Posts Tagged ‘kitapların toplattırılması/hapsi’

Bamteli: Sıra Bizde!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özetle şunları söyledi:

“Bir cefâkeş aşıkem, ey Yâr, Senden dönmezem!..”

*Unutmamamız gereken husus: Her zaman “Gelse Celâlinden cefa / Yahut Cemâlinden vefa / İkisi de cana safa.. / Lütfun da hoş, kahrın da hoş!..” deyip ilahî takdîri rıza ile karşılamak, ciddi bir metafizik gerilimle iradenin hakkını vermek, kavlî-fiilî duada ısrar etmek ve aktif sabrın gereğini sergilemektir.

*Nahoş bir şey varsa, o da O’ndan gelen musibetlere karşı şikâyet tavrı içinde olmaktır. O, tecellileriyle esse savursa, ateşlere atsa kavursa, yine “Senden dönmezem!..” demelidir. “Bir cefâkeş aşıkem, ey Yâr Senden dönmezem / Hançer ile yüreğimi yar Senden dönmezem / Ger Zekeriya tek beni baştan ayağa yarsalar / Başıma koy erre Neccâr Senden dönmezem / Ger beni yandırsalar, toprağımı savursalar / Külüm oddan çağırsalar Settâr Senden dönmezem.” (Nesîmî)

*Hakk’ın makbul ibâdı, Allah’la münasebetlerini başlarına gelen bela ve musibetlerle değerlendirmişlerdir. Nitekim Peygamberlik semasının güneşi Efendiler Efendisi de

أَشَدُّ النَّاسِ بَلَاءً اَلْأَنْبِيَاءُ ثُمَّ الْأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ

“Belânın en zorlusuna maruz peygamberlerdir; sonra da derecesine göre diğer makbul insanlar.” buyurmuşlardır.

*Bazen küfür, bazen ilhad, bazen zulüm, bazen makam tutkusu, bazen dünya sevgisi ve bazen de küfre eşdeğer hased ve kıskançlık sebebiyle muzır mahlûklar gerçekten inanmış insanlara musallat olurlar.

“Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!”

*Kur’an-ı Kerim’de, iman kuvveti ve Allah’a teslimiyet sayesinde asla sarsıntı yaşamayan mü’minler sena edilmekte, ezcümle şöyle denmektedir:

الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَانًا وَقَالُوا حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ

“Onlar öyle kimselerdir ki halk kendilerine, ‘Düşmanlarınız olan insanlar size karşı ordu hazırladılar, aman onlardan kendinizi koruyun!’ dediklerinde, bu tehdit onların imanlarını artırmış ve ‘Hasbunallahu ve ni’me’l-vekil – Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!’ demişlerdir.” (Âl-i İmrân, 3/173)

*Sonraki ayet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:

فَانْقَلَبُوا بِنِعْمَةٍ مِنَ اللّهِ وَفَضْلٍ لَمْ يَمْسَسْهُمْ سُوءٌ وَاتَّبَعُوا رِضْوَانَ اللّهِ وَاللّهُ ذُو فَضْلٍ عَظِيمٍ

“Sonra da, kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan, Allah’tan (önemli sonuçlara açık) bir nimet ve fazladan lütuflarla döndüler; Allah’ın rızası istikametinde hareket etti onlar. Allah, çok büyük fazl sahibidir (karşılıksız lütf u ihsanda bulunmada pek cömerttir).” (Âl-i İmrân, 3/174)

*O mü’minler bela ve musibetlerin çehresinde, Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine bakışını okudular. Sağanak sağanak musibetlerin çehresinde Allah maiyyetini, inâyetini, riâyetini, kilâetini okudular ve teselli oldular. Bu açıdan da ne bela ve musibetlerin şiddeti, dehşeti, ürperticiliği ne de bazılarının çekememezliği, hazımsızlığı, sindirememesi onları yürüdükleri yoldan alıkoyabildi. Bu musibetler onları yollarından alıkoyamadı, günümüzün mü’minlerini de alıkoyamamalıdır.

“Yâ Rabbenâ!.. Biz de bir söz verdik ve sıramızı bekliyoruz!”

*Kur’an-ı Kerim, kâmil mü’minlerin sadâkatini şu ilahî beyanla adeta destanlaştırmaktadır:

مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللّٰهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُمْ مَنْ قَضَى نَحْبَهُ وَمِنْهُمْ مَنْ يَنْتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلاً

“Mü’minlerden öyle yiğitler vardır ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirip sadâkatlerini ispat ettiler. Onlardan kimi adağını ödedi, canını verdi; kimi de şehitliği (sıranın kendisine gelmesini) gözlemektedir. Onlar verdikleri sözü asla değiştirmediler.” (Ahzâb, 33/23)

*Evet, bazıları verdikleri sözün gereğini yerine getirdi, bazıları da beklemeye durdular: “Acaba bize ne zaman sıra gelir?!.” Ashâb-ı Kirâm dönemi itibarıyla, insanlar, Mus’ab bin Umeyr, Abdullah ibn-i Cahş, Sa’d ibn-i Rebi’, Mikdat bin Amr gibi sahabîlerin, atlarını mahmuzlayıp adeta ateşin üzerine sürüyor gibi yiğitçe gittiklerini görünce “Acaba bize ne zaman sıra gelir?” dediler. Bu “Bize ne zaman sıra gelir?!.” düşüncesi, kıyamete kadar, o rehberlerin arkasında yürüdüğüne inanan insanların genel mülahazasıdır.

Mazluma En Çok Benzeyen Zalim

*Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde,

إيَّاكُمْ وَالْحَسَدَ فَإِنَّ الْحَسَدَ يَأْكُلُ الْحَسَنَاتِ كَمَا تَأْكُلُ النَّارُ الْحَطَبَ

“Hased etmekten sakının! Zira ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi hased de iyilikleri yer bitirir.” buyurur. Evet, hased insanın amelini, hatta emellerini, beklentilerini cayır cayır yakar, yok eder; tıpkı ateşin odunu yakıp kül ettiği gibi.

*“Hased”, bir kimsenin, başkalarının mazhariyetlerini çekemeyip, onlara nasip olan nimet ve faziletler karşısında hazımsızlık göstermesi, diğer insanlardaki nimetlerin ve iyi hallerin yok olmasını ve hepsinin kendine verilmesini arzu etmesi demektir. Bu, insanı batıran, mahveden bir duygudur. Hasan Basrî hazretleri, “Ben hased edenden daha ziyade mazluma benzeyen bir zalim görmedim!” der. Hazreti Pir de şöyle söyler: “Hased, evvela hâsidi yakar bitirir, mahsûd hakkında zararı varsa da çok azdır.”

Hased Kanserine Yenilmişlerin Prototipi Ebu Cehil

*Bir de hased, inançsızlığa inzimam ederse, tehlikeyi muzaaf, hatta muk’ap hale getirir; iki buutlu, üç buutlu, dört buutlu düşmanlığa sebebiyet verir. Bunun prototipi Ebu Cehil’dir; onun için kendisine devr-i risalet-penahide, ışık çağında, gül asrında “cehaletin babası” denmiştir.

*Hased, kıskançlık ve hazımsızlık gibi hastalıkların “takdîr-i ilâhîye rıza göstermeme” ile çok yakın irtibatı vardır. Hased, olumsuzluklara sebebiyet verme açısından bazen küfrün önüne geçer ve ondan daha fazla negatif tesir icra eder. Nitekim Ebu Cehil, Allah Rasûlü’nün emin olduğuna gönülden inanıyordu fakat hasedini bir türlü aşamıyordu. Hatta bir gün şöyle diyordu: “Aslında biliyorum ki, O peygamberdir. Fakat Hâşimîlerle eskiden beri aramızda bir rekabet var. Onlar, ‘Rifâde (Mekke’ye gelen hacıların fakir olanlarını doyurup onlara ikramda bulunmak) bizde, sikâye (hacca gelenler için su/zemzem temin etmek) bizde, hicâbe (Ka’be’nin anahtarlarını taşıma ve muhafızlığı) bizde!..’ diye övünüp duruyorlar. Bir de ‘Peygamber de bizden’ derlerse, işte ben buna dayanamam.”

*Hased, böyle bir tahribata vesile olabilecek bir maraz-ı ruhîdir ve her devirde olmuştur. Firavun, Hazreti Musa’yı çekememiştir. Bilmem hangi mel’un, Hazreti Nuh’u çekememiştir. Nemrut, Hazreti İbrahim’i çekememiştir. Daha başkaları başka enbiya-ı izâmı çekememiş, onları değişik eza ve cefaya maruz bırakmışlardır. Hazreti Zekeriyya’nın başına erre koyanlar, vücudunu testereyle ikiye biçenler, o zatı şehit etmişlerdir. Hased, küfür ve zulüm kıyamete kadar da ilahî adet olarak, tarihî tekerrürler devr-i daimi içinde hep kendisini gösterecektir; doğru yolda olan insanların başına çekiç ya da balyoz şeklinde inecek, gelip onların sinelerine mızrak gibi saplanacak, sürekli onlarla uğraşacak, onları incitecek ve o yoldan döndürmek için her şeyi yapacaktır. Eğer bu türlü musibetler sizin başınıza da geliyorsa, O’nun yolunda yürüdüğünüzden emin olabilirsiniz.

Allahım, bize dünyada ve ahirette hasene ver; kalblerimizi dininde perçinle!..

*İmanda sâbit-kadem olma ve yol yön değiştirmeme mevzuunda sürekli Cenâb-ı Hakk’a tazarru ve niyazda bulunmak ve O’nun himayesine sığınmak lazımdır. Nitekim Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ),

اَللَّهُمَّ يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَي دِينِكَ

“Ey kalbleri evirip çeviren Allahım! Benim kalbimi dininde sabitleyip perçinle!”,

اَللَّهُمَّ يَا مُصَرِّفَ الْقُلُوبِ صَرِّفْ قُلُوبَنَا اِلَي طَاعَتِكَ

“Ey kalbleri halden hale koyan Rabbim, kalblerimizi ibadet ü tâatine yönlendir!” dualarını dilinden hiç düşürmemiştir.

*Allah’tan bela ve musibet istenmez, hep O’nun afv ve afiyeti, mağfiret ve merhameti, dünya ve ahiret selameti talep edilir. Bu konuda Kur’an ve Sünnet’te zikredilen dualar yapılır ve kul olmanın icabı, zorluklara karşı gerekli tedbirler alınır. Fakat eğer her şeye rağmen musibet gelirse, ona da sabredilir ve ilahî takdire rıza gösterilir.

*Evet, her zaman hem dünya hem de ahiret için “hasene” niyaz ederiz; şu kadar var ki, başımıza bela ve musibet geldiğinde de onu yürüdüğümüz yolun kaderi ve hakkaniyetine emare sayarız. İnanırız ki, bela ve musibetler, geldikleri gibi bir gün mutlaka gidecekler. Onları getirenlerle, başımıza musallat edenlerle beraber onlar da savrulup gidecekler, Allah’ın izni ve inayetiyle. Çünkü küfür devam etse de zulüm sürekli olmaz. Binlerce insanı sürgün etme, binlerce insanın hukukunu çiğneme, binlerce insana karşı adaletsizlik yapma ve binlerce insanı haklarından mahrum etme gibi zulümlerin hiçbiri devam etmez. Zulüm, bir gün geldiği gibi, yarın, öbür gün veya iki gün ya da bir hafta sonra gidecektir Allah’ın izni ve inayetiyle; onu getirenleri çıldırtsa bile gidecektir, hiç tereddüdünüz olmasın.

*Ehl-i tahkik, “Küfür devam eder ama zulüm devam etmez!” demiştir. Küfür, mahkeme-i kübrâya kalır; Allah kendi huzur-u kibriyâsında onu cezalandırır; fakat zulüm, umumun hukukunu çiğneme ve masum insanların hukukuna tecavüz olduğundan dolayı er-geç dünyada cezasını bulur. Evet, zulmedenler burada da az çok onun karşılığını bulurlar.

Gâsıplar kitaplara uzandı! Bir-iki dili susturdular ama Allah ona bedel yüz dil lütfeyledi.

*Bir dönemde de Pir-i Muğân, Şem’-i tâbân, Ziya-ı himmet’in kitaplarına güve gibi musallat oluyorlardı. Kütüphaneleri basıyor, kitaplara el koyuyor, müsadere ediyorlardı. Değişen bir şey yok tarihi tekerrürler devr-i dâimi içinde. Bugün de aynı şeyleri “hareket” veya “cemaat” dedikleri ve ille de kendilerine biat etmesini istedikleri insanlara karşı yapıyorlar/yapacaklar. Fakat onlar öyle davrandılar da ne oldu? O Hazret’in o güzide, nur-efşân eserleri dünyanın dört bir yanında değişik dillerle neşredildi. Dünyada ulaşmadığı yer kalmadı. Şayet siz, belli, aydınlık bir çizgide projektörler altında yürüyorsanız, aslında o zatın ortaya koyduğu dinamikler ve doneler sayesinde yürüyorsunuz, Allah’ın izni ve inayetiyle. O anilmerkez hareketin çağlayanı içinde siz de ırmaklar gibi akıp gidiyorsunuz. Evet, onlar o mevzuda baskı yaptıkça, Allah (celle celaluhu) intişarı artırdı. Nitekim günümüzde de öyle. Bir yerde, bir mekânda, dar bir alanda sizin üzerinize gelindikçe, Allah (celle celaluhu) dünyaya açılmanıza vesile kıldı onu. İster iş adamlarınız, ister entelektüelleriniz, isterse de muallimleriniz dünyanın değişik yerlerinde daha fazla açılma kaydettiler. Belki bir-iki dili susturdular fakat ona bedel Allah (celle celâluhu) yüz tane dil lutfeyledi.

*Üstad hazretleri, “İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dâreyni iktiza eder.” buyurmuştur. Sofilerin yaklaşımına göre, bu yolun sonunda “tefviz” ve “sika” karargâhları vardır. Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde genişçe üzerinde durulduğu gibi, Allah’a güven ve itimat ile başlayıp, kalben her türlü beşerî güç ve kuvvetten teberri etme kuşağında sürdürülen ve neticede her şeyi Kudreti Sonsuz’a havale edip vicdânen tam bir itmi’nana ulaşma ile sona eren rûhanî yolculuğun başlangıcına “tevekkül”, az ötesine “teslim”, iki adım ilerisine “tefviz” ve son durağına da “sika” denilegelmiştir. Her şeyi bütün bütün Allah’a havale edip, yine her şeyi O’ndan bekleme makamı sayılan “tefviz”in hulâsası, İbrahim Hakkı Hazretleri’nin “Tefviznâme”sinde şöyle seslendirilmektedir:

“Hak şerleri hayreyler / Sen sanma ki gayreyler / Ârif ânı seyr eyler /

Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler.

Sen Hakk’a tevekkül ol / Tefviz et ve rahat bul / Sabreyle ve râzı ol /

Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler.”

Haddini bilen insanın bazı şeyleri bilmemesi mazur görülür fakat… “Ya sabır” değil, “Yâ Sabûr!..”

*“Bir zamanlar bu dünya çok mutlu ve şirindi / Gün geldi bu pak iklimde şeytanlar gezindi / Her yanı vahşet sardı, vahşet çok derindi / Derken ufkumuzda ak bir güvercin belirdi!..” Ak bir güvercinin ufkumuzda belireceği ânı intizar ediyoruz. Hele mesele ızdırar durumuna gelince, Hazreti Pir’in ifadesiyle “Esbab bilkülliye sukut edip de nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyet zuhur edince”, Yunus ibn-i Mettâ gibi balığın karnında veya dişleri arasında ya da Seyyidina Hazreti Yusuf gibi çıkılmaz kuyunun dibinde, bütün esbabı elinizin tersiyle iterek “لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَYa Rabbî! Yegâne ilah Sensin, Senden başka hakiki ma’bud yoktur. Sübhânsın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin. Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!” (Enbiya, 21/87) diyorsanız, o mutlaka sebepler üstü inayet-i sübhaniyesi ile size de bir kova salacak veya bir ip uzatacaktır. Siz de ona tutunacak, dışarıya çıkacak, sonra Mısır’da, Kıptiler ülkesinde din-i mübin-i İslam’ı neşreden bir mürşid-i azam haline geleceksiniz Allah’ın izni ve inayetiyle. Hele biraz daha sabır!.. Sabır, kurtuluşa ermenin sırlı anahtarıdır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor: “Sabreden kimse zaferyâb olur.”

*Sabır çeşitlerinden hangisine tutunursanız, Hazreti Sabûr’la irtibatınızı güçlendirmiş olursunuz. Hazreti Ebu Hüreyre rivayeti içindeki Esmâ-i Hüsnâ’nın en son ismi Sabûr’dur. Yâ Sabûr!.. Kendini bilgili gören bazı cahiller canları sıkılınca “Ya sabır” diyorlar. Bu, sabırdan medet umma demektir ki cehaletin ta kendisidir. “Ya sabır!” Sabır kim? Onu bile demesini bilmiyor nâdân!.. Allah’ın “sabır” diye bir ismi yok, “Sabûr” var. “Yâ Sabûr!..” demek, “Ey Sabûr olan Allahım! Sen, beni sabırla te’yid buyur!” manasına, nidâyı O’na yöneltmek demektir. Bu inceliği bilemeyecek kadar cahil, nâdân ama kalkıp başkalarına “müsvedde” diyecek kadar da izhar-ı küstahlıkta bulunuyor!..

*“Nâdanlar eder sohbet-i nâdanla telezzüz / Nâdanların hemdemi hep nâdan gerektir.” Nâdanların güftügûlarından yüz çevirip hep pozitif mevzulara kulak vermeli. Ahlak-ı âliye-i İslamiye ile mütehallık olma yolunda şakak zonklatmalı. Zira “Ahlâk iledir kemâl-i âdem / Ahlâk iledir nizâm-ı âlem.” Cenâb-ı Hak, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm için, وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ “Şüphesiz Sen, ahlâkın -Kur’ân buudlu, ulûhiyet eksenli olması itibarıyla- ihâtası imkansız, idraki nâkabil en yücesi üzeresin.” (Kalem Sûresi, 68/4) buyuruyor. Allah bizi o ahlak ile mütehallık eylesin.

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: DÜNYADAN ATEŞ ÇALMAK

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

“İş verilmeye uygunluk, yaraşırlık”[1] olarak tarif olunan liyakat; “işe adam bulma değil de adama iş bulma” mantığıyla hareket eden toplumların kendisinden hiç haz etmedikleri bir kavramdır. Bu kavramdan hoşlanmayan bir toplumdan, hatta kurulu düzenlerinin devamını bu kavramın yokluğuna yahut itibar görmeyişine bağlayan insanlardan ıslahları adına, en azından yakın vadede ümitvar olmak, meseleye fazlaca iyimser yaklaşıldığının göstergesidir. Böylesi toplumsal bir marazın ıslahı topyekûn bir farkındalık olmadan asla mümkün değildir. Zira “geçmez ele bir pâye, kavuk sallamayınca” düşüncesinin bütün bir toplumu kıskacına aldığı bir vasatta bu marazın ıslahı adına, ferden ferda insanların ifade edeceği çok da bir mana yoktur. Ayet-i kerimede Cenâb-ı Hak “Bir toplum kendinde olan durumu değiştirmedikçe, Allah o toplumun halini değiştirmez”[2] buyuruyor. Hal böyle olunca toplumu ilgilendiren hastalıkların mualecesinin de toplum çapında bir gayretle mümkün olabileceği anlaşılmaktadır.

Ne var ki; ıslah cephesinde böyle bir birlikteliğin tesisi hiç de kolay değildir. Zira çok defa menfaat uyuşmasının bir araya getirdiği bu insanlar, beslendikleri bu sistemin devam ve temadisini sağlama adına toplumu manipüle edebilecek bilgi kaynaklarını da ellerinde bulundururlar. Bu bilgi kaynakları ise, halka muteber kaynaklar olarak lanse edilen, aslında o itibara liyakati olmayan, kullanılmaya elverişli emir erleridir. Bunlar kimi zaman sözde din adamları, aydınlar ve kanaat önderleridir, kimi zaman ise kendilerini omurgalı insanlar olarak lanse eden sanatçılardır.

Evet, hemen her ünitesinden böylesi bir yozlaşmaya omuz verecek tıynette insanlar üretmeyi başaran bir toplum, altın vuruşunu, kendisini yönetecek makamlara da idare ehliyetinden yoksun bu tür insanları oturtmakla yapmış olacaktır ki, yakın tarih bunun acı örnekleriyle doludur. “İşin ehline verilmemesinin kıyamet alametlerinden”[3] olduğunu beyan buyuran Fahr-i Kâinat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) her işte liyakat arayışının önemine daha nasıl dikkat çekebilirlerdi ki?

Devlet yönetiminden kamudaki en küçük bir pozisyona kadar her birimi böylesi kesif bir cehaletin kuşattığı bir mekanizmada, elbette ki liyakat sahibi bilgili, dürüst ve donanımlı insanların hakk-ı hayatı yoktur. Zira artık ele geçirilen makam, makamı elinde bulundurana, yeri gelir bir istiklal mahkemesine, yeri gelir “sanığın idamına, şahitlerin bilahare dinlenmesine” şeklinde kararlar veren Kel Ali’lere, yeri gelir “Sen kır kapıyı, gir, biz kanunu arkadan yaparız” diyen zil zurna cahil kimselere tanınan hakları tanır. Bütün bu yetkiler artık mazlum insanların hem canları hem malları hem de haysiyet ve onurları üzerinde helezonlar çizen bir hıyanet kılıcı haline gelir ki bütün mekanizmaları ile metastaz olmuş ve bir manada kıyameti kopmuş böyle bir toplumun yekvücut olarak kıyameti görebilmesi oldukça zordur.

Bu denli yoldan çıkmış bir idare anlayışı için tek yol, yolsuzluktur. Gulûl ise; İslam hukukunda, idare alanındaki bu türden yozlaşmaları ifade eden en cami kavramlardandır. Istılahî mana olarak gulûl; mülkiyeti bütün bir ümmete ait olan devlet hazinesinden veya ganimet mallarından çalmaya denir. Başka bir yaklaşımla, devlet imkânlarını şahsî menfaatleri için kullanmak ve hıyanette bulunmak demektir.

Ayeti kerimede Cenâb-ı Hak; وَمَا كَانَ لِنَبِيٍّ أَن يَغُلَّ وَمَن يَغْلُلْ يَأْتِ بِمَا غَلَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ثُمَّ تُوَفَّى كُلُّ نَفْسٍ مَّا كَسَبَتْ وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ “Emanete hıyanet etmek, bir peygamberin yapacağı iş değildir. Her kim hıyanet edip de ganimetten veya kamuya ait hâsılattan bir şey aşırır, bunu da gizlerse, kıyamet gününe o vebalini aldığı şeyler, boynuna asılı olarak gelir. Sonra her kişiye kazandığı şeylerin mükâfatı veya cezası eksiksiz verilir. Ve onlar asla haksızlığa uğratılmazlar.”[4] buyurmak suretiyle adeta insanı gulûle götürebilecek köprüleri yıkıyor. “Bir köy idare etmekten tutun da bir ülkeyi idare etmeye kadar muayyen bir makama getirilen bir insanın, bir kısım spekülasyonlarla mal edinmesi, tahsisat-ı mestureden (örtülü ödenek) kendi hesabına bir şeyler kaydırması ve bu tür haksızlıkları irtikâp ederken, bir de kılıf bularak, ‘Ben de burada çalışıp çabalıyorum, ben olmasaydım bunca birikim, bunca hizmetler yapılamazdı!’ gibi ifadelerle gayr-i meşru fiilleri meşru gibi göstererek kendi hesabına bazı şeylerden istifade etmesi gibi hususların hepsi ayet-i kerimede zikri geçen gulûl kategorisi içine dâhildir. Hatta hakkı ve liyakati olmadığı hâlde milletin idaresine talip olan bir insan dahi milletin hukukunu gallediyor, onların hukukuna tecavüz ediyor demektir.”[5] Zira hak edilmemiş bir makamı işgal eden insan, hem makama hem de makama liyakati olanların hukukuna gulûlde bulunuyor demektir.

Bu ayet-i kerime başka bir açıdan ise şu hususa temas etmektedir. “Sadece Hazreti Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem) değil, hiçbir nebi gulûle girmemiştir. Evet, ne Hz. Âdem, ne Hz. Nuh, ne Hz. Hud, ne Hz. Salih, ne Hz. Musa, ne Hz. İsa ne de diğer peygamberler, içinde umumun hakkı bulunan hiçbir şeye el uzatmamışlardır. Onlar ancak yüzde yüz hakları olduğuna inandıkları şeyleri almışlardır. Madem peygamberler bunu yapmamışlardır, o hâlde ümmetleri de yapmamalıdırlar. Aksi takdirde ayet-i kerime onların gallettikleri şeylerle birlikte kıyamet gününde Allah’ın huzuruna getirileceklerini haber veriyor. Dolayısıyla ayet-i kerimeye, Allah (celle celâluhu) enbiya-ı izamın şahsında ümmet-i Muhammed’i talim buyuruyor, şeklinde bakabiliriz. Nitekim Allah Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu ayet-i kerimenin tefsiri, tebyini sayabileceğimiz bir hadis-i şeriflerinde bir gün sahabe-i kirama gulûlden bahsetmiş, onun ne kadar büyük bir günah olduğunu ifade etmiş ve sonra da şöyle buyurmuştur:

لاَ أُلْفِيَنَّ أَحَدَكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَلَى رَقَبَتِهِ بَعِيرٌ لَهُ رُغَاءٌ يَقُولُ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَغِثْنِى أَقُولُ لاَ أَمْلِكُ لَكَ شَيْئًا قَدْ أَبْلَغْتُكَ

“Sakın sizden birini, kıyamet günü, boynunda böğürmekte olan bir deve olduğu halde bana gelmiş: ‘Ey Allah’ın Resulü, bana yardım et!’ diye yalvarıyor ve kendimi de cevaben: ‘Senin için hiçbir şey yapamam, ben sana tebliğ etmiştim!’[6] der bulmayayım…” Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) hadis-i şerifin devamında bu tarz hayvanları ve ganimet mallarını tek tek zikrederek onlar için de aynı hususları dile getirmiştir.[7]

Hz. Ömer Efendimiz’in (radıyallâhu anh) Resulullah’tan (sallâllahu aleyhi ve sellem) rivayet ettiği şu hadis-i şerif de, henüz erken dönemde İslam’ın gulûle bakışını ortaya koyması bakımından son derece önemlidir:

حَدَّثَنِي عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ، قَالَ: لَمَّا كَانَ يَوْمُ خَيْبَرَ، أَقْبَلَ نَفَرٌ مِنْ صَحَابَةِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَقَالُوا: فُلَانٌ شَهِيدٌ، فُلَانٌ شَهِيدٌ، حَتَّى مَرُّوا عَلَى رَجُلٍ، فَقَالُوا: فُلَانٌ شَهِيدٌ، فَقَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:

«كَلَّا، إِنِّي رَأَيْتُهُ فِي النَّارِ فِي بُرْدَةٍ غَلَّهَا – أَوْ عَبَاءَةٍ -» ثُمَّ قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «يَا ابْنَ الْخَطَّابِ، اذْهَبْ فَنَادِ فِي النَّاسِ، أَنَّهُ لَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ إِلَّا الْمُؤْمِنُونَ» ، قَالَ: فَخَرَجْتُ فَنَادَيْتُ: أَلَا إِنَّهُ لَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ إِلَّا الْمُؤْمِنُونَ

“Hayber savaşının meydana geldiği gün, Peygamber’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) sahabilerinden birkaç kişi gelip:

‘Falan şehittir, filan şehittir’ dediler; sonra bir adamın yanına uğrayıp onun hakkında da “filanca şehittir” dediklerinde Peygamber (sallâllahu aleyhi ve sellem):

‘Hayır! Hayır! Doğrusu ben, dediğiniz o kimseyi, ganimetten aşırdığı (gulûl) bir hırka ya da bir abadan dolayı cehennemde gördüm’ buyurdu. Daha sonra da:

‘Ey Hattâb’ın oğlu! Git, insanların içerisinde ‘Cennete, müminlerden başka hiç kimse giremez’ şeklinde seslen!’ buyurdu. Ben de çıkıp:

‘Dikkat edin ki, Cennete müminlerden başka hiç kimse giremez!’ diye seslendim.”

***

İslam’ın gulûl mevzuunda ortaya koyduğu hassasiyet bu olmasına rağmen, sözüm ona dindarların güç kazanması gibi zahirde masum görünen hedefler doğrultusunda dahi devlet hazinesi suiistimal edilemez. Zira İslam’da hedefin meşruiyeti, fiilin yapılabilirliği adına yeterli bir saik olarak görülmemiş, sonuca götüren yolun dahi hedef gibi selim olması şart koşulmuştur.

Gulûl Sadece Halkın Malına Yönelmiş Bir Tehdit midir?

Öte yandan seleften bazı imamlar meseleyi sadece halkın malını gasp etmekle yahut emanete hıyanette bulunmakla sınırlı tutmamışlar, insanlığın ortak mirası olan ilmi ve öğrenmeyi perdeleyen yahut engelleyen her türlü zorbalığı da gulûl cümlesinden olarak değerlendirmişlerdir. İmam Zühri’den nakledilen bir rivayette bir gün kendisi şöyle der:

  • “Kitapları gulûlden (gasp) sakının!
  • ‘Onların gulûlü nedir?’ diye soran bir Zat’a ise;
  • Onların gulûlü hapsedip okunmalarını engellemektir” der.

Netice itibariyle; bu mevzuda biz inananlardan dinimizin asgari düzeyde beklediği şey; en alt bir kamu yönetiminden en üstteki devlet idaresine kadar her birimdeki yönetenlerimizi, inandığımız değerlere ve o değerlerden massettiğimiz ahlakî ve insanî kıstaslara saygılı olanlardan tercih etmemiz ve onların bu değerlerimize kendi pisliklerini temizleyecek bir paçavra muamelesi yapmalarına göz yummayacak kadar dürüst, onur ve karakter sahibi Müslümanlar olmamızdır. Zira kümesi iyi biliyor diye bekçiliğin tilkinin hakkı olduğunu iddia edenlerin, telef olanlara bakıp da âh u vah etmelerinin ne telef olup gidenlere ne de kendi istikballeri adına vadettiği bir şey olmayacağı kesindir.

Bu şuurdan uzak bir toplum ve düzenin resmini birazcık tasarrufla Ziya Paşa ile çizelim:

“Milyonla çalan mesned-i izzette ser-efrâz,

Zerrede gözü olmayanın câyı kürektir.”

Sefa Salman

***

[1]. Türk Dil Kurumu

[2]. Ra’d Sûresi, 13/11.

[3]. Sahih-i Buhari, İlim, 2.

[4]. Âl-i İmran Sûresi, 3/161.

[5]. M. Fethullah Gülen, Yenilenme Cehdi, Büyük Bir Günah Gulûl

[6]. Buhâri, Cihâd 29; Müslim, İmâret 24

[7]. M. Fethullah Gülen, Yenilenme Cehdi, Büyük Bir Günah Gulûl