Posts Tagged ‘“mesâlih-i hamse”’

Bamteli: RAMAZAN’LA KURTULUŞ VE ŞİDDETE KARŞI DURUŞ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Her kim inanarak ve karşılığını sırf Allah’tan umarak Ramazan orucunu tutarsa, onun geçmiş günahları bağışlanır.”

(Bir hadis-i şerifte anlatılır: Peygamber Efendimiz bir keresinde minbere çıkarken birinci basamakta “Âmin!” dedi. İkinci basamakta yine “Âmin!” dedi. Üçüncü basamakta bir kere daha “Âmin!” dedi. Hutbeden sonra, sahabe efendilerimiz “Bu sefer Senden daha önce duymadığımız bir şeyi duyduk yâ Rasûlallah! Eskiden böyle yapmıyordunuz, şimdi minbere çıkarken üç defa ‘Âmin’ dediniz. Bunun hikmeti nedir?” diye sordular. Peygamber efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdular: Cebrâil aleyhisselam geldi ve ‘Anne-babasının ihtiyarlığında onların yanında olmuş ama anne-baba hakkını gözetmemiş, onlara iyi bakarak mağfireti yakalama gibi bir fırsatı değerlendirememiş kimseye yazıklar olsun, burnu yere sürtülsün onun!’ dedi, ben de ‘Âmin!’ dedim. Cebrâil, ‘Yâ Rasûlallah, bir yerde adın anıldığı halde, Sana salât ü selâm getirmeyen de rahmetten uzak olsun, burnu yere sürtülsün!’ dedi, ben de ‘Âmin’ dedim. Ve son basamakta Cebrâil, ‘Ramazan’a yetişmiş, Ramazan’ı idrak etmiş olduğu halde Allah’ın mağfiretini kazanamamış, afv ü mağfiret bulamamış kimseye de yazıklar olsun, rahmetten uzak olsun o!’ dedi, ben de ‘Âmin’ dedim.”)

“Ramazan’ı idrak ettiği halde, afv u mağfirete liyakat kazanamamış kimseye yazıklar olsun, burnu sürtülsün onun!” deniyor. Üç hususu söylediği yerlerde bir tanesi de budur, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem). “Burnun yere sürtülmesi” mevzuu, “Hakarete maruz kalsın!” yerinde bir idyum olarak kullanılıyor; “Allah, belasını versin! Allah, kahretsin!” değil. Bunlar ve “Yerin dibine batsın! Canı cehenneme!” gibi cümleler bizim kullandığımız ifadeler; bu şekilde anlamamak lazım onu. Secdede zaten burnumuz yere sürünüyor bizim. “Burnu böyle yere sürtülsün onun!” sözünde de bir kere meseleye öyle bakmak lazım.

Şimdi Ramazan-ı şerif, Cenâb-ı Hakk’ın, insanları mağfiret adına lütfettiği bir fırsat ayıdır. O Ramazan-ı şerifte, oruç, aç durma, ayrı bir fırsattır; Allah (celle celâluhu) sizin günahlardan arınmanıza -bir yönüyle- o işi bir sebep kılıyor, bir vesile kılıyor; onunla günahlardan arınıyorsunuz. Aç duruyorsunuz; aç durmak suretiyle sabrediyorsunuz, sabrın mükâfatını görüyorsunuz. İ’tiyatlardan (alışkanlıklardan) uzaklaşmanız adına gayret gösteriyor, o mevzuda ayrı bir sevap kazanıyorsunuz. Yiyecek-içecek bir şey bulamayan insanları düşündüğünüzden dolayı ayrıca sevap kazanıyorsunuz; siz, onları düşünüyorsunuz, “Bu aç insanlar…” diyorsunuz. Hani kermes yapanlar, birileri için kermes yapıyorlar… Dolayısıyla, “Demek ki hakikaten açlık, susuzluk böyle bir şeymiş!” filan diye, o düşünmeyle de ayrı bir sevap kazanıyorsunuz.

Zaman dilimi olarak Ramazan-ı şerif, Cenâb-ı Hakk’ın mü’minlere rahmet ile teveccüh buyurduğu bir ay olması itibariyle, Allah, ondaki “bir”lerinizi “yüz” yapabilir, “bin” yapabilir, “on bin” de yapabilir. Hâlis bir niyetle Ramazan-ı şerife girilirse, orucu tutulursa, Terâvîhi kılınırsa, sahura kalkılırsa ve ağza-göze de sâhip olunarak bu ay iyi değerlendirilirse…

Bunu da yine Kendileri (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifade buyuruyorlar: رُبَّ صَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ صِيَامِهِ إِلَّا الْجُوعُ وَالْعَطَشُ، وَرُبَّ قَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ قِيَامِهِ إِلَّا السَّهَرُ وَالْعَطَبُ (Bazı rivayetlerde son kelime النَّصَبُ ve التَّعَبُ şeklinde geçmektedir.) “Nice oruç tutanlar vardır ki, açlık ve susuzluk, yanlarına kâr kalmıştır! Nice ayakta duran insanlar da vardır ki, gece teheccüd adına, yanlarına sadece uykusuzluk ve yorgunluk kâr kalmıştır!”

Öyle değil; bir taraftan aç-susuz kalırken, bir diğer taraftan da elimizi-ayağımızı, gözümüzü-kulağımızı, dilimizi-dudağımızı kontrol altına almalıyız. Olumsuz bakmama, olumsuz şey söylememe, olumsuz şeylere kulak kabartmama, olumsuz şeylere el uzatmama, olumsuz şeylere doğru bir adım atmama… Bütün âzâ ve cevârihi -eskilerin ifadesiyle- “mâ hulika leh”inde, yani ne için yaratılmışsa o istikamette kullanma… Bu da orucu çok buutlandıran, ona derinlik üstüne derinlik kazandıran bir şey oluyor. Bütün âzâ ve cevârihine oruç tutturuyorsun; Ramazan böyle bir vesile/mevsim.

Şimdi bir insan bunların ne kadarını yapabiliyorsa, o kadar sevap kazanır. Bütününü yapıyorsa burada, enbiyâ-ı ızâmın arkasında yerini alır o insan; Hazreti Ebu Bekirler, Ömerler, Osmanlar, Aliler (radıyallahu anhüm) kâfilesine katılır. Cenâb-ı Hak, öyle oruç tutmaya ve o dırahşan çehreli kâfileye veya Kamer-i Münîr’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hâlesi olan o kâfileye katılmaya muvaffak eylesin bizleri!..

   Gerçek mü’min, rüzgârların muhalif estiği, tsunamilerin tsunamileri takip ettiği ve tepesinden aşağıya hakaretlerin yağdığı bir dönemde de meşru daire, istikamet ve ihsan çizgisinden asla ayrılmaz.

Burada -antrparantez- bir hususu arz edeyim: Arapçadan geçme bir Türk atasözü vardır: اِتَّقِ شَرَّ مَنْ أَحْسَنْتَ إِلَيْهِ “Kendisine iyilik yaptığın insanın şerrinden Allah’a sığın!” Çok eski yıllarda, bundan kırk sene evvel, heyecanların -bir yönüyle- üveyikler gibi kanatlandığı, değişik tersliklere karşı hemen tepki verme yaşında bulunduğum bir dönemde, ben bu tabiri hoş görmedim. Bu düşünce, insanlarda bir bedbinliğe sebebiyet verir, suizan kapılarını ardına kadar açar; insanlar hakkında hep suizan edersiniz. Değiştirdim ben o sözü: أَحْسِنْ إِلَى مَنِ اتَّقَيْتَ شَرَّهُ “Şerrinden endişe ettiğin kimseyi bir de iyiliklerinle yumuşatmayı dene!” Karakter icabı, sana kötülük yapmak isteyen insana, sen, iyilikte bulun!..

Ben, belki bu sözü söylerken, seyyidinâ Hazreti Mesih’in o mevzudaki mülahazasını bilmiyordum, duymamıştım ama sonra gördüm ki, şefkat âbidesi, merhamet âbidesi, mürüvvet âbidesi o İnsan (aleyhisselam) diyor ki: “Gerçek ihsan, sana iyilik yapana iyilikte bulunman değildir; ihsan, sana kötülük yapan insana iyilikte/ihsanda bulunmandır!” أَحْسِنْ إِلَى مَنِ اتَّقَيْتَ شَرَّهُ Sana doğru dilini uzatmış, salya atarak geliyor; dişini göstererek geliyor; seni ısırmak için geliyor. Sen onu yumuşaklıkla, bir insan gibi -diğer mahlûklar gibi değil, bir insan gibi; tasrih etmiyorum, bir insan gibi- mukabelede bulunmak suretiyle nasıl savacaksan, öyle savmaya bakacaksın!..

Hususiyle günümüzde, hiç olmayacak şeylerin -te’vîl, tefsir ve farklı tahşiyelerde bulunmak suretiyle- farklı zeminlere çekilmeye başlandığı veya öyle bir vetirenin yaşandığı bir dönemde, siz de aynı şekilde davranırsanız, musibeti ikileştirmiş olursunuz. Musibeti tek başına bırakmak suretiyle ise, doğurganlığını öldürürsünüz onun; musibet, musibet doğurmaz artık. Dolayısıyla kötülüğü, çirkin lafı, şenaati ve denâeti yalnız bırakmaya bakın!.. Onlara karşı, insanca davranın. Size diş göstererek, aynı zamanda ağzından salya akıtarak, pençesini göstererek üzerinize geliyor; siz onu, insanca bir tavır ile nasıl savacaksanız, öyle savmaya bakacaksınız.

Gerçek mü’min, rüzgârların muhalif estiği bir dönemde, her şeyi saçıp-savurduğu bir dönemde, tsunamilerin tsunamileri takip ettiği bir dönemde, tepesinden aşağıya hakaretlerin yağdığı bir dönemde bile istikamet çizgisinden ayrılmaz. Siz mesela, karıncaya basmamışsınız, bir arının ölümü karşısında -vakıayı anlatıyorum- ağlamışsınız… Böyle olmanıza rağmen, kalkar birileri size “Terörist!” der; bunu bir kısım müeyyidelerle, kânun şeklindeki derme-çatma şeylerle teyîd altına alır ve sonra da dünyanın değişik yerlerindeki onlara bağlı kimselere bunu duyururlar, ilan ederler. Sizin dilinizin ucuna kadar gelir: “Bize terörist diyenler ve onları taklit eden vandallar… Onlar da onlar kadar zırdelidir!” filan, dilinizin ucuna kadar geldi. Fakat bütün bunlar, basitliktir, seviyesizliktir, onların seviyesine düşme demektir. Her şeye rağmen, dudağınızın ucuna kadar geldi, bence, onu hapsedin, söylemeyin; musibeti ikileştirmeyin.

Haa bir musibet var; siz o musibet dalgaları içindesiniz veya musibetler sarmalı içindesiniz. İnsanca o işten sıyrılmanın yolları ne ise, kafa kafaya verin, düşünün, makul stratejiler, alternatif stratejiler üretmek suretiyle onun içinden insanca sıyrılmaya bakın!.. “Dövene elsiz, sövene dilsiz, derviş, gönülsüz gerek!” diyor, bizim büyük dervişimiz Yunus Emre. Dövene elsiz; sövene dilsiz!.. “Terörist!” diyene dilsiz gerek!.. Sizi ayakları altına alıp ezene, dilsiz gerek!..

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), böyle davrandı, Râşid halifeler de böyle davrandı; daha sonraki dönemlerde Emevîlerin içinde böyle davrananlar oldu, Abbasîlerin içinde böyle davrananlar oldu, Selçukluların ve Osmanlıların içinde de böyle davrananlar veya ona yakın davrananlar oldu. Öyle davrandılar; hep, kötülüğü iyilikle savdılar. Bu, ezberden değildi; onların dayanaksız içtihatları değildi.

   Kine kilitli bazı kimseler, şiddete girmeme ve zulme karşı aynıyla mukabelede bulunmama konusunda yeminli Hizmet sevdalılarını tahrik etmek için her türlü şeytanlığı yapıyorlar; fakat onlar öldürülseler bile kötülüğe kötülükle karşılık vermeyecek ve asla şiddete yönelmeyeceklerdir.

Kur’an-ı Kerim buyuruyor: وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ اِدْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ “İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki, seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş!” (Fussilet, 41/34) “İyilik ve kötülük denk değildir, birbirine müsâvî değildir.” diyor Kur’an-ı Kerim. وَلاَ تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلاَ السَّيِّئَةُ ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ “Biri, sana saldırıda bulunduysa, sen bir iyilikle sav onu!” diyor. بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ Ee ne olur sonra. فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ “Senin ile kendisi arasında düşmanlık olan kimse, bakarsınız ki, birden bire dost olmuş, o senin “velî-i hamîm”in (candan, yürekten, sımsıcak dostun) haline gelmiş.”

Evet, aksine aynı kötülükle mukabelede bulunduğunuz zaman, kötülük izdivacına kalkmış olursunuz. Kötülüğe kötülükle mukabelede bulunduğunuz zaman, kötülükleri evlendirmiş olursunuz; tabiplerin tabiriyle diyeyim, bu defa kötülükler “fâsid daire”sine sebebiyet vermiş olursunuz. Şimdilerde yalın Türkçe ile ifade ederken, “kısır döngü” diyorlar; kötülükler kısır döngüsüne sebebiyet vermiş olursunuz. Bence, yalnız bırakın, yalnız kalsın!.. Yalnızlığı ile bir gün -belki- dönüp sizin yanınıza gelecek, belki pişmanlık duyacak orada…

Bu açıdan, genel karakterimiz bu; ben sizin bu mevzudaki karakterinize tercüman olmaya çalışıyorum, ruh hâletim itibariyle. Karınca basmaz efendilersiniz sizler.. bir arının ölümü karşısında ağlayan insanlarsınız sizler.. yetmiş sene evvel bir akrebin deliğine su döktüğünüzden dolayı, yetmiş sene sonra onu bir cinayet gibi hatırlayınca, أَلْفُ أَلْفِ أَسْتَغْفِرُ اللهَ “Binlerce estağfirullah yâ Rabbi, bir cana kıydım ben orada, bir cana kıydım!” diyen insanlarsınız sizler!.. Siz, busunuz; bu karakterinizden taviz vermemeye bakacaksınız.

Ve büyük ölçüde bu imtihanı arkadaşlarınız ile kazandınız. Alın teriyle kazandığınız, ortaya koyduğunuz malınıza, mülkünüze el konduğunda, müesseselerinize el konduğunda, birer şakî, birer âsî gibi muameleye maruz kaldığınızda, değil birine yumruk vurmak, o esnada parmaklarınızı bile kıvırmadınız, bükmediniz onu tehdit manasına, böyle (yumruk sıkar gibi) bile davranmadınız. Ben, öyle gördüm, arkadaşların tavrını; öyle gördüm.

Ama birilerinin karakteri öyle değilmiş… Kendilerinin yaptığı gibi bazı şeyler yapılabilecekmiş, şimdiye kadar neden yapılmamış?!. “Ne yapmalı da acaba onu yaptırtmalı? Ne yapmalı ki… Bağırlarına mızrak mı saplayacaksın, bunları yağma kurşuna mı tâbi tutacaksın?!.”

Evet, antrparantez ifade edeyim; buna bile maruz kalındığı zaman mukabele edilmemeli bugün. Esasen “usûl-i hamse” açısından -“Usûlüddin kitaplarında, usul-i Fıkıh kitaplarında anlatıldığı üzere- beş şeyin korunması haktır. (İslâm âlimleri, din ve dünya işlerinin nizam ve intizamı için zaruri olan hususları din, can, akıl, nesil ve malın muhafazası şeklinde beş maddede özetlemişlerdir. Daha doğru olarak “mesâlih-i hamse” diyebileceğimiz bu esaslar genelde “usûl-i hamse” tabiriyle anılmaktadır) İnsan, o mevzuda müdafaa etme hakkına sahiptir. Bazı hukukçular, buna “hürriyet”i ilave etmek suretiyle, “usûl-i sitte” diyorlar, “altı tane temel/esas”. Bu mevzuda müdafaa yapılır ve bu mevzuda insan, ölürse, şehit olur. Fakat günümüz çok hassas olduğundan dolayı -bence- bu türlü şeylerde, varsın bir cana kıysınlar, mukabelede bulunmamak lazım. “Mukabele-i bi’l-misil” kâide-i zâlimânedir. Bu, sizin düşünce dünyanıza mimarlık yapan insanın mülahazasıdır. “Mukâbele-i bi’l-misil kâide-i zâlimânesi” diyor; kötülüğün aynısıyla birine mukabelede bulunmaya, “zalimce bir tavır, bir davranış” diyor.

   Kur’an-ı Kerim’de ilahî maksatları izlemek ve Efendimiz’in gönderiliş gayesini takip etmek çok önemlidir; bu da onun manasına genişletilmiş bir meal çerçevesinde muttali olmaya bağlıdır; Ramazan mukabelesi bu gayeye matuf yapılmalıdır.

Ramazan-ı şerif bahsine dönelim: Bu mübarek ayda, bir, oruç tutuyoruz; iki, toplumumuzda âdet olmuş, mukabele yapıyoruz. Esasen, Kur’ân-ı Kerim’le meşguliyet bir aya münhasır olmamalı. Selef-i sâlihîne bakılınca görülüyor ki, onların Kur’ân’la irtibatı öyle Ramazan-ı Şerif’e münhasır değildi. Esasen, kütüb-i fıkhiyede de ifade ediliyor bu mesele; üç günde bir Kur’an-ı Kerimi hatmetme meselesi var, her gün hatmetme meselesi var. Her gün hatmetme epey zor, onun için on beş saat ayırmanız lazım. Her cüze yarım saat ayıracaksınız; hele doğru okuyorsanız, kırk dakika ister her bir cüz. Doğru, Hadr tarikiyle okursanız şayet… (Kur’an okuma hususunda tertîl, tedvir ve hadr olmak üzere üç usulden bahsedilir; hadr, medleri daha az uzatıp diğerlerine göre daha hızlı ama düzgün okumaktır.) Zannediyorum yarım saatte bir cüz biter; dolayısıyla otuz cüz, on beş saat ister. Onlar onu nasıl yapıyorlarmış?!.

Zannediyorum bast-ı zamana mazharlarmış. Bazı veliler, bast-ı zamandan bahsediyorlar. Bazı belki sıradan insanlar bile, bast-ı zamandan bahsederken, diyorlar ki: “Kırk rekât namaz kıldım, saat önümdeydi, baktım, sadece beş dakika geçmiş.” Allahu a’lem, “Bir gecede, sadece bir akşamda Kur’an-ı Kerim’i hatmettim!” diyor adam. İşte hadis ricâli içinde görüyoruz bunları. Evet, tanıdığımız insanlardan birisi, yine bana en yakın olanlardan birisinin şehadetiyle, üç günde bir Kur’an-ı Kerim’i hatmediyordu. Demek ki her gün on cüz okuyordu, Kur’an-ı Kerimden.

Şimdi, keşke manasını bilerek okusa!.. Cenâb-ı Hak’tan bize gelmiş bir mesaj. “İlahî mesaj, ne diyor; Allah, benden ne istiyor?” Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e inmiş gibi değil de herkes kendisine inmiş gibi okumalı. Evet, O’na inmiş ama aynı zamanda bana da inmiş gibi; o mülahaza ile okuma. Bu, biraz manayı bilmeye vâbeste. Fakat bizde öyle okunmadığından dolayı, mukabeleler âdettir bizim câmilerde; yani, ibadet edâlı bir âdettir câmilerde onu öyle karşılıklı mukabeleli okuma, birinin okuyup diğerlerinin dinlemesi. “Ne diyor Cenâb-ı Hak onun içinde?” Onu hiç merak etme meselesi söz konusu değil.

Evet, selef-i sâlihîn Kur’an-ı Kerim’i lâakall (en azından) on beş günde bir hatmetmişler. “Otuz gün” diyen, ben görmedim. Fakat en azından otuz günde bir; yani, her gün bir cüz okumak suretiyle otuz günde bir hatim yapmalı, lâakall. Allah’ın Kelamı’nı, bu kadar zaman içinde tekrar etmeli, hatmi lâakall bir ay içine sığıştırmalı.

Burada antrparantez bir hususu daha ifade edeyim: Diğer mezheplerin nokta-i nazarlarına muttali değilim; fakat Hanefi fukahasınca, icmâ’a yakın şekliyle, “Namaz kılarken, Kur’an-ı Kerim’e bakarak okumak, namazı bozar!” deniyor. İmam Ebu Yusuf hazretleri, istisnaî olarak, diyor ki: “Nafile namazlarda, Kur’an-ı Kerim’e bakarak okumakta bir mahzur yoktur.” İmam Ebu Yusuf, çok önemli bir şahsiyet; Abbasî döneminde Şeyhülislamlık da yapmış bir insan. Ve “Kitâbu’l-Harâc”ı yazmış; o dönemde devlet adına çok önemli bir kitap o da. O zat, “Nafile namazlarda, Kur’an-ı Kerim’e bakarak okumakta bir mahzur yoktur.” diyor.

Günde kıldığımız namazların şu kadarı da nafiledir; şu kadarı farz, şu kadarı nafiledir. Şu rahle gibi -Burada da var mı? Şu rahle gibi.- bir rahle üzerine koyarak, Mushaf’ı önümüzde bulundurup nafile namazlarda ona bakarak okuyabiliriz. İçinizde hafızlar var ise, hafızsanız onu sadece -bir yönüyle- fâtih olarak kullanırsınız, yani takıldığınız yerlerde göz ucuyla bir nigâh-ı âşinâ kılarsınız ve tıkanıklığı açarsınız, onunla by-pass yaparsınız. Diğerleri, bütün bütün bakarak okuyabilirler. Fakîr, burada en azından nafile namazlarda Kur’an’ın hatmedilmesini diliyorum. Allah aşkına, hiç olmazsa her ay Kur’an-ı Kerim’i öyle hatmetseniz; işte senede on iki defa hatmetmiş olacaksınız. Allah Kelamı… Bu da ayrı bir mesele… Keşke!..

Senede sadece bir Ramazan-ı şerifte, bir kere Kur’an-ı Kerim’i hatmediyoruz. Allah’ın Kelamı’na değer vermemiz, işte o kadar bizim!.. Onu da hafife almamak lazım; niyetlerin hulûsuna göre Cenâb-ı Hak, onu da katlayarak geriye döndürebilir. Ama bari o hatmi makâsıd-ı İlahî’yi Kur’an’da görme adına iyi değerlendirsek!.. Daha evvel de âcizâne arz ettiğim gibi, keşke mü’minler, bir günün üç faslında ayrı ayrı o Kur’an-ı Kerim’i okusalar; sonra da açıklamalı bir meal ile manasına baksalar. Allame Hamdi Yazır’ın tefsiriyle değil, Râzî’nin tefsiriyle değil, Ebu’s-Suud’un tefsiriyle değil. Bunlardan biriyle okumak, çok uzun zaman alır. Ama açıklamalı, tek cilt içine sıkıştırılmış veya iki cilt içine sıkıştırılmış bir meal ile bu yapılabilir. Bir sayfa Kur’an-ı Kerim okurken, bir sayfa da onun mealini okumak suretiyle; bir öğlen faslında, bir ikindi faslında, bir de Terâvîhten önce yarım saat. Zannediyorum üç fasılda okunduğu zaman da bir cüz okunmuş olur; meali ile beraber, açıklamalı meali ile beraber bir cüz okunmuş olur. Senede bir hatim yapıyorsak, hiç olmazsa yüzümüze-gözümüze bulaştırmadan, bu ölçüde yapalım. Cenâb-ı Hakk’ın makâsıd-ı Sübhâniyesi nedir o Kur’an-ı Kerim’de? Bizden ne istiyor? Onları görme adına, onlara muttali olma adına hiç olmazsa o kadar bir cehd ortaya koymalı ve Kur’an-ı Kerim’le haşir neşir olmalıyız.

   Terâvîh namazı, sünnet-i müekkededir; orucun değil Ramazan ayının ve vaktin sünnetidir. Onun için, hasta ve yolcu gibi oruç tutmak zorunda olmayanlar için de Terâvîh namazını kılmak sünnettir.

Evet, Ramazan’da bir oruç, ikincisi Kur’an-ı Kerim, üçüncü olarak da Terâvîh… Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerinin sonuna doğru, iki defa cemaate Terâvîh kıldırdı. Fakat böyle cemaatin derlenip toparlanması, biraz zor olur. Bir yönüyle bu, “tekâlif-i mâlâyutâk” (insana gücünün yetmeyeceği işleri yükleme) sayılabilir. “Teklif-i mâlâyutâk” var ya: لاَ يُكَلِّفُ اللهُ نَفْسًا إِلاَّ وُسْعَهَا “Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden fazla yük yüklemez.” (Bakara, 2/286) Başkalarına zor gelir, özellikle işi-gücü olanlara. Bağ ve bahçeleri var, tımar ediyorlar; bir de akşam gelip yirmi rekât Terâvîh namazı kılmada zorlanabilirler. “Herkes kendi kendilerine müsait bir vakitte evinde kılsın!” mülahazasıyla… Bu meseleyi, Kendi (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanlarındaki bir mesnede, bir blokaja dayandırabiliriz: يَسِّرُوا وَلَا تُعَسِّرُوا، وَبَشِّرُوا وَلَا تُنَفِّرُوا “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; tebşir edin, nefret ettirmeyin, insanları kaçırmayın!” Tavzih için arz ediyorum: Şefkat Peygamberi, bazen namazı hızlıca kıldırıyordu. Buyuruyor ki: “Ben, çok uzunca ayakta durmak istiyordum fakat ciyak ciyak bir çocuk sesi duydum; annesinin ona karşı alakasını düşünerek, namazı kısa kestim!” İnsanlığın İftihar Tablosu, meseleyi sürekli yapılır hâle getirmek adına, “teysîr” diyebileceğimiz, “kolaylaştırma” yöntemini ileriye sürüyor.

Şimdi, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Terâvîhi cemaate iki gün kıldırıp o meseleyi öyle yaptıktan sonra eve çekiliyor. Sonraki gün, cemaat toplanıyor; bu çok müthiş bir hadise; Peygamberimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkasında yirmi rekât namaz kılacaklar. -Hazreti İmam Şâfiî “Sekiz rekât da olur.” diyor, Hazreti Âişe validemizden rivayet edilen bir hadis-i şerife binaen. Validemiz buyuruyor ki, “Ramazan içinde de, Ramazanın dışında da gece sekiz rekât namaz kılıyordu Efendimiz.” Teheccüd gibi… Yirmi rekât konusunda Hazreti Ömer zamanında, icmâ vâki oluyor; sünnet-i müekkede olarak sahabenin icmâıyla öyle.- Sesleniyorlar, öksürüyorlar; çıkmıyor Efendimiz. Sonra, o maksad-ı Nebevîlerini ifade buyuruyorlar.

Sonra millet, kendi kendine kılıyor onu; gönül rızası ile kılıyorlar Terâvîhi. Yirmi rekât Terâvîh, öyle kılınıyor. O da çok önemli; işi-gücü olan bir insanın günde beş vakit namazın yanında bir de gelip bir Terâvîh kılması, farzlara tekâbül etmesi açısından çok önemli. Yine bir hadis-i şerifin ifadesiyle, ötelerde, ötelerin ötesinde mizân meselesi söz konusu olduğu zaman, bir mü’minin farzlarda eksiği var ise, Cenâb-ı Hak buyuracak ki, “Bakın, nâfilesi var mı? Alın, o farz boşluğunu nafile ile doldurun!” Müslim-i Şerif’te geçen hadis-i şerifler açısından meseleye bakacak olursanız, böyle. İşte Terâvîh böyle bir ibadettir.

Günde beş vakit namazda “zevâid” (işlenmesi iyi/hasen olmakla birlikte terkedilmesinde sakınca bulunmayan, Rasûlullah’ın çok zaman yapıp bazen terk ettiği nafileler) ve “revâtib” (farz namazlardan öncekiler gibi belli düzen ve devamlılık içinde kılınan müekked sünnetler) esasen, farzlardaki noksanlıklara mukabil sayılacaktır. Şayet farzlarda bir kusur, bir eksiklik var ise… Kıldığımız namazı tam kılamamış isek.. bir kusur ile kılmış isek.. abdestte kusur var ise.. istibrada kusur var ise.. başka bir kusur var ise.. gaflet ile kılınmış ise… Bir eksik, bir gedik, bir kırılma var demektir. Dolayısıyla bunların nâfile ve sünnet namazlarla sarılıp sarmalanması ve tamamlanması, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin vüs’atidir; “Alın, nâfile ile o boşluğu doldurun; kulum, bir boşluk yaşamasın!” demektir. Evet, bu da Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin vüs’ati demektir. Şimdi Terâvîh, bu mevzuda boşluk dolduran çok önemli bir ibadet şeklidir. Evet, zor olsa bile, bu mülahaza ile kılındığı zaman tamamlanabilir. Evet, belli bir dönemde belki aksattığımız namazlar vardı. Öbür tarafa gittiğimiz zaman, yere bakmayacak şekilde, Cenâb-ı Hak, onun ile boşlukları dolduracak; biz de اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ “Küfür ve dalâletten başka, her hâle hamd ü senâ olsun!” deyip sıyrılacağız, Allah’ın izni-inayetiyle.

Bir diğer mesele, Terâvîhin hatim ile kılınmasıdır. Hatim ile Terâvîh kılınıyorsa şayet, bu da çok önemlidir. Keşke Terâvîh kılarken, iki-üç tane hafız olsa; bunlar, Hadr tarikiyle o Kur’an-ı Kerim’i okusalar. Hani bir de gündüz hatimde, mukabelede aynı ayetler okunuyor; insanlar az meale de vâkıf oluyorlar. Bir de imamın arkasında dinleyince… “Yahu meal okurken, şöyle denmişti; bak, öğlen de meal okurken böyle denmişti; ikindide öyle denmişti, akşam da öyle denmişti.” Bir de Terâvîh’te bu mesele terdâd edilince, Kur’an, zihnimize daha bir yerleşir; nöronlar, bütün kapılarını kale kapıları gibi açarlar ona, “buyur” ederler. Dolayısıyla günde bilmem kaç defa Kur’an ile bir beraberlik tesis edilmiş olur. Terâvîh’in bir de böyle bir derinliği var; o, böyle bir şey de ifade ediyor. Cenâb-ı Hak, muvaffak eylesin!..

   “Oruçlu için iki sevinç (ânı) vardır; birisi iftar vakti, diğeri de oruç tutmanın verdiği huzurla Allah’a kavuştuğu zamandır.”

İftar vaktinin ayrı bir neşvesi var. Aç-susuz duruyorsunuz; dudaklarınız kurumuş, bir yudum suya, “Bir olsa da!..” falan diyorsunuz. Sonra, iftar edeceğiniz zaman, Cenâb-ı Hakk’ın nimetinin kadr u kıymetini bilme söz konusu. لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ “Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size arttırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, benim azabım pek şiddetlidir.” (İbrahim, 14/7) “Şükrederseniz, nimetimi artırırım Ben!” O şükrü hissetme; içtiğiniz zaman “Yahu suyun ne kıymeti varmış meğer!” deme. Şimdi Ramazan-ı şerifte, o bir bardak suyun kadri/kıymeti biliniyor. Orada öyle bir şükrediyorsunuz ki siz, hâlen en azından… “Elhamdülillah yâ Rabbi! Sen, bu suyu yaratmışsın.. su ile benim ağzımdaki münasebeti yaratmışsın.. yutağımdaki münasebeti yaratmışsın.. vücudumdaki münasebeti yaratmışsın.. vücudumda suya ihtiyacı yaratmışsın Sen.. ve ben, bütün bunları hissediyorum, onu yaratmışsın!..” İnsan bunları düşünmeyince -zannediyorum- gâfilâne yaşıyor demektir. İnsandaki tefekkür, tedebbür, tezekkür, taakkul kabiliyeti meseleyi böyle ele almayı iktiza eder. Şayet, bir iftar vaktinde, iftar, bunları düşündürüyorsa sana, bu da çok önemli bir husustur.

Sahura kalkıyorsun; gece, uykunu terk ediyorsun. Hele şimdiki dönemde, Terâvîh kılacaksın; yorgun-argın, vakit bulabilecek misin, bulamayacak mısın; iki saat uyuyacak mısın, uyumayacak mısın?!. Fakat o tatlı uykudan, yumuşak döşekten, sımsıcak yorganın altından sıyrılarak, sahura kalkacaksın, yemek yiyeceksin orada. Hususi yemek hazırlanacak; o, bir yönüyle ayrı bir mesele. Fakat senin kendi rahatını terk etmen, belki ailevî rahatını terk etmen, onlarla münasebetini terk etmen… Bunlar öyle fedakârlıklardır ki, Cenâb-ı Hak nezdinde neye tekâbül eder, bilemezsiniz.

Geçiyorum, çünkü meseleyi çok uzattık. Bunun ötesinde bir de “itikâf” var; bu da Türkiye’de çok unutulan ibadetlerden birisi. Bunlar yapılıyor fakat büyük ölçüde kadavrası yapılıyor; işin hakikati ile yapılan şey arasında numara-drop uygunluğu yok. Bir de “itikâf” var Ramazanın son on gününde, mescitlerde kalma şeklinde. Ama bugün bu ya hiç yok, ya o kadar azalmış ki, zannediyorum bunu -değil başkaları- imam da yapmıyor, müezzin de yapmıyor, Diyanet mensubu da yapmıyor, müftü efendi de yapmıyor, vaiz efendi de yapmıyor. “Oruç tutmak, yeter!” diyorlar; inşallah oruç tutuyorlardır, “Oruç tutmak, yeter!” falan diyorlar.

   Peygamber Efendimiz, Ramazan’ın son on gününü mescitte itikâfta geçirmiş ve bunu her sene yapmıştır. Esasen sünnet olan bu itikâfta hem halveti bir nebze zevk etmek, hem Ramazan’ın son on gününü en güzel şekilde değerlendirmek, hem de Kadir gecesini idrak etmek vardır.

Evet, bir de itikâf var; tamamen o Hak dostlarının halvet hayatları gibi bir şey, itikâf. Bütün “dünya ve mâfîhâ”dan sıyrılma… “Dünya ve mâfîhâyı bilen, Ârif değil / Ârif oldur, bilmeye dünya ve mâfîhâ nedir?” Bunu “Şuarâ leşkerine mîr-i livadır sühanım!” diyen Fuzûlî söylüyor: “Dünya ve mâfîhâyı bilen, Ârif değil / Ârif oldur, bilmeye dünya ve mâfîhâ nedir?” Bütün dünya ve mâfîhâdan -içindekilerden- sıyrılmak.. tamamen “görülüyor olma” mülahazasına kendini salmak; o akıntıya kendini salmak.. “Acaba görüyor olma mülahazası nasıl bir şey? Mir’ât-ı ruhuma nasıl aksedecek benim?” Hep o sevda ile koşmak… İtikâfa da böyle bakmalı!.. Orada, az yeme, az içme, hayrete varma, fânî olma, O’nu (celle celâluhu) bulma… İtikâf… Bu da biraz daha fazla sıkıntılara katlanarak, meseleyi farklı şekilde değerlendirme…

Şimdi sizler, inşaallah, Ramazan’ı böyle değerlendirirsiniz. Keşke imkân olsa burada da itikâf yapılabilse!.. Böyle bir proje vardı; bir arkadaşımız burada bir cami yapmayı düşünüyordu. Kıtmîr’in mülahazası, aynı zamanda tâife-i nisânın da kalabilecekleri bir yer olması yönündeydi. İhtiyaç yerleri de olsun, abdest alacakları yerleri de olsun; aynı zamanda orada Ramazan’ın son on gününde, onlar da, siz de itikâf yapın. Yüz tane insan, o değişik odalarda kalsın; mesela bir odada üç-dört kadın, bir odada üç-dört kadın; bir odada üç-dört erkek, bir odada üç-dört erkek; böyle, yüz insanın, iki yüz insanın itikâf yapabileceği yerler. Belli bir dönemde -belki- bunlar düşünülmemiş. Millet, o camilerde yapıyorlarsa şayet, yerlere mi serilip yatıyorlar ve öylece itikâf yapıyorlardı, onu bilemeyeceğim. Ama maalesef -hani Kıtmîr yirmi otuz sene de vaizlik yaptım- ben, öyle bir şeye rastlamadım; öyle garâipten olan şeye rastlamadım ben, “İtikâf yapan insan görmedim!” desem, sezadır.

Oysaki İnsanlığın İftihar Tablosu, yapıyordu; Râşid halifeler, yapıyordu; bize gelinceye kadar selef-i sâlihîn yapıyordu. Sonra musallaya mı kondu, yoğun bakıma mı kaldırıldı itikâf, o da öyle kaldı. İtikâf, Ramazan-ı şerifte, o buraya kadar denen şeyleri taçlandıran veya taçta sorguç haline gelen bir ameldir. Sizi tam bir âbid kralı haline getiren ibadettir; Allah’ın izniyle, sizi “âbid kralı” haline getiren bir sünnettir itikâf.

Hizmete kendini adamış insanlar, bu güzergâhta yürümeliler. Şayet başkalarına Cenâb-ı Hakk’ı anlatma, duyurma, gönülleri O’na karşı uyarma, Efendimiz’e karşı uyarma yolunda olan insanlar, bütün bu güzergâhta gitmiyorlarsa, esasen kimse inanmaz onlara. Evet, değişik vesilelerle hep ifade ettiğim gibi; birisi, bir kilisenin haziresinde, havranın haziresinde, bir Buda mabedinin haziresinde, bir Brahman mabedinin haziresinde neş’et etmiş ise şayet, ayrı bir kültürün çocuğu ise şayet; hâlihazırdaki İslam dünyasına bakınca, acaba hiç Müslüman olmayı aklından geçirir mi?!. Zannediyorum aklınızı, kalbinizle beraber yokladığınız zaman, nöronlarınıza sorduğunuz zaman, nöronların hepsi “bi’l-icmâ” -icmâ’a itiraz edilmez, bi’l-icmâ- “Vallahi biz buna ihtimal vermiyoruz!” diyeceklerdir.

498. Nağme: Kılıçların Gölgesinde

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’den -Buhari ve Müslim gibi muteber eserlerde yer alan- şu hadis-i şerifin tahlilini istirham ettik:

“Düşmanla karşılaşmayı hiç temenni etmeyin!”

عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أَبِي أَوْفَى: إِنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي بَعْضِ أَيَّامِهِ الَّتِي لَقِيَ فِيهَا الْعَدُوَّ انْتَظَرَ حَتَّى مَالَتِ الشَّمْسُ ثُمَّ قَامَ فِي النَّاسِ فَقَالَ: أَيُّهَا النَّاسُ لَا تَمَنَّوْا لِقَاءَ الْعَدُوِّ وَسَلُوا اللَّهَ الْعَافِيَةَ فَإِذَا لَقِيتُمُوهُمْ فَاصْبِرُوا وَاعْلَمُوا أَنَّ الْجَنَّةَ تَحْتَ ظِلَالِ السُّيُوفِ ثُمَّ قَالَ: اللَّهُمَّ مُنْزِلَ الْكِتَابِ وَمُجْرِيَ السَّحَابِ وَهَازِمَ الْأَحْزَابِ اِهْزِمْهُمْ وَانْصُرْنَا عَلَيْهِمْ

Abdullah İbnu Ebi Evfâ’dan (radıyallahu anh) şöyle rivayet edilmiştir: Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) düşmanla karşılaştığı günlerinden birisinde güneş tam tepe noktasından batıya doğru meyledene kadar bekledi. Sonra insanların içerisinde ayağa kalkıp “Ey insanlar! Düşmanla karşılaşmayı hiç temenni etmeyin! Allah’tan hep afiyet dileyin! Her şeye rağmen, onlarla karşılaştığınız zaman da sabredin ve bilin ki, cennet, kılıçların gölgeleri altındadır.” buyurdu. Sonra İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselam) şu duayı yaptı: “Ey Kitabı indiren, bulutları yürüten, İslam aleyhine toplanan grupları dağıtan, düşman saflarını darmadağın eden Allahım! Bu düşmanları da perişan edip hezimete uğrat; onlara karşı bize yardım eyle.”

Muhterem Hocaefendi, sorumuza cevap sadedinde, özetle şu hususları dile getirdi:

*Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Düşmanla karşılaşma dileğinde bulunmayın!” diyor. Bu tembih öncelikle Ehlullah’ın “Henüz bir musibet söz konusu değilse sabır dileğinde bulunmayın; ‘Allahım, sabır ver!’ falan demeyin.” sözünü hatırlattı. Evet, selef-i sâlihînden bazıları sabredilmesi gereken bir durum başa gelmeden sabır talep etmeyi belalara davetiye çıkarma saymışlar. Musibetlerin toslamasına maruz kalmadan Allah’tan sabır istemeyi bela isteme şeklinde anlamışlar. Onlara göre; sabır, ancak belli bela ve musibetler karşısında kendisine koşulan bir tabye, bir mevzi, bir sığınak, bir dayanak noktası ve koruyucu bir seradır. Dolayısıyla onlar, öyle bir bela ve musibet söz konusu olmadan “Allah’ım bize sabır ver” demeyi “Allah’ım bize önce bela ver, sonra da o belaya karşı sabır ver; bizi evvela ağır mükellefiyetlere maruz bırak, akabinde de onlara tahammül gücü ver” duasında bulunma kabul etmişler.

Rabbenâ, ibadetlerde devamlı olma ve kötülüklerden uzak durma konusunda sabır ver; musibetlere karşı bize aktif sabır lütfeyle!

*Ne var ki, tahammül etme, vazgeçmeme, aceleci davranmama, katlanması zor vak’alar karşısında dişini sıkıp dayanma… gibi manalara gelen sabır, bir zaviyeden diyanetin yarısını teşkil eden çok önemli bir kalbî ameldir; o sadece belalara münhasır değildir, onun pek çok çeşidi, derinliği, yanı vardır. Hazreti Üstad, belli başlı sabır çeşitlerini üç kategoride toplamış; hususiyle masiyetten uzak durmayı, musibetlere katlanmayı ve ibadet ü taatte devamlı olmayı nazara vermiştir. Bununla beraber, sabredilen hususlar itibarıyla sabır çeşitlerini çoğaltmak da mümkündür: Dünyanın cezbedici güzellikleri ve nefsi gıcıklayan nimetleri karşısında istikameti koruma adına sabır, belli bir vakte bağlı işlerde zamanın çıldırtıcılığına karşı sabır, ermiş insanların can ü gönülden cemâl-i İlahiyi arzu etmelerine rağmen dine hizmeti kendi nefislerine tercih ederek burada kalıp vazifeye devam etmeleri, her ânı “Refik-i A’la” hülyalarıyla geçirdikleri halde O’nun takdirine rıza göstererek ölümü değil O’nun hoşnutluğunu istemeleri şeklindeki vuslata karşı sabır… bunlardan bazılarıdır.

*Bu itibarla, bilhassa sokakların birer kanal haline gelip gözlerden gönüllere günah akıtıp durduğu günümüzde masiyetten kaçma ve ibadet ü taate sarılma adına sabır talebi çok önemlidir. Her mü’min hemen her zaman “Allahım! Kalbime ibadet ü taati şirin ve günahları da çirkin göster; kulluğu bana sevdir, günahlara karşı içimde tiksinti hissi uyar. İbadetlerde devamlı olma, kötülüklerden uzak durma konusunda beni sabırlı kıl!” mülahazalarıyla oturup kalkmalıdır. Bu şekilde dua etmenin bela ve musibet istemekle hiç alâkası yoktur.

*Bela ve musibetlere maruz kalındığı zaman da yine dişi sıkıp sabretmek ve şikâyette bulunmamak esastır. Şu kadar var ki, biz sabra bir mülahaza ve bir sıfat ilave ediyor, “aktif sabır” diyoruz. Bela ve musibete maruz kalındığı zaman da durağanlığa girmemeyi önemli görüyoruz. Çünkü durağanlığa girmek, fiziğin temel kanununa göre dökülmek ve sağa-sola saçılmak demektir. O halde, en kritik anlarda bile yapacak bir şeyler bulmalı ve mutlaka onu yapmalısınız. Saldırılar, tecavüzler, iftiralar, tezvirler, tehcirler, tehditler karşısında dişinizi sıkıp sabretmelisiniz fakat bu sabrınız aktif şekilde olmalı. Mutlaka alternatif yollar/yöntemler oluşturmalı ve inandığınız yolda yürümeye devam etmelisiniz. Şayet zorluklar karşısında tamamen durursanız telafi edemeyeceğiniz zayiatla karşı karşıya kalırsınız. Öyle yanlış bir sabır telakkisinde kaybetme ihtimali vardır. Evet, sabır esasen, insana ibadet kadar sevap kazandırır. Fakat nerede, hangi hususta, nasıl sabır sevap kazandırır?!. O yerinde kullanılırsa, sevap kazandırır.

*Harama düşmeme hususunda azamî dikkat göstermek gerektiğini ifade eden Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: “Helal de bellidir haram da; ancak bu ikisinin arasında, ikisine de benzeyen bir kısım şüpheli şeyler vardır ki, insanların çoğu bunları bilemez, ayırt edemez. Bu şüpheli şeylerden sakınan insan dinini, ırzını ve haysiyetini korumuş olur; şüpheli alanda dolaşan kimse ise, bir korunun kenarında hayvanlarını otlatan çoban gibidir. Koru kenarında koyun güden çobanın koyunlarının her an koruya dalması muhtemel olduğu gibi, o da her zaman harama girme ihtimaliyle karşı karşıyadır. Biliniz ki, her melikin bir korusu vardır; Allah’ın korusu da haramlardır. Şu da bilinmelidir ki, cesette bir et parçası mevcuttur; o sıhhatli olunca beden de sıhhatli olur, o bozulunca beden de bozulur. İşte o, kalbdir!” İlahi sınırları korumak ve şüpheli alana girmemek için gösterilecek cehd de çok kıymetlidir. Çünkü şüpheli sahada dolaşmakta ilahi çerçeveden çıkıp şeytanın alanına girme ihtimali vardır.

*Mebde (başlangıç) itibarıyla insanın canına okuyan, zehir zemberek, fakat sonuç açısından şeker şerbet, hatta kevser bir şey varsa o da sabırdır.

İslâm’da barış esastır, savaş ise ârızî bir durumdur ve tarih boyunca yüzde doksan müdafaaya matuf cereyan etmiştir.

*Rasûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) soruya mevzu teşkil eden beyanında sabır gerektiren bir hususa dikkat çekiyor ve “Düşmanla karşılaşmayı hiç temenni etmeyin!” buyuruyor. İnsan “Bir düşmanla karşılaşayım da onunla savaşayım, mücahid olayım. Aynı zamanda onu öldüreyim, gazi olayım ya da onun tarafından öldürüleyim de şehit olayım!” diye düşünebilir. Harp kaçınılmaz olduğunda ve mecbur kalındığında düşmanla karşılaşma, savaşın hakkını verme, gerektiği yerde düşmanı öldürme, aynı zamanda gazi olma ve hadiseler öyle cereyan ediyorsa, düşman tarafından öldürülüp şehit olma… Bunların hepsi bir yönüyle kutsal şeylerdir. Fakat bunların konumları mevzuunda zühul ederseniz, gaflete düşerseniz, IŞİD olursunuz, “çaşıt” olursunuz, Boko Haram olursunuz, el-Kaide olursunuz, Murabitîn olursunuz… Allah’ın istediğinin dışında Allah’ın belası her şey olursunuz. Bu açıdan da nerede ne olacağını ve nasıl davranılacağını yerinde değerlendirmek lazımdır.

*İnsanlığın İftihar Tablosu’nun “Düşmanla karşılaşmayı hiç temenni etmeyin!” beyanında aynı zamanda çok latif bir işaret de vardır. Peygamber Efendimiz bu ifadeyle, İslam’daki savaşların tedafüî (kendini savunmaya ve gelen bir tehlikeyi bertaraf etmeye matuf) olduğuna vurguda bulunmaktadır.

*Malumdur ki, zarurî olan maksat ve maslahatlar (zarûriyyât), olmazsa olmaz hususlardır; din ve dünya işlerinin nizam ve intizamı bunlara bağlıdır. İslâm âlimleri bunları din, can, akıl, nesil ve malın muhafazası şeklinde beş maddede özetlemişlerdir. Daha doğru olarak “mesâlih-i hamse” diyebileceğimiz bu esaslar genelde “usûl-i hamse” tabiriyle anılmaktadır ve bazı eserlerde bunlara hürriyet de dâhil edilmektedir. Belki buna insanın neş’et ettiği ülke, vatan da ilave edilebilir. İslam, bu maslahatları teminat altına almıştır. Bir taraftan “Bunlar kutsaldır, bunların korunması lazımdır.” demiş; diğer taraftan da bunların müdafaası uğrunda ölenin şehit olacağını belirtmiştir. İslâm’da barış esastır, savaş ise ârızî bir durumdur ve tarih boyunca yüzde doksan müdafaaya matuf cereyan etmiştir.

“Cennet kılıçların gölgeleri altındadır.” Sözünün Şümûlü

*Çoğu zaman “Cennet kılıçların gölgeleri altındadır.” sözü de yanlış yorumlanmaktadır. Hâlbuki bu mübarek beyana daha geniş bakmak gerekmektedir. Öncelikle istenmediği halde savaş vuku bulursa, mesela Çanakkale’de olduğu gibi, sabredip kılıcın hakkını vermek lazımdır. Öyle bir şeyle karşı karşıya kaldığı zaman, hakkını veren mü’min hayatta kalırsa gazi olur, Cennet’e liyakat kazanır; şehit olursa da inşaallah doğrudan Cennet’e gider. Diğer taraftan, bu sayede düşman vesayet altına alınırsa ve onlar da karşılaştıkları mü’minlerden şöyle böyle alacaklarını alırlarsa, Cennet kapıları onlar için de aralanmış olur.

*Düşününüz ki Bedir Harbi’nden itibaren bir kısım esirler okuma-yazma bilmeyen on müslümana okuma-yazma öğretip salıverilmek üzere affedilmişlerdi. Okuma-yazma öğretmek için mü’minler arasında kalan bu insanlar, İslâmiyet’i yakından görüp inceleme fırsatını bulacaklardı.. ve döndüklerinde de hepsi, Allah Rasûlü adına, kendi hanelerini fethedebileceklerdi. Zira Allah Rasûlü, o müthiş civanmertliğiyle onların hepsinin gönlüne girmiş sayılırdı. Daha sonraki devirlerde de bu şekilde vesayet altına giren insanlar, benzer muameleyle Cennet yoluna girmişlerdi.

*İslâm literatürüne “mevâlî” tabiri sonradan hürriyetlerine kavuşan ve samimi mü’minlerin yanında tam bir evlât gibi yetiştirilen insanların unvanıdır. Meymûne Validemizin mevlası Atâ bin Yesar’dan Atâ ibni Ebî Rebah’a, İmam Mesruk’tan Tâvûs b. Keysân’a kadar nice büyükler ve özellikle hadis imamlarının neredeyse yüzde sekseni mevâlîdendi. Onların çoğu bir esir veya köle olarak ele düşmüş; evsiz-barksız ve kimsesiz kalmışlardı. Daha sonra, inanan insanlar onları yanlarına almış, beslemiş, büyütmüş, yetiştirmiş ve olgun birer insan olarak topluma kazandırmışlardı. Şimdi bu da onlar hesabına “tahte zilali’s-suyuf” cennet kapılarının ardına kadar aralanmış olması demekti.

Allah, Hizmet’i ve gönüllülerini arındırıyor!..

*Günümüzdeki saldırılar karşısında da benimle aynı duyguyu paylaşan, aynı hedefe yönelik bulunan arkadaşlarım aynı ızdırabı ruhlarında duyuyorlardır. O bir kere onlara bir sevap kazandırıyor. Elverir ki, şikâyet etmesinler. “Niye bunlar; ne ettik ki başımıza geldi?” dedikleri zaman, kazanma kuşağında kaybederler. Öyle dememeleri lazım. Belki demeleri lazım ki: “Cenâb-ı Hak bununla bizi bir şeylerden arındırıyor. İstihkakımız vardı herhalde, müstehak olmuştuk. Günahlarımıza kefaret olsun diye yapıyor.”

*Ayrıca, ileride bu musibetlerin daha büyüğü başınıza gelebilir, çünkü mesele evrensel bir mesele haline geldi. Farklı kültür ortamlarında bu hizmeti götüreceksiniz. Kendi ülkenizde, sizi bilen ama hasede, hazımsızlığa, çekememezliğe, kıskançlığa, kine, nefrete, gayza yenik insanlar tarafından bu kadar tecavüz oluyorsa, çok farklı kültür ortamlarında bunun kat kat fazlasına maruz kalabilirsiniz. Öyleyse şimdiden tavrınızı ona göre ayarlamalısınız. İşte musibetlerin çehresinde bu tembih de okunmaktadır. Şimdi bütün bunlar, Cenâb-ı Hakk’ın bir yönüyle talimi, yol göstermesi, elinize bir pusula vermesi ve yollarınızı aydınlatması adına çok önemlidir. Kazanım; bunlar da ayrı bir kazanım oluyor Allah’ın izniyle.

*Bir de bütün bunların sonunda Cenâb-ı Hak hakikaten o gaye-i hayali gerçekleştirmeye muvaffak kılarsa, o, en büyük kazanım. Hele öbür tarafa gittiğiniz zaman, firdevs ü cinan, rü’yet ü rıdvan karşınıza çıkarsa, “Off be!..” dersiniz, “Meğer o hayatta çektiğimiz şeyler neleri netice veriyormuş!.. Tohumun toprağa düşmesi, çatlaması ve çürümesi, başağa yürümesinin yolu olduğu gibi, demek ki biz de bu çektiğimiz şeylerle hiç farkına varmadan böyle bir başağa, bir fideyken böyle ser çekip söğüt olmaya, çınar olmaya yürüyormuşuz!” dersiniz orada.

Ey Kitab’ı indiren ve bulutları yürüten Allahım!..

*Allah Rasûlü (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) Bedir’de bütün sebepleri yerine getirdikten sonra, ellerini açıyor ve dua dua üstüne öyle yalvarıyordu ki, ridası sırtından düşüyordu. Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh), İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ridasını tekrar omuzuna koyuyor ama o yalvarış ve yakarışların neticesinde mübarek rida yine aşağı doğru süzülüyordu. Bunun üzerine Hazreti Ebû Bekir Efendimiz, “Bu kadar yalvarış ve yakarış yeter ey Allah’ın Rasûlü! Allah (celle celâluhu) Sana olan vaadini mutlaka yerine getirecektir!” demişti. Rehber-i Ekmel Muktedâ-i Küll Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu tavrı, elbette ki, iman ve Kur’ân yolunda hizmet eden mü’minlerin örnek almaları gereken en mükemmel bir misaldir. Yani yapılması gerekli olan her şeyi yaptıktan, gerekli bütün tedbirleri aldıktan, başvurulması gereken bütün çözüm yollarına müracaatta bulunduktan sonra bir mefkûre insanı, ufukta hiçbir ışık kaynağı, hiçbir kapı aralığı görmediği esnada dahi ümitsizliğe asla kapılmamalı; dua dua yakararak Allah’ın (celle celâluhu) havl ve kuvvetine sığınmalıdır.

*Son bir husus: Değişe değişe, yenilene yenilene hâlihazırdaki tamamiyet ve mükemmeliyete erişmiştir teşriî emirler mecmuası olan din ve diyanet; asırlar ve asırlar boyu devam edegelen tebeddül ve tagayyürlerle günümüzdeki şekle ve desene ulaştığı gibi tekvînî esaslar ve ekosistem. Bütün bunlar ne şekilde ve hangi esbabın perdedarlığı çerçevesinde cereyan ederse etsin, her nesnenin ve her hâdisenin çehresinde bir mahv ve isbatın nümâyân olduğu açıktır. Öyle ki, varlık ve hâdiseler haricî vücutla tanıştığı andan itibaren sürekli bir mahv ve isbat devr-i dâimi içinde olmuşlardır: Varoluşları ölümler, bir bir gelmeleri peşi peşine gitmeler, rengârenk tüllenmeleri sararıp solmalar; şâd u hürrem olmaları âh u efgân etmeler ve yazılıp çizilmeleri de silip değiştirmeler takip etmiş; kanunlar ve kurallar izafî gerçeklikleriyle devam edip dursalar da, zamanın arkasındaki hakikat de diyeceğimiz “mahv u isbat” hiç mi hiç durmamıştır.

*Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in yaptığı duada bu hakikatlere de işaret vardır. Kitabın inzâli, teşriî ayetleri; bulutların sevki tekvînî emirleri nazara vermekte ve hepsinin Hâkim ü Hakîm’i Cenâb-ı Hakk’a gönüller tevcih edilmektedir. Netice, Müsebbibü’l-esbâb’dan istenmektedir: “Ey Kitab’ı indiren, bulutları yürüten, İslam aleyhine toplanan grupları dağıtan, düşman saflarını darmadağın eden Allahım! Bu düşmanları da perişan edip hezimete uğrat; onlara karşı bize yardım eyle.”

490. Nağme: Beş Asıl ve Çağdaş Karakuşîler

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, özetle şunları anlattı:

Din, Can, Akıl, Nesil ve Malın Korunması

*Sözlük itibarıyla vasıta, vesile, faydalı ve iyi olana ulaştıran anlamındaki maslahat; ıstılahta insanların yararına olan ve onunla salâha ulaşılan bir disiplin demektir ve tâlî derecede “edille-i şer’iyye”den biridir. Cenâb-ı Hak, kullarının din, can, mal, akıl ve nesillerinin korunmasında maslahatı bir esas olarak vaz’ etmiştir. Bu, Usûl-ü Fıkıh’taki maslahata da bir esas teşkil etmektedir.

*İslâm âlimlerince “maslahat”, fert ve toplum hayatındaki önem derecesine ve karşılanan ihtiyacın türüne göre zarûriyyât, hâciyât ve tahsîniyyât şeklinde üçe taksim edilmiştir. Zarurî olan maksat ve maslahatlar (zarûriyyât), olmazsa olmaz hususlardır; din ve dünya işlerinin nizam ve intizamı bunlara bağlıdır. İslâm âlimleri bunları din, can, akıl, nesil ve malın muhafazası şeklinde beş maddede özetlemişlerdir. Daha doğru olarak “mesâlih-i hamse” diyebileceğimiz bu esaslar genelde “usûl-i hamse” tabiriyle anılmaktadır ve bazı eserlerde bunlara hürriyet de dâhil edilmektedir. Belki buna insanın neş’et ettiği ülke, vatan da ilave edilebilir.

*İslam, bu maslahatları teminat altına almıştır. Bir taraftan -pozitif olarak “Bunlar kutsaldır, bunların korunması lazımdır.” demiş; diğer taraftan da bunların müdafaası uğrunda ölenin şehit olacağını belirtmiştir.

*Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

مَنْ قُتِلَ دُونَ مَالِهِ فَهُوَ شَهِيدٌ وَمَنْ قُتِلَ دُونَ دِينِهِ فَهُوَ شَهِيدٌ وَمَنْ قُتِلَ دُونَ دَمِهِ فَهُوَ شَهِيدٌ وَمَنْ قُتِلَ دُونَ أَهْلِهِ فَهُوَ شَهِيدٌ

“Kim malı uğrunda öldürülürse o şehittir; kim dini uğrunda öldürülürse o şehittir; kim nefsi uğrunda öldürülürse o şehittir; kim de ailesi uğrunda öldürülürse o da şehittir.” Şu kadar var ki, mü’min, din, can, akıl, nesil ve malını müdafaa ederken mutlaka hukuka bağlı kalmalı; yaşadığı devirde hukuk sistemi neleri emrediyorsa, o çizgide bir müdafaa ortaya koymalıdır.

“Kapıyı kırın, derdest edin; sonra o meselenin kanununu biz hazırlarız!” Mantığı (!)

*Fakat maalesef günümüzün dünyasında, bu esasların teminat altında olduğu söylenemez; hele hürriyet hiç saygıyla karşılanmıyor. Düşünün; insanları tutup götürüp zindana atıyorlar; aradan bir sene geçiyor, onlar hakkında bir iddianame bile hazırlanmamış. Kim iddianameyi hazırlamamış? Doğrudan doğruya kanun yerine konarak, bir yerlere tayin edilen insanlar. O mevzuda kanun yok! Demişler ki onlara -birisinin dediği gibi- “Kapıyı kırın, derdest edin; sonra o meselenin kanununu biz hazırlarız!” Böyle bir mantıkla hürriyetin tepesine balyoz gibi inmişler.

*Bir dönemde askeriyenin başına balyozları indirmiş, aynı argüman ve elemanları kullanmışlardır. “Evet, bunlar çok isabetli; ben de bu işin savcısıyım.” demişlerdir. Başka bir dönemde bir haramîlik meydana çıkınca, bu defa o istikamette kullandıkları elemanları boy hedefi haline getirerek diğerlerini koruma ve sıyanete gitmişlerdir. Hatta bir dönemde Maocu olan insanlarla anlaşmak ve onlara “Tam bizim çizgimize geldiler” yani din iman düşmanlığı çizgisine geldiler (!) dedirtmek suretiyle usûl-i hamsenin canına okumuşlardır.

Kayyûm, Allah’ın ismidir; fânîler ancak kayyım olabilir. Milletin malına çökenlere de dense dense denî haydut denir.

*Dünyanın dört bir yanında “usûl-i hamse” bugün ayaklar altında. Dine, imana, insanlığa hizmet etmeye çalışıyorsunuz, her yana dini düşüncenizi götürmek için himmet yapıyorsunuz, onun üzerine geliyorlar. Rica ederim, böyle bir işin üzerine gelmenin, Amnofis’in Hazreti Musa’nın üzerine gitmesinden farkı var mı?!.

*Yakında, hiçbir sebep yokken, zerre kadar haksızlık, kanunsuzluk yapmamış olan Akın Bey’e gadrettiler. Akın İpek, Melek oğlu bir melektir. Şayet Türkiye’de, mizandan geçerken “Sen geçebilirsin, lüzum yok seni sigaya çekmeye!” denilebilecek, adeta kırmızı pasaportlu bin tane insan varsa, biri de odur. Fakat düşünün ki, bir şakî muamelesine, annesi de istintak edilip bir şakî muamelesine, kardeşi de bir şakî muamelesine tabi tutuluyor.

*Yanlış tabirle “kayyum” diyorlar. Hâlbuki “Kayyûm”, Cenâb-ı Hakk’ın ismidir. Hukuk sisteminde, bir malın idaresi veya belli bir işin görülmesi için mahkemece tayin edilen insana “kayyım” denir. “Âyetü’l-Kürsî” içinde her zaman “Hayy” ve “Kayyûm” isimlerini zikrediyoruz. Kayyûm; Cenâb-ı Hakk’ın, kendi zâtıyla kâim bir müstağnî-i mutlak, bütün cihanlar ve içindekilerin varlık ve bekalarının da biricik dayanağı olduğunu ifade eden bir ism-i âzamdır. Zavallı, fanî, yarın nalları dikebilecek bir insana Cenâb-ı Hakk’ın mübarek bir ismini vererek “kayyum” diyorlar. Özür dilerim, nezaket sınırlarını aşıyorum; bu mülahazalarla hareket eden ve iffetli, ismetli, alnının teriyle kazanmış insanların mallarına çöreklenen kimselere dense dense “denî haydut” denir.

*İpek Ailesi’nin madenlerine, şirketlerine, gazetelerine ve televizyonlarına el koydular. Fakat kanunen hiçbir suçları yok. Araştıranlar da diyorlar ki, “Bunca zengin ve servet sahibi olanın bir kısım eksiği gediği olur. Burada kanuna aykırı hiçbir şey olmadığına göre, sende bir yanlışlık var!..” Nasıl bir mantıksa bu?!. Firavunlar böyle bir mantıkla hareket etmemişlerdir.

Haya Hissini Yitirmiş Kimselerin Karakuşî Kararları

*Seleflerimiz, akıl ve mantıkla izah edilemeyen ya da kızgınlıkla veya tarafgirlikle verilen kararlara “Karakuşî Hüküm” demişlerdir. Kadı Karakuş’un kararları adeta birer fıkra ve darb-ı mesel niteliğinde dilden dile yayılmıştır. Bu anlatılanlardan biri de şöyledir:

*Bir hırsız adına yakınları, Kadı Karakuş’a gelir ve hırsızlık için girilen evin sahibini şikâyet ederler: “Kadı Efendi, evin penceresine çok boya çalınmış, iyice kayganlaştırılmış; adamımız kaçarken düşmüş; kolu kanadı kırılıp felç olmuş; neredeyse ölecekmiş!” derler. Kadı, ev sahibini çağırıp sorguya çeker; o da “Efendim, pencereyi boyattım ama suç boyacıya aitti; o boyayı fazla kullanmış!” diyerek, işin içinden sıyrılır. Bu defa boyacı derdest edilip getirilir ve sorgulanır. Boyacı herhangi bir mazeret bulamayınca, Karakuş onun idamına karar verir. Görevliler adamı alıp idam sehpasına götürürler; ne var ki, boyacının boyu uzun olduğu için idam sehpası çok kısa kalır ve idam bir türlü gerçekleştirilemez. Vazifeliler gelip durumu haber verince, Karakuş, “Gidin daha kısa boylu bir boyacı bulun ve hükmü infaz edin!” der.

*Bu hadise, şu anda “paralel” paranoyasıyla tutuklanan, sorgulanan ve gadre uğrayan insanların durumuna da misal teşkil etmektedir. Mesele, Karakuşî kararlarından ibarettir.

*İnsanlığın İftihar Tablosu, hayâ âbidesi (aleyhi ekmelüttehâyâ) Efendimiz, إِذَا لَمْ تَسْتَحِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ “Hayâsız olduktan sonra istediğini yap!” buyurur. Hayâ hissini yitirmişsen ne halt karıştırırsan karıştır. “Karıştır” demek değildir bu. Bu türlü emirler tevbîh (kınama, azarlama) içindir; yani, “Yuh sana, her şeyi yapabilirsin artık; çünkü sen o kadar karaktersiz birisin!” demektir.