Posts Tagged ‘kıyamet’

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: Felsefi Tortular ve İnanç

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Her devrin, turfanda ilhad sebepleri ihdas etmek mevzuunda oldukça mahir bir takım akımları mutlaka olmuştur. 19. yüzyılın ve hatta o çağdan günümüze uzanan çizginin bu manada en büyük temsilci akımları ise pozitivizm ve materyalizmdir. Bu akımların varlığı her ne kadar; Hak olanı, batılı görmeden fark edemeyen insanlar adına bir ehemmiyet arz etse de, hak ile batılı ayırt etme mevzuunda zıtların varlığına ihtiyaç duymayan insanlar adına da hep bir çeldirici vazifesi görmüştür. Bu cereyanların, teoloji ve metafizik içermeyen, sadece fiziksel ve maddi dünyanın sunduklarıyla yetinmeyi salıklayan fikirlerinin; duygu, his, şuur, düşünce gibi varlığını kuşatan fizik ötesi ağlarla dolu insanlar dünyasında bu denli kabul görmesi; aslında insanın kendi varlığına yabancılığının bir ifadesi olsa gerek. Zira insanın fizik ötesi âlemlerin varlığına sunacağı en büyük delil; yine kendi zihnini kuşatan “fizik ötesi şeylerin varlığını reddetmeyi fısıldayan inkâr düşüncesi”dir. Çünkü düşüncenin kendisi dahi başlı başına, pozitivist mülahazaların en büyük reddiyecisidir. Bu akımlar kriterlerince; düşünce, elle tutulur gözle görülür laboratuvarlarda test edilebilir bir şey değildir. Buradan hareketle de; fiziki bir varlığı bulunmayan bir şey ile metafizik olanın yokluğunun ispat edilmeye çalışıldığı gayri mantıki bir zeminden sıhhatli bir neticenin hâsıl olması da mümkün değildir. Oysaki düşüncenin de fikrin de duygu ve hissiyatın da bir varlığı mutlaka vardır ve olmak zorundadır. Vardır, zira olmayan bir şeyin adı da yoktur.

Tabii olarak bu ve benzeri cereyanlar; fizik ötesi bir dünyanın varlığını ve orada insanları bekleyen bir takım hadise ve varlıkların mevcudiyetini haber veren din müessesesini kendisine baş hasım ilan etmiş ve en büyük tahribatını da muhafazakar toplumlar üzerinde göstermiştir. Din müessesesinin insanlara sunduğu bilgiler, bu akım kriterlerince doğruluğu test edilemeyen malumatlardır ve güvenilir değildir. Oysaki insan için bilgi elde etme ve hakikate ulaşma yolları sadece bilime münhasır değildir. Zira insan için bilgi elde etme yolları sadece “göz” değildir. Bunun yanında; kulak, dil, burun, deri, sezgi, ıstırap ve dinin en muteber bilgi kaynakları olarak kabul ettiği haber-i sadık, vahiy ve ilham aracılığıyla gözün yaya kaldığı alanlarda o kadar çok malumat elde edilmiştir ki, göz ile elde edilen bilgilerin, bütün bu ilim elde etme yollarıyla ulaşılan hakikatlerle kıyası dahi abestir.

İnsan düşünce ve gelişiminin en üst basamağı olarak lanse olunan bu akımlar; aslında bilgi elde etme yollarını gözlem ile sınırlandırmış olmaları hasebiyle değil bir en üst basamak olmak belki bir basamak bile değildirler. Zira görmeden bir şeyin varlığına inanmamayı salıklayan bu akımların insanın içinde her daim var olan ve kriz anlarında varlığını belli eden inanma içgüdüsüne verecekleri tatminkâr bir cevapları hiç olmamıştır ve olmayacaktır. Daha da kötüsü; şöyle ya da böyle zihni pozitivist ve materyalist düşünce ile telvis edilmiş bir dimağın, kıyamet kopup da o en büyük gözlemi yapacağı ana kadar da tek rehberinin zihnini kirleten bu yaklaşımlar olacak olmasıdır. Oysa ki o zamana kadar bilgi hususunda tanrılaştırdığı gözü, görünmeyen bir âlemin varlığına delil yüzbinlerce hadiseyi ve olguyu görmek hususunda kör kalmıştır. Ta ki; zuhuru her şeyin sona erdiğinin habercisi olan o büyük alamet görülmeye başlayıncaya kadar. Nasıl ki sınav kâğıtları toplandıktan sonra öğretmenin doğru cevapları söylemesinin öğrencinin notuna bir katkısı yoktur. Aynen öyle de; kıyametin vukuuna şahit olduktan sonra, görmediğini zannedip reddettiği o bütün hakikatlere imanını ilan etmesinin de bir manası olmayacaktır.

Ebu Hureyre’den (radıyallahu anh) mervi bir hadis-i şerifte Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz şöyle buyurmaktadırlar:

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ:

 لَا تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى تَطْلُعَ الشَّمْسُ مِنْ مَغْرِبِهَا، فَإِذَا طَلَعَتْ مِنْ مَغْرِبِهَا آمَنَ النَّاسُ كُلُّهُمْ أَجْمَعُونَ

 فَيَوْمَئِذٍ {لَا يَنْفَعُ نَفْسًا إِيمَانُهَا لَمْ تَكُنْ آمَنَتْ مِنْ قبْلُ أَوْ كَسَبَتْ فِي إِيمَانِهَا خَيْرًا}

[الأنعام: 158]

Güneş battığı yerden doğmadıkça kıyamet kopmaz. Güneş battığı yerden doğduğu zaman, bütün insanlar toptan iman edecekler. Fakat işte o gün “daha önce iman etmiş veya imanında bir hayır kazanmış olmayan hiçbir kimseye (o an ki) imanı fayda vermez.”[1]

***

“Tevbenin makbul olmasına dair ayet-i kerime ve hadis-i şerifleri bir arada değerlendiren müfessirlerin varmış oldukları netice şudur: Ölüm sarhoşluğu gelip çatmadan, henüz hayattan ümitsiz değil iken küfürden tevbe ile iman makbuldür. Fakat can boğazın cidarlarını zorlamaya başladığı, hayattan ümidin kesildiği demde küfürden tevbe etmek ve iman geçerli değildir. Zira iman ettikten sonra hayırlı işler yapabilecek bir zamanın olması elzemdir.

Ayet-i kerimede Cenâb-ı Hak: ‘Onlar imana gelmek için ne bekliyorlar? Meleklerin inmesini mi? Rabbinin imha eden azabının veya Rabbinin kıyamet alametlerinden birinin gelmesini mi bekliyorlar? Rabbinin alametlerinden biri geldiği gün daha önce iman etmeyen yahut imanıyla hayır kazanmayan hiçbir kimseye o gün ki imanı fayda vermez. Deki: Bekleyin. Biz de beklemekteyiz!’[2] buyurmaktadır.

Mevzu ile alakalı bir diğer ayet-i kerimede ise Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Derken İsrailoğullarını denizden geçirdik. Hemen Firavun askerleri ile birlikte zulmederek ve saldırarak peşlerine düştü. Nihayet boğulmak üzere iken ‘iman ettim, İsrailoğulları’nın inandığı İlahtan başka Tanrı yokmuş’ dedi. Şimdi mi? Hâlbuki bundan önce isyan etmiş, bozgunculardan olmuştun! Biz de senin bedenini denizden kurtarıp karada bir yere çıkaracağız ki senden sonra gelecek nesillere ibret olsun. Doğrusu insanların çoğu bizim ayetlerimizden, ibret alınacak delillerimizden gafildirler.”[3][4]

Aslında ayet-i kerime ve hadis-i şerifler istikraî bir yöntemle okumaya tabi tutulduğunda ifade ettikleri hususların; yalnızca geçmiş ve gelecek olan bir takım dehşetengiz hadisatın bildirilmesinden ibaret olmadığı görülecektir. Cenâb-ı Hak geçmişte kötü akıbete dûçar olanların ve ileride zuhur edecek bazı hadiselerin haberini vermekle, aynı zamanda biz kullarına; “Kıyametin yaklaştığını gösteren o büyük alametler zuhur etmeden iman edin! Siz firavun misali hakkı son nefesinizde değil de o an gelmeden önce kabul ve ilan edin” demektedir.

Ayrıca ulema ittifakla mezkûr En’am suresi 158. ayet-i kerime ve “Güneşle Ay bir araya getirildiği zaman….”[5] ayet-i kerimesini güneşin batıdan doğmasına bir delil olarak tefsir etmektedirler.

Son Anda İman Neden Bir Değer İfade Etmez?

Üstad Bediüzzaman Hazretleri mevzu ile alakalı şu hususlara temas etmektedirler:

“İhtiyar kalmazsa teklif olamaz. Ve bu sır ve hikmet içindir ki, mucizeler seyrek ve nâdir verilir. Hem dâr-ı teklifte gözle görünecek olan alâmet-i kıyamet ve eşrât-ı saat: kıyametin şartları, bir kısım Kur’an’daki müteşabih hususlar gibi kapalı ve tevilli oluyor. Yalnız, güneşin batıdan doğması, açıkça herkesi tasdike mecbur ettiğinden, tövbe kapısı kapanır, daha tövbe ve iman makbul olmaz. Çünkü Ebu Bekir’ler Ebu Cehil’ler ile tasdikte beraber olurlar.”[6]

Üstad Hazretleri de güneşin batıdan doğmasını Selef-i  Salihin muvacehesinden ele alıp hakiki manasıyla değerlendirmiş ve bunun keyfiyeti ile alakalı şu hususları ifade etmiştir:

“Allahu a’lem, bu güneşin batıdan doğmasının görünen sebebi; Küre-i arz kafasının aklı hükmünde olan Kur’an, onun başından çıkmasıyla zemin divane/deli olup –Allah’ın izniyle başını başka bir gezegene çarpmasıyla hareketinden geri dönüp – doğudan batıya doğru olan seyahatini Allah’ın izni ve iradesiyle (dilemesiyle) batıdan doğuya doğru değiştirmekle, güneş batıdan doğmaya başlar. Evet, arzı/dünyayı güneş ile, ferşi/yeryüzünü arşa kuvvetle bağlayan Allah’ın sağlam ipi olan Kur’an’ın çekim kuvveti kopsa; yerkürenin ipi çözülür, başıboş serseri olup aksiyle ve düzensiz hareketinden dolayı güneş batıdan çıkar. Hem çarpışma neticesinde emr-i ilahi ile kıyamet kopar..”[7]

Netice itibariyle denilebilir ki;

İman etmek ile hayır elde edilmesi mümkün olmayan o dem gelmeden insana düşen; Rabbini bilip O’nu bulmasıdır. “Hışmımızı gördükleri zaman inanmaları, kendilerine bir fayda sağlamadı.”[8] ayet-i kerimesinde de ifade buyurulduğu gibi; Cenâb-ı Hakk’ın bütün celâli esintilerle tecelli edeceği o güne ulaşmadan ulaşılmış bir iman bir değer ifade etmektedir. Olacak olmaya başladıktan sonra imanın bir değeri yoktur.

Allahu a’lem!

 Sefa Salman

[1]. Sahih-i Müslim, İman, 248.

[2]. En’am suresi, 6/158.

[3]. Yunus suresi, 10/90-92

[4]. Muhittin Akgül, Ayetler ve Hadisler Işığında Hayatımız

[5]. Kıyamet suresi, 75/9

[6]. Şualar, s.884

[7]. Şualar, s.496-497

[8]. Mümin suresi, 40/45

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: KISIK SESLER

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Varlığa duyulan muhabbet ve ünsiyetin sebebi de menbaı da Allah’tır (celle celâluhu). O, hem yanık sinelerin Maksud’u, hem de Zat’ının inayeti bulunmadan Zat’ına vuslatın dahi mümkün olmadığı Rehber-i Mutlak’tır (celle celâluhu). Kimi zaman meayibi mestur kılan bir Settâr, kimi zaman günahları yarlığayan bir Gaffâr olarak sunar varlığını varlığımızın idrakine. Vardan öte bir “Var”dır O’nun varlığı. Yok, var kılmasıyla bulur varlığı.

O, kuluna en büyük armağanı “Zat’ına kulluk” olandır. O, ancak ağyardan geçilerek Zat’ına yaklaşılandır. O, sonsuzluğun sonsuz oluşunu, O’nun zatî sonsuzluğuna muhtaç olduğu Mutlak Sonsuz. O, ezelin Var Eden’i ve fenaya müptela fanileri, faniye sevk eden Yegâne Ezelî. O, “havl”ine dayanmadan günaha kapaklanmaktan beri duramayacağımız, “Kudret”ine sığınmadan birr ü hayra mecal bulamayacağımız bir Sahib-i Havl ve Kudret. O, ariflerin gönlündeki irfanın hakikati, zakirlerin kalbindeki lisanın kuvveti.

O’nun “şua-ı âfitabıdır yakan bil-cümle uşşakı”[1]. O’nun “kuluna kuldan yakınlığıdır”[2] yakın eden ırakı. “O’nun bilinmesi, yaratılışın hedefi, fıtratın gayesi.”[3] O’na iman kevserin mayesi, ahiretin zümrütten sermayesi…

O’nun Yüce Zat’ıdır, Zat’ının en güzel senasını, en bedi, en fasih, en selis ve mûciznûma bir surette zîşuura talim buyuran. Bu Rahmanî nefesin en gür sadâlı Hatîbi ise; Kamer-i Münir, Hazreti Resul-i Zîşan.

İşte O’dur (sallâllahu aleyhi ve sellem), “Allah’ın Nam-ı Celil’i anılmadan kâinatın bekasının mümkün olmadığını” talim ve beyan buyuran:

أَخْبَرَنَا ثَابِتٌ، عَنْ أَنَسٍ، أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ:

لَا تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى لَا يُقَالَ فِي الْأَرْضِ: اللهُ، اللهُ

Hz. Sabit, Hz. Enes’ten (radıyallâhu anhüma) rivayet ediyor:

Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdu ki:

“Yeryüzünde ‘Allah, Allah’ diyen var oldukça kıyamet kopmayacaktır.” [4]

***

Evet, her ne kadar hadis-i şerifin evvel emirde muradı “kıyamet alametlerinin ihbarı” olsa da, lafızların çehresindeki nikap biraz aralandığında “Allah” lafzının mana, mefhum ve muktezasıyla kâinatın temadisi adına ifade ettiği ehemmiyet görülecektir.

Hadis-i şerif’i, balâda geçen veçhesiyle bir değerlendirmeye tabi tutmadan önce, bu hadis adına ulema tarafından söylenegelenlere kısaca temas etmek istiyoruz.

Hadis-i şerif, ulema tarafından daha ziyade; “kıyamete kadar yeryüzünde Allah’a ibadet edenlerin eksik olmayacağını” [5] ifade eden sair hadis-i şeriflerle arasında bir tearuzun olup olmadığı noktasında değerlendirilmiştir. Hatta bu mevzuda, yani kıyametin kimin üzerine kopacağı mevzuunda, Müslim-i Şerifte yine 234. hadis-i şerif olarak naklolunan “Allah Allah diyen hiçbir kimsenin üzerine kıyamet kopmaz” hadisi de tartışmaların neticesine doğrudan tesiri olan bir rivayettir. Şöyle ki;

Mevzumuza temel aldığımız hadis-i şerifte Allah Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Yeryüzünde ‘Allah Allah’ diyen var oldukça kıyamet kopmaz” buyurmaktadırlar. Oysa Müslim-i şerifte, aynı başlık altındaki bir sonraki hadiste ise “Allah Allah diyen hiçbir kimsenin üzerine kıyamet kopmaz” buyrulmaktadır. Meseleye yalnızca mevzumuza temel aldığımız hadis zaviyesinden yaklaşacak olursak; “Yeryüzünde ‘Allah Allah’ diyenler var oldukça kıyamet kopmayacaktır” kanaati hâsıl olmaktadır. Kıyametin mutlaka kopacağı hakikati nazara alındığında ise şu sonuca ulaşmaktayız: Demek ki “kıyamet kopmazdan evvel yeryüzünde ‘Allah Allah’ diyen insan kalmayacaktır”. Oysa Müslim’deki aynı numaralı hadisin devamında ve beşinci dipnotta işaret ettiğimiz kaynaklar ve daha pek çok eserde “kıyamete kadar yeryüzünde Allah’a ibadet edenlerin eksik olmayacağı ifadesi ve işaretleri” vardır.

Aralarında zahiren tearuz varmış gibi gözüken bu hadisler arasında aslında bir tearuzun olmadığını ifade adına İmam Nevevi hazretleri şu hususlara temas etmiştir:

“Bu hadis-i şerifler zahiri manaları üzerine bırakılmışlardır. Dolayısıyla te’vile lüzum yoktur. Vakıa; bir hadis-i şerifte ‘ümmetimden bir taife kıyamete kadar Hakk’a muzahir olmaya devam edecektir’ buyrulmuşsa da bu hadis-i şerif yukarıda zikri geçen hadislere muhalif değildir. Çünkü bu hadis-i şerifin manası ‘ümmetimden bazıları kıyamet alametleri zuhur edinceye kadar Hak dinin müdafii olacaklardır’ demektir. Hadis-i şerifte her ne kadar ‘kıyamete kadar’ denilmiş olsa da bunun manası ‘kıyamet alametleri zuhur edinceye kadar’ demektir.”[6]

Hadis-i şeriflerin arasını tevil adına ortaya konan yaklaşımlardan biri de; kıyametin kopmasından murad, “Yemen taraflarından eseceği ve inananların ruhunun tatlı bir şekilde kabzedilip kıyametin inanmayan şerirlerin üzerine kopacağını[7] ifade eden hadis-i şerifteki mezkûr rüzgârın gelme zamanıdır” diyenlerin yaklaşımıdır. Bu rüzgârın esmesi ile Allah diyen yahut o zamana kadar Hak dine muzahir olmuş bütün inananların ruhları hafifçe kabzedilecek ve kıyamet geriye kalan şerirlerin tepesinde kopacaktır.

Hazreti Bediüzzaman Yaklaşımı

Hz. Üstad -ulaşabildiğimiz kadarıyla- bu mevzuya Mektubat ve Şualar olmak üzere iki eserde temas etmektedir:

Şualardaki “ahir zamanda, Allah Allah diyecek kalmaz” hadis-i şerifinin tevili sadedinde:

“(Gaybı ancak Allah bilir) ‘Allah Allah’ deyip zikreden tekyeler, zikirhaneler, medreseler kapanacak ve ezan ve kamet gibi şeâirde Allah’ın ismi yerine başka isim konulacak, demektir. Yoksa umum insanlar küfr-ü mutlaka düşecekler demek değildir. Çünkü Allah’ı inkâr etmek, kâinatı inkâr etmek kadar akıldan uzaktır. Umum değil, belki ekser insanlarda dahi vuku’unu akıl kabul etmez. Kâfirler Allah’ı inkâr etmiyorlar, yalnız sıfâtında hata ediyorlar. Diğer bir te’vili şudur ki: Kıyamet kopmasının dehşetini görmemek için, mü’minlerin ruhları bir parça evvel kabzedilir. Kıyamet, kâfirlerin başında patlar”[8] şeklinde bir yaklaşım ortaya koymaktadırlar.

Mektubatta ise bu mevzuya ayrı bir derinlik kazandırılmış ve şöyle denilmiş:

“…İşte İsevîliğin din-i hakikîsi zuhur ile ve İslamiyet’e inkılap etmesiyle, çendan âlemde ekseriyet-i mutlakaya nurunu neşreder. Fakat yine kıyamet kopmasına yakın tekrar bir dinsizlik cereyanı baş gösterir, galebe eder ve “El-hükmü lil-ekser” kaidesince, yeryüzünde “Allah Allah” diyecek kalmayacak, ‘yani ehemmiyetli bir cemaat, Küre-i Arz’da mühim bir mevkie sahip olacak bir surette “Allah Allah” denilmeyecek’ demektir. Yoksa ekalliyette kalan veyahut mağlup düşen ehl-i hak, kıyamete kadar bâki kalacak; yalnız, kıyametin kopacağı anında, kıyametin dehşetlerini görmemek için, bir eser-i rahmet olarak, ehl-i imanın ruhları daha evvel kabzedilecek, kıyamet kâfirlerin başına kopacaktır.[9]

Şüphesiz Üstad Hazretlerinin mevzunun izahı adına ifade buyurduğu her söz son derece ehemmiyetli. Fakat bu cümleler arasında; “yani ehemmiyetli bir cemaat, Küre-i Arz’da mühim bir mevkie sahip olacak bir surette ‘Allah Allah’ denilmeyecek” şeklindeki cümlesi onun ne denli hakîm bir bakış açısına sahip olduğunun bir ifadesidir. Zira Üstad Hazretleri “yeryüzünde Allah Allah diyecek kalmayacak” rivayetini “ahir zamanda Allah’ın adını duyurma misyonu ile vazifeli olan insanların seslerinin cılız çıkacağı, bu manada yapılan faaliyetlerin ses getirmeyeceği, hadiselere yön tayin edecek bir makamı ihraz etmekten uzak olacakları” şeklinde anlamış ve hadis-i şerife zamanın yorumunu itiraz kabul etmez bir tarzda iliştirmiştir.

Son sözler olarak ise, belki şu hususlar ifade edilebilir:

Üstad Hazretleri yine Mektubat’ta “Âhirzamanda Hazret-i İsa Aleyhisselâm Deccal’ı öldürdükten sonra, insanlar ekseriyetle din-i hakka girerler. Hâlbuki rivayetlerde gelmiştir ki: “Yeryüzünde ‘Allah Allah’ diyenler bulundukça kıyamet kopmaz.” Böyle umumiyetle imana geldikten sonra nasıl umumiyetle küfre giderler?”[10] şeklinde sorulan bir sorunun cevabına geçmeden önce, böylesi umumi bir irtidatın vukuunda başat rol üstlenecek olan iki temel saikı nazara vermektedir.

Birinci Saik: Nifak perdesi altındaki Süfyaniyet.

İkinci Saik: Tabiiyyun ve Maddiyyun felsefelerinin tesirleri.

Nifak ve Süfyaniyet Açısından: Demek ki, ahir zamanda müminler çok büyük bir nifak fitnesi ile imtihan olacak, Süfyan namında bir şahıs bu ehl-i nifakın serkârlığını yapacaktır. İnsanlar kime ve hangi amacın muzafferiyeti adına gayret gösterdiklerinin farkına varamayacak ve neticede de Allah’ın adının bayraklaştırılacağı iddiasına hizmet eden insanlarla birlikte olduğunu zannedip, bilmeden Hakk’ın ses ve soluğunun kısılmasına kendini adamış bir takım murdar ruhlularca kullanılmış olacaklardır.

Tabiiyyun Ve Maddiyyun Felsefelerinin Tesirleri Açısından: Demek oluyor ki böylesi bir meş’um dönemde, insanlar etraflarında cereyan eden hadiselere, Cenab-ı Hakk’ın bakılmasını murad buyurduğu pencereden değil de kendilerini zebun eden o şey her ne ise, o zaviyeden bakacak ve sadece o bakış açısının dayattığı kadarıyla bir fikir sahibi olacaklardır. Bu, kimilerinde köhne felsefi düşüncelerin tesiri, kimilerinde sözün sihri, kimilerinde makamın gücü, kimilerinde de para ve şöhretin etkisi vs. şeklinde varlık izhar edecektir. İşte böylesi bir dönemde de; ümmetten bir taifenin Hakk’a ve Hakk’ın bakış açısına muzahir olması son derece ehemmiyet arz etmektedir.

O, (celle celaluhu) her şeyin en doğrusunu bilen yegâne Alîm’dir!

Sefa Salman

[1]. Esad Erbili Hazretleri

[2]. Kaf Sûresi 50/16.

[3]. M. Fethullah Gülen, Prizma III

[4]. Sahih-i Müslim, İman 234.

[5]. Buhari, Fiten, 13; Rikak, 9;

[6]. Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi

[7]. Sahih-i Müslim, İman, 185.

[8]. Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, s.584

[9]. Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat s.58

[10]. Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat. S.56

343. Nağme: Minberi Titreten Ayet, Sûr ve Kıyâmet

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, bir gün hutbe verirken bir âyet-i kerime okuyup sözlerine şöyle devam etmişti: “Allah, o gün gökleri ve yıldızları, bir çocuğun elinde topu çevirdiği gibi çevirir ve şöyle buyurur: “İlah Ben’im! Hükümdar Ben’im! Cebbar Ben’im! Büyüklük Benimdir! Nerede dünya hükümdarları? Nerede dünyadaki zorbalar, mütekebbirler!” Peygamber Efendimiz bu ifadeleri dile getirdiği sırada minber sallanmaya başlamış, adeta bir insan gibi tir tir titriyordu. Öyle ki, Ashab-ı Kiram, üzerinde Allah Rasûlü de varken minberin devrilip yıkılmasından endişe duymuşlardı. İşte, Efendimiz tarafından okunduğunda minberi dahi lerzeye getiren o ayet şu idi:

وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَالْأَرْضُ جَمِيعاً قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّماوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ

“Fakat onlar, Allah’ın kudret ve azametini hakkıyla takdir edemediler, O’na lâyık tazimi göstermediler. Halbuki bütün bir dünya kıyamet günü O’nun tasarruf kabzasında, gökler âlemi de O’nun kudretiyle dürülmüştür. Böyle bir azamet ve hâkimiyet sahibi Allah, onların uydurdukları ortaklardan yücedir, münezzehtir.” (Zümer, 39/67)

Evet, bugünkü tefsir dersinde Zümer Sûresi’nin son ayetleri üzerinde durduk. Muhterem Hocaefendi, hemen her kelimeyle alakalı bazı açıklamalarda bulundu. Bu nağmede, hususiyle yukarıdaki ayet-i kerime ve ondan hemen sonra gelen şu ilahî beyan ile ilgili tavzih ve tefsirleri paylaşmak istiyoruz:

وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَصَعِقَ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ إِلَّا مَنْ شَاءَ اللَّهُ ثُمَّ نُفِخَ فِيهِ أُخْرَى فَإِذَا هُمْ قِيَامٌ يَنْظُرُونَ

“Sûra üflenir; Allah’ın diledikleri dışında, göklerde ve yerde kim varsa çarpılıp cansız yere düşer. Sonra ona bir daha üflenir: Bir de bakarsın bütün insanlar, kabirlerinden ayağa kalkmış, etrafa bakınıp duruyorlar!” (Zümer, 39/68)

12:23 dakikalık bu ses kaydında şu soruların cevaplarına dair ipuçları da bulabilirsiniz:

*Cenâb-ı Hakk’ın kabzası ne demektir?

*“El” demek de olan “yemîn” kelimesi Allah hakkında kullanılınca hangi manaya gelir?

*Kıyamet esnasında arz kabzedilip semalar dürüleceği zaman insanlar nerede olacaklar?

*Zat-ı Uluhiyet ve O’nun nimetleri hakkında tefekkür etmenin ölçüsü nedir?

*Sırat ne demektir; ahiretin köprüsü, defteri ve terazisi nasıldır?

*Sûr ne demektir; Sûr’a nefhedilmesi kaç defa vuku bulacaktır?

*Hocaefendi, kıyamet koparken ne yapmak/neyle meşgul olmak istiyor?