, değişik vesileler ile korkulacak şeyler mevzuunda ikaz buyururken, “En çok korktuğum şey!”, “En çok korktuğum şey!”, “En çok korktuğum şey!” demiştir ki, bunlardan bir tanesi de, إِنَّ أَخْوَفَ مَا أَخَافُ عَلَى أُمَّتِي، كُلُّ مُنَافِقٍ عَلِيمِ اللِّسَانِ “Ümmetim hakkında en çok korktuğum, ağzı güzel laf yapan münafıklardır.” şeklindeki beyanıdır. “Küll” kelimesi, nekreye muzaf olunca, “her fert” demektir; bu, dilin hususiyeti açısından, “her fert”. “Küllü şey’in”, “her şey” demektir, istisnasız. Belki dereceleri vardır onların ama كُلُّ مُنَافِقٍ عَلِيمِ اللِّسَانِ “Alîmü’l-lisan olan her münafık…” bu söze dahildir.

Dili iyi kullanan, kalemi iyi kullanan; fakat “Dün başka, bugün başka!..” diyen.. dün başka teraneler tutturan, bugün başka türlü teraneler tutturan.. dün “Falanlar, bizim dostumuzdur, onlarla münasebetlerimiz devam ediyor!” diyen, bugün ise onları yerden yere vuran.. dün “Falan kesimin bir parçasıyız, onlarla beraber hareket ediyoruz!” diyen ama ertesi gün, “Ey falanlar! Aklınızı başınıza alın; bakın biz de varız!” diye hemen döneklik yapan kimseler… Fır dönenler… Bu biraz avamca mı oldu?!.

Hani “U dönüşü” falan derler. Bir dönemde, bir başbakanımız vardı. Belki “başbakaniçe” demek de uygun olabilir; o zaman siz de kolayca ulaşabilirsiniz kimliğine. “W dönüşü!” falan demişti. Onun bu sözü çok hoşuma gitmişti benim. Yani, bir kere değil ki zikzak; o fâsid dâire içine girince, sürekli, kalbin ritimleri gibi, böyle eksen kırarak… Sürekli böyle, inişli çıkışlı; “Dün başka, bugün başka!..” Fakat mûcib-i hayret bir şey: Diğerlerinin duygu, düşünce ve kabullerinde de bu olmayınca, en azından bunlardan biri ile bir çarpışma olabilir. Hiç çarpışma olmadan, her şeye “Evet!” diyorlar; dünkü yalana “Evet!”, bugün onun zıddı olan başka bir yalana yine “Evet!”; yine “Evet!”, ona yine “Evet!”, ona yine “Evet!”

Efendim, bu türlü korkunç bir dejenerasyona, deformasyona maruz olmuş toplumların, ne dünya adına, ne de ukbâ adına vâdettikleri hiçbir şey yoktur. Fakat sadece “alîmü’l-lisan” olan o münafıklara kanarlar. Kullanılacak argümanlar, onları kandırmaya matuftur. İcabında illüzyon ile… Bakın, hani olmamıştır bu; o bile olsa, garipsemem ben: Bir illüzyon ile, bir tane helezon ve o helezonun ucunun da gidip Cennet’in kapasına dayandığını filan gösterseler, onu bile kendi hesaplarına kullanırlar. “Sarayımız adına, filomuz adına, aynı zamanda güçlü ve kuvvetli olmayı devam ettirmemiz adına bir şey vadediyorsa şayet…” der, onu da kullanırlar. Bir gün öyle bir helezon, başkaları tarafından, o Cennet’in eşiğine konmuşsa, fakat o, onlara bir şey getirmiyorsa, ellerine birer balyoz alırlar ve o helezonu kırmaya çalışırlar.

Evet, إِنَّ أَخْوَفَ مَا أَخَافُ عَلَى أُمَّتِي، كُلُّ مُنَافِقٍ عَلِيمِ اللِّسَانِ “Ümmetim hakkında en çok korktuğum, ağzı güzel laf yapan, söz söylemeyi çok iyi bilen münafıklardır.” Hadiste geçen, “alîm” kelimesi de mübalağa kipi olarak kullanılıyor; “allâme” kelimesini o türlü şeylerde hiç kullanmadıklarından dolayı, Allah Rasûlü kullanmıyor. Çünkü O (sallallâhu aleyhi ve sellem) dil sultanı aynı zamanda, beyan sultanı. كَلاَمُ سَيِّدِ الْبَشَرِ، سَيِّدُ كَلاَمِ الْبَشَرِ “Her sözü O’nun, âdetâ beşer sözlerinin efendisidir. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanlığın efendisi olduğu gibi, O’nun beyanı da bütün beşer sözlerinin efendisidir!” demiş, bir Hakk dostu.

   Yalancılara cesaret veren, yamacılardır; günümüzde yalancılıkta olduğu gibi yamacılıkta da çağ atlanmaktadır!..

Hani size bir “yalancı” ile “yamacı”dan bahsetmiştim. Yalancı, yalancıdır ama esasen yalancıyı yalan adına şahlandıran, yalan istikametinde kalbi durasıya, küheylan gibi koşturan yamacılardır. Fakat bazen öyle yamacılar vardır ki!.. Benim bahsedeceğim hikâyedeki yamacının yamalamaları da bir yere kadar sürüyor ama öyle yamacılar vardır ki, hakikaten “Ben Cenneti tuttum, dünyanın göbeğine getirdim, koydum! مَنْ أَرَادَ بُحْبُحَةَ الْجَنَّةِ، فَلْيَلْزَمْنِي Cennet’in göbeğine otağını kurmak isteyen, benim hizbime tâbi olsun! Yahu ne olacak, alt tarafı bir tane kağıt; gidip bir sandığa atsın, Cennet’in göbeğine otağını kurmak isteyen!..” filan dese, buna bile inanır.

İşte öyle bir yalancı çıkıyor bir gün, “Arkadaşlar!” diyor. Böyle toplanmış millet başına, “Bugün ne türlü bir sürprizden bahsedecek yine?” diye. “Sabah erken. Daha herkes kalkmamıştı. Ben dışarıya çıkınca, bir de baktım, gökte -bağışlayın- köpek yavrularının havlamaları duyuluyor!” Yalancı bunu söyleyince, herkes, “Yahu olmaz öyle şey!” falan diyorlar. Yamacı, yanında onun; sürekli hep onu takip ettiğinden, hemen yamayı yapıştırıyor: “Niye istiğrap ediyorsunuz?” diyor, “Ben ondan evvel kalkmıştım; orada bizim şeydeki -bağışlayın- yavru yapmış köpeğin yavrularını kartallar yukarıya kaldırdığından dolayı, canları yanmış, onlar bağırıyorlardı!” Dinleyenler, “Allah Allah, inanmamıştık ama doğruymuş demek!” diyorlar.

Cesaret alınca yalancı, başkalarının tasdikinden cesaret alınca, yalanı hüsnükabul görünce, yalanlarına devam ediyor. -Ben biliyorum, bir tanesi, bin taneden fazla yalan söyledi, zikzak çizdi; arkasından sürüklenenlerden bir tanesi kalkıp da onun bin yalanından iki tanesine “Yalan!” demedi.- İyice cesaret alıyor, yalanın daha büyüğünü söylüyor ertesi gün. “Arkadaş!” diyor, “Bir gün yayımı-okumu aldım. Avlanmaya çıktım. Daldım ormana. Yürüdüm, yürüdüm. Aman Allah’ım, birden bire baktım ki, güvercinler yığını, bir yere otağ kurmuş duruyorlar. Yerleştirdim okumu yayıma, gerdim yayımı. Bir oku fırlattım, bir de arkadan koştum. Ne göreyim, o güvercinlerin hepsi püryan olmuş, pişmişler.” Hani belki yamacı buna bir şey bulacaktı, diyecekti ki, “Sürtünmeden dolayı herhalde ateş çıktı, onlar piştiler!” filan. Ama yalancı durmuyor orada. “Bir de yanında soğan, sarımsak, yoğurt olmaz mı?!. Ye Allah’ım ye!..” Yamacı düşünüyor, düşünüyor; bakıyor ki, bu işle ne iğne başa çıkabilir, ne de çuvaldız başa çıkabilir. “A be birader!” diyor, “Hadi diyelim ki sen oku atarken orada sürtünmeden yangın çıktı, güvercinler pişti; soğanı, sarımsağı, yoğurdu nereden bulayım ben?!.”

Fakat çağın yalancıları, yalanı bu ölçüde götürdükleri halde, arkadan bu ölçüde olsun bir yamacının çıktığına şahit olmadım. Cenâb-ı Hak, yalancıyı da yamacıyı da ıslah eylesin! Kâbil-i ıslah değilse, kafa karıştıran bu insanları, insanların kafalarını karıştırmaya meydan vermemeleri için, O’na (celle celâluhu) havale ediyoruz; ne yaparsa yapsın!..