Posts Tagged ‘Kârun’

Bamteli: MÜTREFÎN

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Hârun olma iddiasıyla ortaya atılıp hiçbir ölçü ve kural tanımadan ve hiçbir ahlâkî kaygı taşımadan dünyevî zevkler peşinde koşup şımararak Kârûn’laşan kimseler hemen her dönemde mevcuttur.

Kendi zevk ü sefasına düşkün, hayatını kendi hesabına yaşayan, kendi hesabına değerlendiren, dünya adına hiçbir şeye doymayan, sürekli tûl-i emel peşinde koşan, hep tevehhüm-i ebediyet ile yaşayan kimselere “mütrefîn” denir. Bunlar, doyma bilmeyen, bir hadis-i şerifin ifadesiyle, iki dağ altını olsa, bir üçüncüsünü -Kârûn gibi- isteyen insanlardır.

Kârûn, Hazreti Musa’nın kavminden; fakat bir fırsat buluyor, aklını değerlendiriyor veya ayak oyunlarıyla çok zengin oluyor. İhtikârın, ihtilâsın, irtikâbın her türlüsünü kullanıyor. Günümüzün insanına çok benziyor; el öpüyor, etek öpüyor, ayaklara kapanıyor, bir şey koparıyor; yerlere kapanıyor, bir şey koparıyor; eğiliyor, bir şey koparıyor; rükûda, bir şey koparıyor; secdede, bir şey koparıyor; “Daha var mı eğilmem adına!” diyor, yine bir şey koparıyor. Ve bir gün geliyor, hazineleri oluyor. Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle, وَآتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَا إِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُوءُ بِالْعُصْبَةِ أُولِي الْقُوَّةِ “Ona hazineler dolusu öyle bir servet vermiştik ki, anahtarlarını bile güçlü kuvvetli bir grup insan ancak taşırdı.” (Kasas, 28/76) Hazinelerinin anahtarlarını, ancak on kişilik bir heyetin taşıyabileceği kadar zengin oluyor.

Hırsı sadece hazineleri bir yerde yığmada değil; “Ne olur ne olmaz, hazine tek yerdeyken soyarlarsa, hepsi soyulmuş olur; en iyisi ben onu beş-on yerde gizleyeyim ve hepsinin kapısına da beş-on tane kilit vurayım; birine uydurma anahtarlar uydururlarsa, diğerine uyduramasınlar!..” Şimdi, Kur’ân’ın bu mevzudaki ifadesini nasıl anlayacaksınız? On kişilik bir cemaat ancak anahtarlarını taşıyor hazinelerinin!.. Onca zaman sonra arıyor, buluyorlar, buluyorlar; yine “Kârûn’un hazinelerini bulduk!” diyorlar.

Kârûn, Hazreti Mûsa’ya iltihak ederken Hârun gibi iltihak ediyor; yani, bir gecekondudan geliyor. Sonra kendisine bir pâye verilince, bir saraya konuyor; “ak” dese de, “kara” dese de saray, saraydır. Sonra filoları filolar takip ediyor; villaları villalar takip ediyor. “Hârun” olarak, Hârun rolü oynayacağı iddiasıyla sahneye çıkıyor; fakat “Kârûn” oluyor ve Allah tarafından, öylece yerin dibine batırılıyor. فَخَسَفْنَا بِهِ وَبِدَارِهِ الْأَرْضَ فَمَا كَانَ لَهُ مِنْ فِئَةٍ يَنْصُرُونَهُ مِنْ دُونِ اللهِ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُنْتَصِرِينَ “Derken Biz onu da, sarayını da yerin dibine geçiriverdik. Ne yardımcıları Allah’a karşı kendisine yardım edip onu kurtarabildi ne de kendi kendisini savunabildi.” (Kasas, 28/81) Yerin dibine batırdık onu ve ârâm eylediği sarayını; Allah’tan başka onu, ondan kurtaracak kimse de yoktu, olamazdı da!..

Emsalleri de aynı âkıbete maruz kalmaya mahkûm namzedidirler; bundan hiç tereddüdünüz olmasın!.. Kim öyle mahiyetinin üstünde, kabiliyetinin üstünde, Cenâb-ı Hakk’ın verdiklerine kanaat etmenin üstünde, değişik şeylere gözünü dikmiş ise, Allah onu alçaltır. مَنْ تَوَاضَعَ لِلَّهِ رَفَعَهُ اللهُ، وَمَنْ تَكَبَّرَ وَضَعَهُ اللهُ  “Allah için yüzü yerde olanı Allah yükselttikçe yükseltir, kibre girip çalım çakanı da yerin dibine batırır.” Kim, Allah’ın büyüklüğünü kabul eder, kendi küçüklüğü ile yerlere kadar eğilir ve kapanırsa, tâbir-i diğerle, tevazu kanatlarını yerlere kadar indirirse, Allah, onu yükselttikçe yükseltir! Fiil kipi ile ifade edilmesi, “teceddüd”e delalet ediyor; bir yükseltmek ile kalmaz, bir arş-ı kemâlâta, bir arş-ı kemâlâta, bir arş-ı kemâlâta daha yükseltir.

(“Tevâzu” için “tefâ’ül” (تَفَاعَلَ) kipi kullanılmasına mukabil) وَمَنْ تَكَبَّرَ sözünde fiil, “tefe’ül” (تَفَعَّلَ) kipinden geliyor; bu da kibirdeki tasannu ve zorlanmayı ifade ediyor. Esasen büyüklük, Allah’ın sıfatıdır. Cenâb-ı Hak, bir kudsî hadis-i şerifte, الْعَظَمَةُ إِزَارِي، وَالْكِبْرِيَاءُ رِدَائِي، فَمَنْ نَازَعَنِي فِيهِمَا قَذَفْتُهُ فِي النَّارِ buyuruyor: “Azamet izârım, kibriya ridâm Benim; bunları Benimle paylaşmaya kalkanı, derdest ettiğim gibi, tepetaklak Cehennem’e atarım!” Allah’a mahsus iki tane sıfat, bunlar. Dolayısıyla, esasen o fâniye ait urba değil, numara-drobu ona uymuyor; fakat tekellüf ile onlara sahip çıkmaya çalışıyor, zorlanıyor. Fiilin kipinden bunlar anlaşılıyor. وَمَنْ تَكَبَّرَ وَضَعَهُ اللهُ Orada da Allah, batırdıkça batırıyor, batırdıkça batırıyor, batırdıkça batırıyor; “esfel-i sâfilîn”e kadar yolu var o işin.

   Her dönemde Kârûn ve Sâmirî gibi kimseler Firavun ve benzerlerinden daha tehlikeli olmuşlardır; zira Hazreti Musa ile Firavun arasında kırmızıçizgiler vardır; diğerleri ise, ehl-i nifaktır.

Böyleleri -esasen- deyip ettiklerinde hiçbir zaman samimi değillerdir, münafıktırlar bunlar. Ve münafıklar, kâfirlerin de altındadırlar. إِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِي الدَّرْكِ الْأَسْفَلِ مِنَ النَّارِ وَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ نَصِيرًا “Şu kesindir ki münâfıklar cehennemin en alt katındadırlar (dibindedirler). Onları oradan kurtaracak bir yardımcı da bulamazsın.” (Nisâ, 4/145) Evet, Cehennemde en aşağı derekededirler onlar.

“Mütrefîn”, karakter itibarıyla bu türlü insanlardır; dünya adına doymayan ve Hazreti Pîr ifadesiyle -Hayır, Kur’an’ın ifadesine, onun şu şekilde yorum getirmesiyle- “bilerek, dünya hayatını, âhiret hayatına tercih eden” kimselerdir. Hazreti Üstad, bu zamana, “bilerek dünya hayatını ahirete tercih edenler asrı” diyor ve işaret ettiği ayetin, ebced hesabı ile de bu asrı gösterdiğini belirtiyor. Bilerek dünya hayatını, âhiret hayatına tercih edenler… Sokaktaki insan, nahiyedeki müdür, kazadaki kaymakam, vilâyetteki vali, daha üstündeki ekâbir (büyük başlar) ve senâdîd (önde görünenler); bütün bunlar, bilerek, dünya hayatını, âhiret hayatına tercih ediyorlar. Böyle bir asırda yaşıyoruz.

En tehlikelisi nedir? Bir inkârcı, bir mülhid, bir mütemerrid, bir Materyalist, bir Natüralist bunu yapıyorsa, aklınız biraz kabul edebilir. Fakat “Allah birdir!” diyenler, “Dinin ruhunu ikâme etmek istiyoruz!” diyenler, “İdareye, o ruhu katmak, onun ile o idareyi -bir yönüyle- bir dantela haline getirmek, göz kamaştırıcı bir seviyeye ulaştırmak istiyoruz!” diyenler, bunu yapıyorlarsa (dünya hayatını ahirete bilerek tercih ediyorlarsa) çok aldatıcı olur. Yığınlar, sürüler gibi, koyun sürüleri gibi bu kurtların arkasına takılır giderler. Bilemezler ki, esasen o, tenha bir yere sevk ediyor; birer birer onların hakkından gelmek için onları o tenha vadiye celbediyor. Mesele, dinî argümanların kullanılması olunca camideki cemaat de inanır, Beytullâh’ı tavaf eden de inanır, Ramazan’da oruç tutan da inanır, “savm-ı Dâvud” (günaşırı oruç) tutan da inanır, bütün malını sadaka olarak veren de inanır, “Ben ruhumu Allah için vermeye teşneyim, şehit olmaya âmâde bulunuyorum!” diyen de inanır, varsa şayet!.. İnanırlar, çünkü kullanılan argümanlar, bir yönüyle insanları inanmaya mecbur ediyor.

Rica ederim, biri gelip imamın arkasında, “Aman ön safta, tam imamın arkasında durayım; imama inen sevabın hemen ikincisini ben alayım; onda onu imama indi, onda dokuzu da bana insin!” diyen biri gibi, o hissi sizde uyarmak için imamın arkasında duruyorsa şayet, siz inanmaz mısınız ona?!. Şimdi bu, abdestli mi, abdestsiz mi belli değil ama bu türlü şeyleri gördüğünüz zaman inanırsınız. Onlar da sizin bu inancınızı, bu temayüllerinizi, bu zaafınızı, “hüsnüzan, adem-i itimat”sız tavrınızı değerlendirmesini bilirler; ulaşmaları gerekli olan yere, Makyavelist mülahaza ile ulaşırlar. Bütün gayr-ı meşru vesileleri kullanarak, hedeflerine ulaşmaya çalışırlar.

Dolayısıyla bunlar, kâfirden daha tehlikelidir. Kârûn, Firavun’dan daha tehlikelidir. Sâmirî, Firavun’dan daha tehlikelidir. Çünkü kırmızıçizgiler vardır, Firavun ile Musâ (aleyhisselam) arasında. Fakat birisi böyle İsrailoğullarından görünüyor ama ayak oyunları ile başka bir yolda yürüyor ise, farklı bir yolda yürüyor ise, aldatıcı bir yolda yürüyor ise, o daha tehlikelidir. O açıdan günümüzde böyle bir tehlike ile -hakiki mü’minler- karşı karşıya bulunuyorlar. İşte, bunun adı “münâfıklık”tır ve belki önemli bir yazıya mevzu yapılması yerinde olur.

Abdullah İbn Ubeyy İbn Selûl öyle bir münafık idi ve belki üç yüz tane de arkadaşı vardı; bunlar, pek çoğu -pek çoğu, hepsi değil- âlem-i İslam’ın “havz-ı kebîr”i içinde eridiler. Ama Abdullah İbn Ubeyy İbn Selûl gibi kimseler, saflarda önde göründüler, Efendimiz Medine’ye teşrif buyurduğunda -edâlı bir ses tonuyla- “Bize buyurun Efendimiz!” dediler. Fakat bildikleri yoldan katiyen ayrılmadılar ve ölünceye kadar da o temerrütlerini devam ettirdiler. Onun için oğlu -Ashâb-ı Bedir’dendir, Abdullah İbn Abdullah İbn Ubeyy İbn Selûl- geldi; “Yâ Rasûlallah! Babamın cenazesine…” dedi. Allah Rasûlü, o münafığın oğlunun hatırına cenazeye iştirak etmek için adım attı; Allah (celle celâluhu) “Dur!” dedi: وَلاَ تُصَلِّ عَلَى أَحَدٍ مِنْهُمْ مَاتَ أَبَدًا وَلاَ تَقُمْ عَلَى قَبْرِهِ “Onlardan (münafıklardan) ölen hiçbir kimse için sakın cenaze namazı kılma ve hakkında dua etmek maksadıyla asla kabri başında da durma!..” (Tevbe, 9/84) Evet, “Onun namazını kılma, kabri üzerinde de durma!” dedi, durdurdu; çünkü öbür tarafa kâfir olarak gitmişti.

Ne kadar zaman?!. Yedi-sekiz sene, Hazreti Rûh u Seyyidi’l-Enâm’ın, en mütemerrid insanları değiştiren, değiştirip farklı bir formata sokan o güçlü “insibağ”ı, o münafığa tesir etmemişti. Münafık, öyle tehlikelidir. Onun için, Kur’ân إِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِي الدَّرْكِ الْأَسْفَلِ مِنَ النَّارِ وَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ نَصِيرًا “Şu kesindir ki münâfıklar cehennemin en alt katındadırlar (dibindedirler). Onları oradan kurtaracak bir yardımcı da bulamazsın.” (Nisâ, 4/145) buyurur. Onun için Hazreti Pîr, “Münafık, kâfirden (eşeddir) daha tehlikelidir!” der.

   Şayet bir ülkenin ileri gelenleri nimet, refah ve lüks içinde şımarıkça yaşıyorlarsa, azap o beldenin üzerine hak olur.

Kur’an-ı Kerim buyuruyor ki: وَإِذَا أَرَدْنَا أَنْ نُهْلِكَ قَرْيَةً أَمَرْنَا مُتْرَفِيهَا فَفَسَقُوا فِيهَا فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ فَدَمَّرْنَاهَا تَدْمِيرًا “Bir beldeyi/ülkeyi helâk etmek istediğimizde, o ülkenin zenginlik sebebiyle şımarmış elebaşlarına (iyilikleri) emrederiz; buna rağmen onlar kötülük işleyip yoldan çıkarlar. Böylece o ülkeye (azap edeceğimiz hakkındaki) söz(ümüz) hak olur, biz de orayı darmadağın ederiz.” (İsrâ, 17/16)

“Biz, bir karyeyi helak etmek istediğimiz zaman…” Cenâb-ı Hakk’ın helak etmeyi istemesi, esasen -şart-ı âdî planında- o istikamette ortaya konacak bir kısım sebeplere muallaktır. Yani “O sebepler var olacak, Ben de o karyeyi helak edeceğim!” demektir; bu, cebrî helak etmek demek değildir. Allah, cebren bir karyeyi helak etmez; fakat o insanlar, şart-ı âdî olarak, iradelerini kullanırlar, daha doğrusu iradelerinin hakkını vermezler; bağışlayın, hayvan gibi hareket ederler. إِنْ هُمْ إِلاَّ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ سَبِيلاً “Doğrusu onlar yolu şaşırmada davarlar gibi, hatta daha da şaşkındırlar.” (Furkân, 25/44) Dolayısıyla da helaki istihkak ederler.

İşte öyle kimselerin bulunduğu yerle alakalı olarak, Allah (celle celâluhu), وَإِذَا أَرَدْنَا أَنْ نُهْلِكَ قَرْيَةً أَمَرْنَا مُتْرَفِيهَا “Biz, onların (o karyenin) o mütrefîn olan ehline emrederiz!” diyor. فَفَسَقُوا فِيهَا “Onlar, o mevzuda fısk u fücûra girerler, istikametten ayrılırlar.” “Füsûk”u biliyorsunuz; doğru yolda istikametten ayrılma demektir. “Fevâsiku’l-büyût”, evlerde yaşayan yılanlar, çıyanlar, -bağışlayın- fareler ve sairelere denir. Deliklerinden dışarıya çıktıklarından, kendileri için mahdut olan sınırın dışına çıktıklarından, sınırlarını aştıklarından dolayı, onlara “fevâsık” (fâsıklar) denir. Fâsık; kendisi için takdir edilen sınırın dışına çıkan insan demektir.

Ahsen-i takvîme mazhar olan insana düşen şey, her zaman Allah karşısında kemerbeste-i ubudiyet içinde bulunmaktır; onu yeterli bulmayıp rükûa varmaktır; onu da yeterli bulmayıp, alnını yerlere sürmektir. Sonra “Bu da yetmedi!” deyip bir kere daha âdetâ Cenâb-ı Hakk’ın yüzüne bakıyor gibi kalkmaktır. Efendim, “bî kemm u keyf” bakıyor gibi; bî kemm u keyf… “Benden daha ne istiyorsun? Niye iki tane secde?” Bir kere daha secdeye kapanma.. sonra kalkıp O’na selam veriyor gibi, التَّحِيَّاتُ لِلَّهِ وَالصَّلَوَاتُ وَالطَّيِّبَاتُ  “Bütün kavlî (tahiyyât), bedenî (salavât) ve malî (tayyibât) ibadetler Allah’a mahsustur.” deme… Bütün bunlar, O’na karşı tâzimât u tekrimât u tebcilât u takdisâtı ifade eden kelimelerdir/hallerdir.

İşte, fâsık, bunu yapmıyor, esasen ahsen-i takvîme mazhariyetin hakkını vermiyor, ahsen-i takvîme mazhariyet çizgisinin dışına çıkıyor. أَمَرْنَا مُتْرَفِيهَا “Biz, onlara emrederiz, o mütrefîne.” فَفَسَقُوا فِيهَا “Onlar, o sebeple iradelerini o istikamette kullanırlar.” “Fâ”, “o sebeple” manasına “fâ-i sebebiye” veyahut da “fâ-i tâkibiyye”, “Bizim öyle yapmamızın arkasından onlar fıska girerler; kendileri için mukadder dairenin dışına çıkarlar; şehrâhı bırakır, kendilerini patikaya salarlar.” Bir de arkadan bir “fe” geliyor, onun da “fâ-i sebebiye” olması daha kat’î: فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ “Dolayısıyla da o karye…” Zamirin müennes olması da, “karye”ye râci; فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ “Artık o karye hakkında bizim hükmümüz, kazamız, hüküm vermemiz, hak olur!” Hakk’ın hakkı; ihkâk-ı hak, bu. Ne olur o zaman? فَدَمَّرْنَاهَا تَدْمِيرًا “Hak olur da, Biz onun arkasından, onların altlarını üstlerine getiririz!”

   Mustafa Sabri Bey, “Bir mübtedînin Mutezilî olmaması ve bir müntehînin de Cebrî olmaması mümkün değildir.” der; fakat en güzeli İmam Mâturidî’nin orta yolunu esas almak olsa gerektir.

Şimdi ayetin icmâlen mealine bakınca, meselenin hangi çizgide cereyan ettiğini görüyorsunuz. Yani; mesele geliyor gidiyor, yine insana, insanın iradesine, onun temayüllerine, o mel’un olan “nefs-i emmâre”sine ve “hevâ”sına bağlanıyor. Daha doğrusu, kalbin menfezlerinin şeytana açık bulundurulmasına, melekûtî âleme ve meleklere kapalı bulunmasına -bir yönüyle- bir ceza olarak altları üstlerine getiriliyor.

Biz, “cebr”e inanmıyoruz. “Kul, fiilinin hâlıkıdır.” da demiyoruz. Onu demediğimiz gibi, “İnsanın iradesi yoktur; insan, eli-kolu bağlı bir ‘mecbur-i mutlak’tır, mutlak bir cebir içindedir!” de demiyoruz. “Cebr-i mutlak” deniyor ona. Onun bir hafifi “cebr-i mutavassıt” ki, Eş’arîlerin esas aldıkları görüş oluyor.

Antrparantez: İnsanların belli bir ufku aştıktan sonra, bir yönüyle kendi iradelerinin minnacıklığı, damla olması ve Meşîet-i İlahiyenin esas, derya olması hakikatini, kendi iradelerinin bir zerre olması ve Meşîet-i İlahiyenin bir güneş olması gerçeğini vicdanlarında tam, derinlemesine duyduklarından dolayı meseleye bakışları farklı olabilir. Mustafa Sabri Bey’in “Mevkifu’l-Akl ve’l-Âlem Min Rabbi’l-Âlemîn” kitabında ifade ettiği gibi veya “Tahte Sultâni’l-Kader” kitabında ifade ettiği gibi, “Bir mübtedînin Mutezilî olmaması ve bir müntehînin de Cebrî olmaması mümkün değildir.”

Bir mübtedînin, bir çocuk akıllının Mutezilî olmaması zordur. “Ben yaptım, ben ettim! Benim yaptığımı onlar, rüyalarında bile görememişlerdir! Bakın neler kazandırdım, neler kazandırdım!” Bu, mübtedî, çocuk akıllı, bir akılsız, ahmağın tekidir; bunun Mutezilî olması kaçınılmazdır. “Kul, fiilinin hâlıkıdır!” diyor bu.

Fakat bir müntehînin, bir yönüyle, en azından cebr-i mutavassıt olması da kaçınılmazdır! Neden? Gerçekten görüyorsun ki esasen sana düşen, şart-ı âdî planında, bir şeye hafif bir temayül. Hafif bir temayül; yani tarafeyn arasından bir tanesini tercih etme gibi, “tesâvi-i tarafeyn”den (veya “mütesâvi’üt-tarafeyn”den -Yani, vâcib ve mümteni olmayan, belki mümkün ve muhtemel olan şeylerin vücûd ve ademleri, bir sebeb bulunmazsa müsâvîdir, farkları yoktur. Böyle varlığı ve yokluğu mümkün bulunandan) ibaret olan “iki şey ortasında birini tercih etme” gibi bir şey.. bir kader-dengi değerlendirme gibi bir şey. Bunu görünce de diyorsun ki: “Ben, Mutezilî değilim; demek ki benim bir katkım var burada; bu minnacık katkıma karşılık, Allah (celle celâluhu) Kendi azametine uygun bir tasarrufta bulunuyor!”

Yine antrparantez ifade edeyim; zaten Cenâb-ı Hakk’ın bütün icraât-ı sübhâniyesi de böyle değil mi? Rica ederim, şimdi muvakkat bir hayata mukabil lütfedileni düşünün. Elli sene, altmış sene, ortalama yaş, şimdiki insanlar için. Eskiden ne kadar yaşıyorlardı, bilmem; şimdiki insanlar için altmış, yetmiş, seksen, doksan. Dünyada yüz otuz, yüz kırk yaşına giren bir insan varsa şayet, o, gazetelere mevzu oluyor. Altmış-yetmiş sene nedir? Şimdi o yaşta, Fakir’in yaşında olanlara sorsanız -Halk ifadesiyle diyeyim mi; diyeyim mi, sıkılır mısınız?- “Vız gelir, tırıs gider!” diyeceklerdir. Hiç farkında değilsin; sen dün annenin kucağında tekme vuruyorsun, “Meme, meme!” diyorsun; bir gün memeyi mamaya çeviriyorsun; bir gün mamayı yemeğe çeviriyorsun; hiç farkına varmadan, bir gün de bakıyorsun ki, öbür âlemin ışıkları yanıp sönmeye başlamış. Bir diyâr-ı âhere, bir meyelân-ı şevk-engiz, senin içinde uyanmaya başlamış, hiç farkına varmadan.

Şimdi böyle muvakkat bir hayat… Fakat bu, değerlendirildiği zaman ne büyük netice lütfediliyor. Bakın muvakkat hayat değerlendirildiği zaman Allah, Cenneti ihsan ediyor ki “Dünyanın bin sene mesûdâne hayatı, o Cennet hayatının bir saat hayatına mukabil gelmiyor.” Dünyanın binlerce sene -“binlerce” deyince, milyon, milyon, milyar sene- hayatı Cennetin bir saatine mukabil gelmiyor.

Evet, bu dünyanın milyonlarca senesi, Cennetin bir saatine mukabil gelmiyor. Şimdi neye, Allah, neyi veriyor?!. Sen ne veriyorsun, O (celle celâluhu) sana ne veriyor?!. Onun ötesinde de buyuruyor ki: “Ben, size şunu, şunu, şunu verdim; Benden istediğiniz başka bir şey var mı?” Bayılmış, kendilerinden geçmişler. Bir dünyanın zevkine, sefasına, debdebesine bakıyorlar, bir de Cennete. Âdetâ bir Kârûn gibi veya Zülkarneyn gibi ya da Büyük İskender gibi, şarktan garba gûna-gûn dünyada hâkimiyet bayrağı dalgalandırmış insan bile bir Cennete bir de bütün geride kalanlara dönüp bakınca, diyor ki “Bunun bir dakikasına mukabil gelmez! Ne isteyeceğiz ki biz, her şeyi vermiş!”

   Allah (celle celâluhu) engin rahmet ve keremiyle bir damlaya deryaları lütfediyor, bir zerreye güneşler vermekle mukabelede bulunuyor.

Bununla beraber, Hazreti Rahman ü Rahîm, “Ben sizden razıyım!” diyor. İşte o “Ben sizden razıyım!” demesi, nasıl bayıltan bir nimet ise, insan vicdanının duyması açısından!.. Yani, şimdi bî kemm u keyf, Cenâb-ı Hak, size “Sizden razıyım!” dese; enbiya-ı ızâma ve bazı büyüklere dediği gibi; mesela Cüneyd-i Bağdâdî’ye, mesela İsmail Hakkı Bursevî’ye. O, “Netâicü’l-Efkâr”ında ifade ediyor; Cüneyd-i Bağdâdî de ifade ediyor. Cenâb-ı Hak, tenezzülât-ı Sübhâniyesi ile dese ki, “Ben, sizden hoşnudum! Sizi Ben, maiyetime, riâyetime, kilâetime, vekâletime alıyorum!” Bunu doğrudan doğruya duysanız, kanatlanır uçarsınız o zaman. İşte orada, oraya göre, o vicdanın derinliği ile duyacaksınız, buraya göre değil.

Orada maddî yapınız nasıl değişiyor?!. İhtiyarlamayan bir maddî yapı.. Cehennemde yanarken, cayır cayır yanarken, kül olmayan bir yapı… Ne ise, o?!. Buradaki atomlardan, elektronlardan, nötronlardan, protonlardan, partiküllerden değil. Neyden yaratıyorsa sizi, madde-i asliyesiniz ne ise, “eter” ötesi şeylerden, “esir” ötesi şeylerden, âdeta gen gibi kendi hususiyetinizi esas almak üzere yaratıyor. Siz, sizin, siz olduğunuzu hissederek, siz gibi tecessüm ederek var ediliyorsunuz; fakat Allah (celle celâluhu) ayrı maddeler kullanarak, sizi, siz ediyor. “İlm-i İlahî”de vücudunuz farklı şekilde idi; fakat haricî vücûd nokta-i nazarında farklı şekilde oldu. “Ruh âlemi”nde farklı şekilde idiniz, “Kâlu: Belâ!” (“Dediler ki: Evet, Rabbimizsin!”) zamanında; fakat bu hâricî vücûd nokta-i nazarından farklı oldunuz. Bir farklılık da orada yaşayacaksınız.

Şimdi öyle bir hayatı duyacaksınız ve diyeceksiniz ki: “Dünyanın milyonlarca sene hayatı, bunun bir saatine mukabil gelmez!” Bu neyi gösteriyor? Huluk-i İlahîyi gösteriyor: Allah (celle celâluhu) bir damlaya deryayı lütfediyor. Derya ne? Deryaları… Bir zerreye güneşi… Güneş ne? Kehkeşanları, Allah (celle celâluhu) lütfediyor. Bu, bir âdet-i Sübhâniye.

Şimdi şart-ı âdî planında, “Tesâvi-i tarafeyn”den (veya mütesâvi’üt-tarafeynden) ibaret bir yerde, kader-dengi değerlendiriyorum!” mülahazası ile, bir insanın bir tercihte bulunması sadece… Fakat o, isabetli tercih ise şayet, o isabetli tercihte bulunmasına karşılık, Allah, kabirde, ona ayrı bir mutluluk yaşatıyor. Münker-Nekir geldiğinde, “Yahu buna ne soracaksınız? Adam cevabını hazırlamış, gelmiş; dili hep o cevap ile لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ ikrarıyla dönüyor.” diyorlar. Hayata gözlerinizi kapadığınız zaman ve o zamana kadar لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ demişseniz, öyle gidersiniz ve oraya gittiğiniz zaman vird-i zebân olarak da hep diliniz onu tekrar eder.

Rahmetli Ahmet Feyzi gibi, tebessüm ederek gidersiniz: Herhalde Hazreti Azrail’i gördü: “Ben geldim!” “Aman efendim, hoş geldin, safâ geldin! Ben de bu ânı bekliyordum zaten. Bir diyâr-ı âhere, öyle bir meyelân-ı şevk-engiz vardı ki içimde!.. Bir an evvel… Sevdiğime ne zaman kavuşacağım, o şeb-i arûsu ne zaman yaşayacağım!” Mevlana için diyorlar ya hani!.. Dolayısıyla, tebessüm ettiğini bizzat gördüklerini iki zat bana söyledi; kendi kendime, “Gidip neden bakmadın o temiz çehreye bir!” dedim. Cenaze namazını da ben kıldırdım o zâtın.

Evet, öyle bir çehre ile oraya girmiş insana melekler bakınca, ne soracaklar ona? “Yahu arkadaş, biz çekip gidelim, bu adam dopdolu gelmiş zaten buraya!” diyecekler herhalde. Belki yine diyeceklerini diyecekler ama alacakları cevabı da Allah’ın izni ve inayetiyle alacaklar. Ve bu, o Berzah hayatı -“Elli bin sene” deniyor bir yerde, o Berzah hayatına- O’na (celle celâluhu) ulaşma adına bir yönüyle bir pusula olacak; aynı zamanda bir peyk olacak, bir projektör olacak. Öyle mü’minler, hep o aydınlık içinde sürekli O’na doğru yürüyecekler, tâ Mahşere kadar O’na doğru yürüyecekler.

Oraya gidince de zaten bir yönüyle ümitleri tam olarak gidecekler. Amelleri terazinin bir kefesine konunca, Allah’ın izniyle ağır basacak. إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلاَئِكَةُ أَلاَّ تَخَافُوا وَلاَ تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ * نَحْنُ أَوْلِيَاؤُكُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الْآخِرَةِ وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَشْتَهِي أَنْفُسُكُمْ وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَدَّعُونَ * نُزُلاً مِنْ غَفُورٍ رَحِيمٍ “Buna karşılık, ‘Rabbimiz Allah’tır’ diye ikrarda bulunup, sonra da (bu ikrarın gereği olarak inanç, düşünce ve davranışta) sapmadan doğru yolu takip edenlerin üzerine zaman zaman melekler iner. (O melekler, dünyada onları korur, Âhiret’te ise hem dostluk izharında bulunur, hem de onlara şu mesajı iletirler: (Azap görür müyüz diye) endişe etmeyin, (dünyada iken işlediğiniz ya da işlediğinizi düşündüğünüz günahlar, yapamadığınız iyilikler sebebiyle de) üzülmeyin; size va’d olunan Cennet’le sevinin! Biz, dünya hayatında olduğu gibi (burada) Âhiret’te de sizin yakın dostlarınızız. O Cennet’te canınız her neyi çekerse onu hazır bulacak, orada istediğiniz her şeyi elde edeceksiniz; affı, bağışlaması ve bilhassa mü’minlere karşı hususî merhameti pek bol Allah tarafından bir ikram olarak!..” (Fussilet, 41/30-32 ) Bunlar ile, melekler, muştulayacaklar onları.

Cenâb-ı Hak, öyle etsin!.. O küçük irademizi, minnacık irademizi, deryaları peyleme istikametinde değerlendirmeye Allah muvaffak eylesin!.. Birilerinin, deryalar kadar zannettikleri kendi iradelerini damla istikametinde kullanmalarına mukabil.. yani; ucuza, bir mahluk gibi ucuza peylenmelerine mukabil.. daha net; bir saraya, bir villaya, bir filoya kullanmalarına mukabil, onu Allah’ın rızasına, Cenâb-ı Hakk’ın likâsına iştiyak istikametinde kullanmak, öyle bir kazanımdır ki bin tane dünya verilse, bunun yerini tutmaz!

   “Lezâiz çağırdıkça ‘Sanki yedim!’ demeli; ‘Sanki yedim!’i düstur eden, bir mescidi yemedi!” Hususiyle günümüzde iktisat etmeli ve muhtaçların imdadına yetişmeli!..

Esas “mütrefîn”, onlar. Bu cemaate “mütrefîn” nazarıyla bakmak, doğru değil. Fakat bir yönüyle, “israf” da “itrâf”a (aşırılık ve lükse) açılan bir yoldur. Bir insan, sadece vücudunun ihtiyacı olan kaloriyi/vitamini almalı; bunun dışında… Onun için, Hazreti Pîr iki cümle ile ifade eder meseleyi: “Tatmaya izin var, doymaya izin yok!” Hazreti Ruh u Seyyidi’l-Enâm’ın ifadesiyle de “Alacağın gıda senin, vücudunun ihtiyacı kadar olmalı!.. Ve midende suya da yer bırakmalısın, havaya da yer bırakmalısın!” Zannediyorum bu, hıfzıssıhha açısından, hekimlerin de üzerinde duracağı bir husustur esasen. Ve günümüzde bu “çok yeme”, “çok içme”, “çok yatma” mevzuu, insanlık için çok ciddî problemler oluşturmaktadır ve değişik hastalıklara sebebiyet vermektedir. Bu açıdan, hani bize ve cemaatimize dense dense, şöyle denir; Allah sorsa, onu sorar: “İsraf ediyordunuz. Günde iki defa yemek vardı.. veya üç defa yiyecekseniz, sadece açlığı giderecek iki kaşık alsaydınız!”

Hususiyle günümüzde binlerce insan -bin-ler-ce in-san- ihtiyaç içinde. Bunlar, içeriye atılmışlar; gelirleri varmış, kesilmiş. Çocukları var evde, hanımları var evde veya hanımlarını çocuklarıyla beraber içeriye atmışlar, beyleri dışarıda. Bunların beş kuruşluk gelirleri yok. Bir yerden kendilerine bir şey ulaştırılmazsa, onlar -zannediyorum- o bir lokmayı bile bulamıyorlar, bir lokma ekmeği bile bulamıyorlar. Şimdi böyle bir dönemde, tam bir iktisat ile yaşamak lazım. İktisat Risalesi’nde Hazreti Pîr’in ifade ettiği gibi, tam bir iktisat düşüncesiyle, sadece açlığı giderecek kadar, vücudun ihtiyacı olan vitamini, proteini, kaloriyi alacak kadar bir şeyle iktifa etmek lazım. Hani, “Sanki Yedim” camii var ya!.. Hazreti Üstad, onu yaptıranla alakalı “O adam ‘Sanki yedim!’ demeyi adet/düstur edindi, koca bir camiyi yemedi!” diyor.

Efendim, “Sanki yedim!” demeli, “Sanki yedim!” demeli, “Sanki yedim!” demeli… Ve bir miktar ayırarak, muavenet duygusuyla, inayet duygusuyla, o aç, susuz, hiçbir şeyi olmayan kardeşlere ulaştırmalı!.. Böyle bir dönemde, onların imdadına koşmalı!..  Efendimiz’in de çok defa, Ashâb-ı Suffe’nin imdadına koştuğu gibi… Eline bir şey geçince, hemen Hazreti Ebu Hüreyre’yi çağırıp, “Çağır fakirleri!” diyor. Yüz tane mi, iki yüz tane mi, üç yüz tane mi, Suffe’de kalanları çağırıyor. Bazen sayıları o kadar bile olmuş; “Çağır onları, yesinler!” buyuruyor. “Çağır onları, yiyecekleri şeyden yesinler!” mülahazasıyla hareket etmek, “Peygamberler Yolu”dur. Böyle bir dönemde, birileri açken, susuzken, ızdırap içindeyken.. onların giyecek bir elbiseden başka bir şeyleri yokken.. o da yırtıldığı zaman yenisini alacak imkânları yokken… Bizim kat kat elbisemizin olması, gardıroplarımızın birkaç elbise ile donatılmış bulunması, aynı zamanda ambarlarımızın dopdolu olması, teknelerimizin her an bizim için hamurlar ile dolup taşması, çanakların fokur fokur bizim için kaynaması, Cenâb-ı Hakk’ın affedeceği şey değildir. Ve bu, “itrâf”a açılan bir yoldur. İnsan, bu istikamette “teref”e (rahatlığa, bolluğa ve şımarıklığa) açılır ise şayet, hafizanallah, gider o “mütrefîn”den olur ve Allah da helak eder.

Şimdi bunun kadrini bilerek, bu dönemde o kardeşlerimizin imdadına koşmalı, Allah’ın izni ve inayetiyle. Kendi yememizi-içmemizi de, bir kaba, bir öğüne veya kaşığın ucuyla bir şeyden bir tane, öbür şeyden de bir tane -onun da hatırı kalmasın- almaya göre ayarlamalı. Çünkü alışmamışız; ona alışacağımız âna kadar!.. Bir çorba yeter; bir un çorbasının içine ekmek doğrarsın, yersin; vitaminini de alırsın, proteinini de alırsın, kalorini de alırsın, Allah’ın izni ve inayetiyle. Bir de bunun yanında bir çay içersen, bir de içine bir şeker atarsan bunun, o zaman glikozunu da alırsın. Alırsın ve bunun dışında eline geçen şeyleri de senin için “ebedî bir sermaye” olabilecek bir yolda kullanırsın!..

Verirsin, verirler; verirsin, verirler!.. Bu “Verirsin!”de seninki yine damla; “Verirler!” ise, derya; verirsin zerre, verirler güneşler, kehkeşanlar!.. Cenâb-ı Hak, böyle yaşamaya muvaffak eylesin!..

Bamteli: GÜZEL ÂKIBET MÜTTAKÎLERİNDİR!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Kasas suresinde Kârûn ile alakalı şöyle buyuruluyor: إِنَّ قَارُونَ كَانَ مِنْ قَوْمِ مُوسَى فَبَغَى عَلَيْهِمْ وَآتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَا إِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُوءُ بِالْعُصْبَةِ أُولِي الْقُوَّةِ إِذْ قَالَ لَهُ قَوْمُهُ لاَ تَفْرَحْ إِنَّ اللهَ لاَ يُحِبُّ الْفَرِحِينَ “(Sapkınlardan biri olan) Kârûn Hazreti Musa’nın kavmindendi; fakat (Firavun’la işbirliği yapıp) onlara karşı saldırgan bir hâl aldı. Ona hazineler dolusu öyle bir servet vermiştik ki, anahtarlarını bile güçlü kuvvetli bir grup insan ancak taşırdı. Halkı kendisine, ‘Servetinle gururlanıp şımarma. Muhakkak ki Allah şımaranları sevmez!’ diye ikazda bulunurdu.” (Kasas, 28/76)

Kârûn, İsrailoğulları’ndandı; Hazreti Musa’nın yanında idi. Fakat servet ve imkan yolları açılınca ona, o servet ile, imkan ile, kuvvet ile, şöhret ile zehirlendi.

  Kuvvet, ikbal arzusu, dünyevî imkânlar ve hased gibi duygular çoklarını zehirlemiştir; Kârûn da bunlarla zehirlenmiş bir talihsizdir.

İnsanı zehirleyen bu türlü şeyler vardır: Bazen kuvvet insanı zehirler; insan farkına varamaz; başı döner, bakışı bulanır, ne yapacağını bilemez hale gelir. Belki de çok defa bu mesele biraz daha onu ileriye götürünce, o sağa-sola saldıran saldırgan bir mahlûk haline gelir, önüne gelen herkesi ısırır. Hatta böyleleri ısıracak kimse bulamayınca kendilerine zarar verirler; hani bazılarının gidip duvarlara tekme attıkları gibi, önlerindeki yemek masalarına tekme atıp onları devirdikleri gibi, yemek tabaklarını elleriyle alıp sağa-sola savurdukları gibi, duvarlara tekme savurdukları gibi, tekme atacak birini bulamayınca, kendi kendilerine tekme atar, kendi kendilerini yumruklarlar, hafizanallah.

Bu, zehirlenmenin neticesidir. Dünyevî imkânlar, insanı zehirler. Kuvvet, insanı zehirler. İkbal duygusu, insanı zehirler.

Evet, dünyevî imkânlar da insanı zehirler; o insan da sarhoşa döner, ne yapacağını bilemez hale gelir. Zavallı Kârûn, servetiyle, böyle sersemleşmişti. Evvelâ Allah’tan kopmuştu, sonra Hazreti Musa’dan kopmuştu.

Kur’an’da zikredildiği yerde, bazen “Firavun, Hâmân, Kârûn” şeklinde sıralanıyor. Fakat siyak-sibak itibariyle servetin insanı çıldırttığı yerde, “Kârûn, Firavun, Hâmân” deniyor ki, orada Kârûn, Firavun’un bile önüne geçiyor.

Bazen zehirlenmeler, insanı o hale getirir ki, insanlığından çıkarır. Mesela hased zehirlenmesi, mesela çekememezlik zehirlenmesi, mesela yapamadığı şeyleri başkalarının yapması zehirlenmesi, insanı o hale getirir ki!.. Dünyanın dört bir yanında elli türlü dinî telakkiye sahip insanlar bağırlarını açtıkları halde, hased, yanı başınızda, belki çok defa sizinle beraber secdeye kapanan ve el-pençe divan duran o insanları öylesine zehirler ki, hafizanallah, gâvurdan daha fazla kötülük yapmaya salar onları. Şairin ifadesiyle, öyle bir isyan deryasına yelken açarlar ki, bir kere daha geriye çıkmaya fırsat bulamazlar; o derya, alır sürükler götürür onları, tâ mezar çukuruna kadar götürür; mezar çukuruna kadar, hafizanallah.

Kârûn, servetle, halayığıyla (kapıkullarıyla), mele’siyle (işbirlikçileriyle) baştan çıkmış bahtsızlardan sadece bir tanesi. Diyor ki Kur’an-ı Kerim: وَآتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَا إِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُوءُ بِالْعُصْبَةِ أُولِي الْقُوَّةِ “Ona hazineler dolusu öyle bir servet vermiştik ki, anahtarlarını bile güçlü kuvvetli bir grup insan ancak taşırdı.” (Kasas, 28/76) Demek öyle bir cimri adam ki, siyaktan sibaktan anlaşıldığına göre, hazinelerini de bir yerde saklamıyor: “Ne olur ne olmaz, hepsini bir yerde saklarsam, bir hırsız gelir dalarsa, hepsini alır götürür. En iyisi ben onu on yerde, yirmi yerde yapayım.” On yerde, yirmi yerde… Bir de her yer için birkaç tane anahtar olunca, Kur’an-ı Kerim diyor ki; “Güçlü bir cemaat, hazinelerinin anahtarlarını ancak taşıyabiliyordu!” Kur’an öyle buyuruyor. Bir de öyle halayığı var, anahtar taşıyanları var. Belki o imkânlarıyla Firavun’a da tesir ediyor, Hâmân’a da tesir ediyor, onlara dediğini yaptırtıyor ve İsrailoğulları’ndan bazılarını da servetle satın alıyor.

  Ne acıdır ki, satılmayacak insan çok az, sadece fiyatlar farklı; Allah, bizi o “az”lardan eylesin!..

Çünkü dünyada satın alınabilecek, peylenebilecek çok insan vardır; günümüzde emsal-i kesîresine şahit olduğunuz gibi. Fakat fiyatlar farklıdır; bazıları bin dolara satın alınabilir, bazıları “Ben on bin dolar istiyorum!” der, bazıları da “Bir villa istiyorum!” der. Fedakâr, çok ciddî müstağni bir arkadaş, “Bana on tane villa verdiler ama ben o cephede yer almaktan içtinap ettim!” diyor açıkça. On tane villa. Bazıları da on tane villaya bile satılmaz, bazıları birkaç tane filoya bile satılmaz. Fakat satılmayan insan çok azdır. Ne var ki, fiyatlar farklıdır. Bazen bir yerdeki bir muhtarlığa satılır adam, muhtarlık pâyesine. Bazen belediye başkanlığına satılır. Bazen bir milletvekilliğine satılır. Bazen bir bakanlığa satılır. Bazen bir müsteşarlığa satılır. Peylenmeyen, karakterli, müstağni insan, çok azdır.

Allah, sizi o “az”lardan eylesin!.. Allah, bizi o “az”lardan eylesin!.. Cennet’i bile verseler, “Allah’ın rızası var mı, yok mu?” sormadan, biz ona bile peylenmeyiz. “Gözümde ne Cennet sevdası, ne de Cehennem korkusu… Milletimin imanını selamette görürsem, Cehennem’in alevleri içinde yanmaya râzıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm, gül-gülistan olur!” duygusuyla Allah serfiraz kılsın! Kârunlaşmaktan uzak kılsın!..

Nice kimse vardır ki, bir Hârun gibi çıkmıştır yola. Fakat hiç farkına varmadan, dünya, zinetini, debdebesini, ihtişamını, onun yürüdüğü yollara serpiştirince, her yer onun başını döndüren meşher haline gelince, başı dönmüştür zavallının, kendisini kaptırmıştır o rüzgâra veya o akıntıya, bir daha da geriye dönememiştir. Kârûn’u böyle bilin.

Kârûn vesilesiyle Kur’an-ı Kerim diyor ki: تِلْكَ الدَّارُ الآخِرَةُ نَجْعَلُهَا لِلَّذِينَ لاَ يُرِيدُونَ عُلُوًّا فِي الأَرْضِ وَلاَ فَسَادًا وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ “Şu âhiret yurduna gelince, Biz onu yeryüzünde ululuk peşinde olmadıkları (büyüklük taslamadıkları) gibi, bozgunculuk peşinde de olmayanlara nasip ederiz. Hayırlı âkıbet, kalbleri Allah’a karşı saygıyla dopdolu olan, O’na itaatte kusur etmeyen ve O’nun azabından sakınanlar içindir.” (Kasas, 28/83) “O âhiret yurdu var ya..” “Lâm-ı tarif”, ahd için olursa şayet, “o dâr”, bilemediğiniz şekilde özel bir dâr. Özel dâr olmasını şu hadis-i şerifle anlayabilirsiniz: أَعْدَدْتُ لِعِبَادِي الصَّالِحِينَ مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ، وَلَا أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلَا خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ “Öyle bir yurt ki orası, orada Ben’im size (sâlih kullarıma) ihsan edeceğim şeyleri göz görmemiş, kulak işitmemiş; onlar hiçbir kimsenin aklına da gelmemiş!”

“Ed-Dâru’l-âhire” الدَّارُ الآخِرَةُ diyor. “Âhiret” son demektir. Kur’an-ı Kerim çok defa “ûlâ” (birinci, ilk, evvel) ve “uhrâ” (âhiret, son, diğer) der. Burası “ûlâ” oluyor, bir yönüyle, mukaddime gibi. Bu tabir, tasavvurî mantığa ait bir ifade. Fakat burası öyle bir “ûlâ” ki, işte orayı, âhireti, “uhrâ”yı bağrında besliyor. Bunu ifade eden beyanlar da var: Mesela, اَلدُّنْيَا مَزْرَعَةُ اْلآخِرَةِ “Dünya ahiretin tarlasıdır.” Öyle bir “ûlâ” ki, âhireti besliyor. Ama yüzlerin âhirete müteveccih olması lazım. Bu “ûlâ”, bütün hezâfiriyle, bütün debdebesiyle, bütün ihtişamıyla, bütün servetiyle tamamen âhirete müteveccih olmalı, değerlendirilmeli. Kıymet-i harbiyesi itibariyle, bir taraftan, mecâli-i İlahiye; Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin tecelli ettiği yer, sıfât-ı sübhaniyenin tezâhür ettiği yer. Ve aynı zamanda âhiretin mezraası, öbür âlemin koridoru. O yönüyle kıymet ifade ediyor. Dünyanın kendine bakan yönüyle ise; اَلدُّنْيَا جِيفَةٌ وَطُلاَّبُهَا كِلاَبٌ “Dünya bir pislik yığınıdır; onu dileyip peşinden koşanlar da köpeklerdir.” Demek ki, ahiretin mezraası olması, esmâ-i İlâhiye’nin tecelligâhı olması, sıfât-ı Sübhaniye’nin mezâhiri olması itibariyle dünya hakikaten bî-hemtâ (eşsiz, benzersiz); çünkü kazandırıyor, sermaye.

  “Âhiret yurduna gelince, Biz onu yeryüzünde ululuk peşinde koşmadıkları (büyüklük taslamadıkları) gibi, bozgunculuk da yapmayanlara nasip ederiz.”

O âhiret yurdu ki, نَجْعَلُهَا لِلَّذِينَ لاَ يُرِيدُونَ عُلُوًّا فِي الأَرْضِ وَلاَ فَسَادًا “Biz onu yeryüzünde ululuk peşinde olmadıkları (büyüklük taslamadıkları) gibi, bozgunculuk peşinde de olmayanlara nasip ederiz.” (Kasas, 28/83) Ayet-i kerimede, “ca’l” kelimesiyle “Biz onu, kılarız!” deniyor. “Kılma” ifadesi “ceale” جعل kelimesinden geliyor. Babalarının malı gibi değil, “Bizim ca’limiz olur!” manası nazara veriliyor. Cenâb-ı Hak, seyyidina Hazreti Âdem’in halife olmasını ifade ederken de “ceale” kelimesini kullanıyor; “Seni Ben yaratmışım. Dolayısıyla, halife yapacak da Ben’im. Bilmelisin ki, senin halifeliğin âriyet, emaneten sende. İstesem, vermem onu.. ve istediğim zaman da hemen alırım.” Çoklarından aldığı gibi… Evet, “ceale” kelimesinde de bu mana görülmeli: نَجْعَلُهَا لِلَّذِينَ لاَ يُرِيدُونَ عُلُوًّا فِي الأَرْضِ وَلاَ فَسَادًا O âhiret yurdu sizin hayatınızla elde edebileceğiniz gibi değil!.. 60-70 yaş ortalamasıyla, bir kısmı çocuklukta geçen, neredeyse yarısı uykuda geçen, çoğu bilmem kimlerle meşguliyette geçen, yeme içme ve yan gelip yatma ile geçen bir ömürle kazanılacak gibi değil!.. Ebedî.. Ebedî… İki kutup arasındaki rakamlara sığmayacak kadar bir zaman, ebedî. “Trilyon” deseniz, “sıfır” kalır onun yanında. “Katrilyon” deseniz, “sıfır” kalır ebediyetin yanında. Ebedî… Ebedî bir hayat… “Onu da Ben size kılacağım! Bakın, o da sizin ca’linizle değil. Benim ca’limle veriyorum, o da Benim ca’lime ait. Ama kim onlar, kime vereceğim onu?!.” لِلَّذِينَ لاَ يُرِيدُونَ عُلُوًّا فِي الأَرْضِ  “Yeryüzünde kendini büyük görmeyenlere…”

Hadis-i şerifin ifadesiyle, مَنْ تَوَاضَعَ لِلَّهِ رَفَعَهُ اللهُ، وَمَنْ تَكَبَّرَ وَضَعَهُ اللهُ “Allah için yüzü yerde olanı Allah yükselttikçe yükseltir, kibre girip çalım çakanı da yerin dibine batırır.” Kim Allah için yüzü yerde, iki büklüm, asâ gibi bükülürse, Allah, onu yükselttikçe yükseltir. Kim tekebbüre/kibre girerse, onu da alçalttıkça alçaltır. Zira Cenâb-ı Hak, bir kudsî hadis-i şerifte, الْعَظَمَةُ إِزَارِي، وَالْكِبْرِيَاءُ رِدَائِي، فَمَنْ نَازَعَنِي فِيهِمَا قَذَفْتُهُ فِي النَّارِ buyuruyor: “Azamet izârım, kibriya ridâm Benim; bunları Benimle paylaşmaya kalkanı, derdest ettiğim gibi, tepetaklak Cehennem’e atarım!” O’nun sıfatı.. Sıfât-ı sübhaniye.

Yeryüzünde büyüklük taslamayacak; “Ben ne dersem, o olur! Benim dediğim mutlaka yapılmalı! ‘Asın!’ dediğim zaman, asılmalı!.. ‘Kesin!’ dediğim zaman, kesilmeli!.. ‘Üzerine gidin!’ dediğim zaman, hemen gidilmeli üzerine!.. Söz, bende başlamalı, bende bitmeli!.. Her şey bana bağlanmalı!..” Bu, yeryüzünde bir büyüklük taslama kompleksi…

  Müfsitler bir de “fetva eminleri”, daha doğrusu “fetva hainleri” bulurlarsa, ifsatlarını dini kurallara da dayandırarak ve bir kısım senaryoları sahneye koyarak melek gibi insanları terörist göstermeye çalışabilirler.

“…Bozgunculuk peşinde de olmayanlara.” لِلَّذِينَ لاَ يُرِيدُونَ عُلُوًّا فِي الأَرْضِ وَلاَ فَسَادًا Yeryüzünde kendini büyük görenler “fesad”a da açıktırlar. Onlar, sürekli “ifsat” yaparlar. Hele bir de ifsatlarına, “yalancı müftîler” bulurlarsa, fetvâ eminleri -veya “fetvâ hâinleri” demek daha uygun- bulurlarsa, yaptıkları mesâvîyi bir de dinî kıstaslara/kurallara dayandırırlarsa, artık bunların ifritliklerinin önünü almak mümkün değildir. O, akla-hayale gelmedik fesada, şirazeden çıkmışlığa delalet eder; bir yönüyle, çizgi tanımama, sınır tanımama işi demektir.

Antrparantez; birileri o kadar mesâvî irtikâp ettiler, fısk u fesâda girdiler, çizgi tanımamazlık içinde hareketlerini sürdürdüler. Fakat Allah’a hamdolsun, o kadar rehabilitasyondan geçmemiş ve bu mevzuda -belki- o kadar terbiye dersi almamış olmalarına rağmen, bu Hizmet’e gönül vermiş insanlardan, yükselen bir sese bile şahit olmadık! Evlerinin kapıları vahşice kırıldı.. alın teriyle kazandıkları müesseseler işgal edildi.. temellükleri tagallüpler, tagallüpleri tasallutlar, tasallutları bilmem neler takip etti… Fakat Hizmet gönüllülerinin hiçbiri -halk ifadesiyle, onu da bağışlarsanız- “gık” demedi, bu hadiseler karşısında. Bunlar, karıncaya basmazlar. Bunlar, yılanın da belini kırmazlar. Ama kompleksi olan insan, kendini haklı göstermek için, değişik yalanlarla, dalaverelerle, belki bir yerde o türlü senaryolarla, öyle bir senaryo hazırlamak suretiyle, bu melekler gibi olan insanları karalamaya çalışabilirler.

Mülk âleminden ziyade melekûta açık bulunan.. dâr-ı âhirete müteveccih.. Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine ihsan edeceği şeylere müteveccih.. “âkıbet” deyip inleyen.. aynı zamanda, “takva” deyip Cenâb-ı Hakk’ın vikayesine sığınan.. haramlardan içtinap eden.. helaller dairesinden asla ayrılmayan.. hatta bazen, bir hadis-i şerifte ifade buyurulduğu gibi, الْحَلَالُ بَيِّنٌ وَالْحَرَامُ بَيِّنٌ ، وَبَيْنَهُمَا مُشَبَّهَاتٌ لَا يَعْلَمُهَا كَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ، فَمَنِ اتَّقَى الْمُشَبَّهَاتِ اسْتَبْرَأَ لِدِينِهِ وَعِرْضِهِ، وَمَنْ وَقَعَ فِي الشُّبُهَاتِ كَرَاعٍ يَرْعَى حَوْلَ الْحِمَى يُوشِكُ أَنْ يُوَاقِعَهُ، أَلَا وَإِنَّ لِكُلِّ مَلِكٍ حِمًى، أَلَا إِنَّ حِمَى اللَّهِ فِي أَرْضِهِ مَحَارِمُهُ “Helal de bellidir haram da; ancak bu ikisinin arasında, ikisine de benzeyen bir kısım şüpheli şeyler vardır ki, insanların çoğu bunları bilemez, ayırt edemez. Bu şüpheli şeylerden sakınan insan dinini, ırzını ve haysiyetini korumuş olur; şüpheli alanda dolaşan kimse ise, bir korunun kenarında hayvanlarını otlatan çoban gibidir. Koru kenarında koyun güden çobanın koyunlarının her an koruya dalması muhtemel olduğu gibi, o da her zaman harama girme ihtimaliyle karşı karşıyadır. Biliniz ki, her melikin bir korusu vardır; Allah’ın korusu da haramlardır.” fehvasınca “sınırda bulunma” endişesiyle bazı mubahları bile terk edecek kadar hassas davranan insanlar… Evet, bu insanları bile vahşî, anarşist, terörist göstermek için sun’î, ca‘lî, uydurma belli senaryolarla bir şeyler yaptırabilirler. Bu suretle, ille de kâğıtlara yazıp bir kısım ahmaklara imzalattıkları “terör örgütü” (!) mülahazasını ve dünyaya yaymaya çalıştıkları şeyleri gerçekmiş gibi gösterme adına, o hıyaneti de yapabilirler. Antrparantez, bunu da arz etmiş olayım.

Çünkü şimdiye kadar yaptıkları fesat, çizgi tanımamaları, kırmızı çizgilerinin olmaması, hudut bilmezlikleri, sınırı aşmaları, haramı-helali birbirine karıştırmaları, din-i mübin-i İslam’ın değerlerini lafta söylemek suretiyle onunla dünyayı peylemeleri, onları Kârûn gibi öyle kör etmiş ki, âkıbetten haberleri yok.

Oysa ki, وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ “Âkıbet, müttakîlere aittir!” “İttekâ – yettekî” kelimesi “vikâye” kökünden geldiği için, orada “vav”, “yâ”ya kalbolmuş; aslı, “ivtekâ-yevtekî” إِوْتَقَى-يَوْتَقِي şeklindedir. Takva dairesi içine girme demektir. Aynı zamanda, Sarf’taki kipleri itibariyle, “Takva dairesi içine girmeyi tabiatlarının bir derinliği haline getirmişler!” manasını ifade etmektedir. Bir de onun başındaki “li’l-müttakin” لِلْمُتَّقِينَ ifadesinde yine harf-i tarif var. Orada da yine harf-i tarif var; “lam”, “lâm-ı tahsis”; “onlara mahsus” demek. وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ “Âkıbet, onlara mahsustur!”; “onlar için” değil, “ta’lîl” değil; doğrusu, “Onlara mahsustur!”

Bir de “el-müttakîn” deniyor, “harf-i tarif” var orada da; özel işte o, esas takva, hususî. Takvadaki hususiliğe işaret ediliyor. Nasıl bir hususilik? Haramlardan fersah fersah uzaktırlar!.. “Amanın, bir haram içine girerim!” endişesi taşırlar.. ferâizi harfiyen yerine getirirler.. vaciplerde katiyen kusur etmezler.. Kitap ve Sünnet ne demişse, onu yaparlar.. Onlar, Hazreti Ebu Bekir’in bendeleri, Hazreti Ömer’in bendeleri, Hazreti Osman’ın bendeleri, Hazreti Ali’nin bendeleri. O dört şehsuvara ruhlarımız fedâ olsun, Allah da onlardan trilyon trilyon defa razı olsun!.

Evet, öylesine takvayı içtenleştirmişler, tabiatlarının bir derinliği haline getirmişlerdir. Öyle olunca ne olur? Takvâ, insanda o hale gelince, işte o akıbet, onlara mahsus olur. “Ben onlara kıldım ama onun fiyatı o (takva). Onu verdikleri zaman, onu (güzel âkıbeti) peyleyebilecekler; Ben de onu vereceğim onlara!..” Evet, وَأَوْفُوا بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ “Siz, Bana verdiğiniz sözünüzde durun; Ben de ahdimi yerine getireyim.” (Bakara, 2/40) “Verdiğiniz sözü yerine getirin, Ben de dediğimi yapayım!” Mukabele bunlar; Belagat ilmindeki mukabele ile yorumlayabilirsiniz. Takvayı böylesine içtenleştiren insanlara, böylesine Allah’ın himayesine sığınan insanlara, hatta “şüphelidir” diye bazı mubahlara karşı bile mesafeli duran insanlara, “İşte âhiret yurdunu Ben onlar için kıldım, verdim onlara!” diyor Allah (celle celaluhu).

  Namaz, sözden ziyade hal ve tavırla tavsiye edilmelidir; arkadan gelen nesiller, önden gidenlerde bunu görmediklerinden dolayı, maalesef yol yorgunluğuna düştü ve döküldüler.

Bir başka ayet-i kerimede şöyle buyuruluyor: وَأْمُرْ أَهْلَكَ بِالصَّلاَةِ وَاصْطَبِرْ عَلَيْهَا لاَ نَسْأَلُكَ رِزْقًا نَحْنُ نَرْزُقُكَ وَالْعَاقِبَةُ لِلتَّقْوَى “Ailene ve ümmetine namazı emret ve kendin de ona hassasiyetle devam et. Biz, senden rızık istemiyoruz, bilakis senin rızkın Bize aittir. (Dolayısıyla, bütün kulluk vazifelerin bizzat senin faydana ve senin içindir.) Nihaî başarı ve mutluluk ise, (kulluğun özü olan ve bütün ibadetlerden Allah’a ulaşan) takvadadır.” (Tâhâ, 20/132)

Öncelikle, “Ehline, aile efradına namazı emret!” buyuruluyor. Buradaki o emrin şekli ve keyfiyeti üzerinde derinlemesine durulabilir. Sizin engin idrakinize havale ediyorum. Belki burada emretme mevzuundaki en önemli husus da yine temsil ve hâl ile emirdir.

Kıtmîr’de, (söylemek doğru değildir belki) dört yaşında namaza başlama arzusunu uyaran, dedemin namaza karşı olan delice hayranlığı idi. Bilmiyorum, sabaha kadar mı kılardı, hanın peykesinde.. sabaha kadar.. ne zaman yatardı, bilmem ben!.. Bazen yanında dururdum ben de onun, daha dört-beş yaşındayken, onunla beraber ben de yatıp kalkayım diye. Fakat sonra uyuyakalırmışım, beni alıp yatağa koyarlarmış; o hâlâ orada kemerbeste-i ubudiyet içinde namaz kılarmış, durmadan. O halin tesiri.. halin ve temsilin te’siri…

Babaannem, başını yere koyduğu zaman, bir kere “Allah!” dendiği an, yirmi dört saat ağlardı. Bunu, bütün o köy halkı bilir. Munise Hanım… Bir kere “Allah!” de yanında, bazen ürperti ile, bazen iştiyakla yirmi dört saat ağlar; öyle birisi. Şimdi bunların tesiri öyle güçlüdür ki!.. Hâlin ve temsilin tesiri… Demek ki böyle olacak!.. Demek ki Allah’a müteveccih olma böyle!.. Demek ki benim neş’et ettiğim kültür ortamı, benim de böyle olmamı iktiza ediyor!.. Sonra siz bu çevrede yetişmiş birine “Namaz kıl!” dediğiniz zaman, “Sallî!” dediğiniz zaman, Türkçe’deki “namaz kılmak” ifadesinden hareketle, “Vec’al’is-salâte – Namaz kıl!” dediğiniz zaman, hemen eda eder onu.

Bu arada, bizim namazlarımızı ifade etme adına “kılma” kelimesi de çok şık düşüyor. Aslında, Kur’an أَقِمِ الصَّلاَةَ – أَقَامُوا الصَّلاَةَ gibi beyanlarıyla namazı “ikâme” etmeyi nazara veriyor. “İkâme”nin esas olduğunu gösteriyor. İç-dış mahiyetiyle, şerâiti ve rükünleriyle, hudû ve huşû’u ile, ihsan şuuru ile edâ edilene “ikâme” deniyor. O âbideyi, namaz âbidesini ayağa kaldırma, bir namaz âbidesi dikme, namazlaşma.. evet adeta namazlaşma.. görülüyor olma mülahazasıyla yapma ve görüyor olma mülahazasına kilitlenme… Öyle yapmaya “ikâme” deniyor.

Zamanı gelince, “namaz kıl!” diyeceksiniz ona; zaten hal ve tavır onu diyordu. Esasen o mesele, İslam dünyasında ve bizim ülkemizde, hal ve temsil ile tam ifade edilemediğinden namazı ikâme eden de çok az. Geçende arkadaşlar ifade ettiler: “İmam Hatip’lerde namaz kılma nispeti yüzde kırk idi, yüzde yirmi dörtlere veya yirmilere düştü!” diyorlar. “Türk toplumunda da devamlı namaz kılma nispeti yüzde kırk beşlerde idi, yüzde on dokuzlara düştü!” dediler. Ben, denen şeyi söylüyorum. Neden? Hâliyle, temsiliyle, Allah karşısında kemerbeste-i ubudiyet içinde bulunmayı sergileyen insan azlığından dolayı!..

Cenâb-ı Hak, إِنَّ الصَّلاَةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ “Muhakkak ki namaz, insanı, ahlâk dışı davranışlardan, meşrû olmayan işlerden uzak tutar.” (Ankebût, 29/45) buyuruyor. Namaz, fuhşiyât ve münkerâttan nehyeder!.. Denebilir ki, şayet namazın seni fuhşiyât ve münkerâttan nehyetmiyorsa, sen namaz kılıyor değilsin; sen sadece yatıp kalkıyorsun!.. Demek ki meseleyi ruhuyla, içtenleştirerek yerine getirme mevzuu çok önemli. Arkadan gelen nesiller, önden gidenlerde bunları görmediklerinden dolayı, yol yorgunluğuna düştü ve döküldüler. Bilgi, marifetle taçlandırılmazsa, insanlar yol yorgunluğundan kurtulamazlar!.. Bilgi marifetle, marifet muhabbetle taçlandırılmazsa, o yolda yürüyenler yol yorgunluğundan kurtulamazlar!.. Doğru yolda dökülüp yollarda kalırlar. Ondan dolayı namaz kılma nispetleri de düşüyor. Ama hâlâ kendilerini sırat-ı müstakimde zannediyorlar.

  “Ailene/çevrene namazı emret ve kendin de ona hassasiyetle devam et. Biz, senden rızık istemiyoruz, bilakis senin rızkın Bize aittir.”

Evet, evvelâ, namazı öyle emretmek lazım. وَأْمُرْ أَهْلَكَ بِالصَّلاَةِ وَاصْطَبِرْ عَلَيْهَا İnsanları evvela tavır ve davranışlarla, “namaz”a, yani “Allah’tan rahmet”e, “meleklerden istiğfar”a, “mü’minlerden dua”ya çağırmak lazım.

“Salât” kelimesi, aynı zamanda “salv” kökünden geldiğinden dolayı, namaz içindeki hareketleri ifade ediyor. Mesela, rükûa giderken belinin eğilmesi, belini oynatman; secdeye giderken yine belini oynatman “salv” kelimesiyle ifade ediliyor. “Es-Salât” الصلاة Allah’tan, rahmet; meleklerden, istiğfar; mü’minler den de dua. Demek ki namaz, aslında bir dua. Namazda, Allah karşısında durunca, daha başta hemen سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، وَتَبَارَكَ اسْمُكَ، وَتَعَالَى جَدُّكَ، وَلا إِلَهَ غَيْرُكَ diyorsunuz. Cenâb-ı Hakk’ı ta’zîmden sonra, Fatiha’yı okuyorsunuz. Ne diyorsunuz orada? O’na karşı arz-ı ubudiyetimizi: إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ “Yalnız Sana kulluk yapar, yardımı da sadece Sen’den isteriz!” Öyle ise, اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ “Allah’ım, sırat-ı müstakime; nebilerin, sıddîklerin, şehitlerin, sâlihlerin yürüdükleri yola hidayet buyur!” Dua… İnsan o yolda yürür de, farkına varmadan, Kârûn gibi, bazen “mağdûbu aleyhim”den olabilir, “dâllîn”den olabilir. Onun için, صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ

Evet, وَأْمُرْ أَهْلَكَ بِالصَّلاَةِ وَاصْطَبِرْ عَلَيْهَا Namazı, emretmekle kalma!.. Aynı zamanda, ister halin ile, ister temsilin ile, isterse doğrudan doğruya, “Kıl!” de!.. Veya “Ekım! Ekım! Ekım!” أَقِمْ، أَقِمْ، أَقِمْ “İkâme et namazı!” de!.. Sonra da “Bunda dişini sık, sabret!..”

“Istabir” kelimesi de yine “ifti’âl” babından gelmesi itibariyle, “Onu içtenleştir; vird-i zebân et; tavır ve davranışlarınla, beyanınla sürekli onu sergile dur!” demek oluyor, Seçilen kelimeler… Kur’an bu, Allah beyanı… وَاصْطَبِرْ diyor, وَاصْبِر değil. “Vastabir”  وَاصْطَبِرْ diyor; “tavır ve davranışlarınla, aynı zamanda beyanda da samimiyetinle emir ve tavsiye edip o konuda da devamlı ve sabırlı ol. İçinin sesi olsun, dediğin her şey; duygu ve düşüncelerin, inancın, kalbine inen bir mızrap gibi ses çıkarsın.. ve senin dilinden-dudağından dökülen ses de, o ses olsun!”  اِصْطَبِرْ kelimesinden onu anlayabilirsiniz. Ayrıca, وَاصْطَبِرْ عَلَيْهَا buyurularak, mananın “Alâ” على harf-i cerri ile ifade edilmesi, zorluğu gösteriyor. “Alâ”, isti’lâ içindir. İşte o salât böyle olunca, hakikaten biraz zor bu mesele.

Şimdi “Biz bunları böyle yaparken, işimiz-gücümüz aksayacak; tarlaya gidemeyeceğiz; bağışlayın, sürülerin arkasından koşturamayacağız; bağışlayın, ineğe bakamayacağız, koyuna bakamayacağız, villa yapamayacağız, filo edinemeyeceğiz!..” gibi düşünceler akla gelebilir; dolayısıyla bunlara takılmalar olabilir. İşimizi-gücümüzü bırakacak, namazı emredeceğiz ve onda da hep böyle dişimizi sıkıp sabredeceğiz! Aktif sabır… Aktif sabır… Durağan sabır değil, aktif sabır: Şartlar ve konjonktür, meselenin şu kadar yapılmasına müsaade ediyor; işte o yapılabilecek şeyi yapma sabrı. Allah (celle celâluhu) vadediyor: Siz bunları yaptığınız zaman, لاَ نَسْأَلُكَ رِزْقًا “Biz sizden rızık istemiyoruz.” نَحْنُ نَرْزُقُكَ “Biziz Biz azimüşşan, esas sizi rızıklandıran Biziz!” diyor. “Mütekellim ma’a’l-gayr” (birinci çoğul şahıs kipi) ile ifade etmek suretiyle, beyan ta’zime delalet ediyor. Bazen böyle “innâ” gibi edatlarla, bazen de burada olduğu gibi “mütekellim ma’a’l-gayr” ifadesiyle tazime (ve sebeplerin de bu işte kullanılmasına) işarette bulunuluyor. “Biz azimüşşan…” eskilerin ifadesiyle, “Sizi rızıklandıran Biziz, Biz. O rızkı veren Biziz!”

Sabah, Pencereler’de (Risale-i Nur Külliyatı / Mektubat / Otuzüçüncü Söz’ün Otuzüçüncü Mektub’u) okuduğumuz gibi; tohum, topraktaki kuvve-i inbatiye, güneşten gelen şualar, oksijen-karbondioksit dengesi, bildiğimiz-bilemediğimiz daha değişik faktörler, tohumun/dânenin hususiyeti… Sadece bir “dâne” açısından meseleye baktığınız zaman, küre-i arz kadar bir mesele karşınıza çıkar. “Niam-i İlahiyeyi saymaya kalkıştığınız zaman, hesap edemeyeceğiniz kadar şeylerle karşı karşıya kalırsınız. Hazreti Bediüzzaman, Pencereler’de menfezler açıyor, o pencerelerden çok derin şeylere baktırıyor. O pencereden bakın, نَحْنُ نَرْزُقُكَ  “Biz rızıklandırıyoruz!..” beyanına.

Şayet, O (celle celâluhu) tohumu öyle yaratmasaydı.. öyle karbondioksit, oksijen, filan dengesini ortaya koymasaydı.. ağaçlar onu emip sizin ihtiyacınız olan oksijeni dışarıya ifrâz etmeselerdi.. toprakta kuvve-i inbatiye olmasaydı.. tohumda neşv ü nemâ bulma, toprak altına atıldıktan sonra hususiyetini koruma ve yerine göre bereketlenip birkaç başağa yürüme olmasaydı… Sebepler açısından, rızkı nereden bulacaktınız?!. Ağacı, ona göre kıyas edin.. denizi, ona göre kıyas edin.. balı, ona göre kıyas edin.. yağmuru, ona göre kıyas edin.. bulutları, ona göre kıyas edin.. zâid-nâkıs (artı-eksi) bulutların birleşmesini, ona göre kıyas edin.. şimşekleri, yıldırımları ona göre kıyas edin… İşte riyazî düşünce bu. İhtimal hesaplarına göre, trilyon trilyon ihtimalden bir tanesi ile bile bütün bunlar bu şekildeki bir denge ile meydana gelmez. Riyazî düşüncenin gereği. (O husus söz verilmiş ama yazılmamış bir mesele; fakat parça parça, yeri geldikçe, ifade edilen şeyler…) Bütün bu hususlara işaret sadedinde, نَحْنُ نَرْزُقُكَ deniyor.

  Cenâb-ı Hak, vahşice şehid edilen kardeşlerimizi Firdevs’i ile sevindirsin ve ülkemizi fitneden, fesattan, anarşiden muhafaza buyursun!..

Sonra, وَالْعَاقِبَةُ لِلتَّقْوَى “Âkıbete gelince, o takvaya dairdir, esasen.” Burada (takva) isim olarak ifade buyuruluyor. “Esas sonuç, âkıbet, hüsn-i âkibet, takvaya dairdir, takva esasına bağlıdır.” Siz, takva dairesi içinde olursanız, bir güzel âkıbeti -Allah’ın izni ve inayetiyle- elde etmiş olursunuz. Levhalarda da var, bir farklı kelime ilave ediyorlar: “Güzel âkıbet, müttakîler içindir!..”

Cenâb-ı Hak, takva dairesi içinde yaşama, takva dairesi içinde öbür tarafa yürüme, takva dairesi içinde berzah hayatını atlatma, takva dairesinin semerâtıyla Mizan’ı rahatlıkla geçme, takva dairesinin semeratıyla Sırat köprüsünü aşma, takva dairesinin berekât ve semerâtıyla Cennet’in kapılarının tokmağına dokunma, açılmasını sağlama ve orada nebilerle, sıddîklerle, şehitlerle, sâlihlerle beraber olma bahtiyarlığına ulaştırsın!..

Evet, buraya “şehit” kelimesi gelmişken, taziye ilanında yazı ile ifade edildiği gibi, bir de sözlü dile getireyim: Cenâb-ı Hak, yakında şehit olan o kardeşlerimizi, o masum insanları, zâlimce, vahşice şehid edilen o insanları da Firdevs’i ile sevindirsin. Öyle sevindirmek suretiyle muvakkat dünya hayatında kaybettikleri şeylere karşılık, ebedî hayat saadetini onlara lütfeylesin!.. Ve Cenâb-ı Hak, mübarek ülkemizi, uzun asırlar boyu İslam dünyasında ve bütün dünyada muvazene unsuru olabilmiş o mübarek ülkemizi de fitne ve fesattan, anarşiden, kargaşadan, insan öldürme canavarlığından, zulmetme canavarlığından, haksızlık yapma canavarlığından muhafaza buyursun, masûn ve mahfuz buyursun!..

وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا وَسَنَدِنَا وَشَفِيعِ ذُنُوبِنَا وَمَوْلاَنَا مُحَمَّدٍ 

هُوَ الْحَبِيبُ الَّذِي تُرْجَى شَفَاعَتُهُ لِكُلِّ هَوْلٍ مِنَ اْلأَهْوَالِ مُقْتَحَمِ

مَوْلَايَا صَلِّ وَسَلِّمْ دَائِمًا أَبَدًا عَلَى حَبِيبِكَ خَيْرِ الْخَلْقِ كُلِّهِمِ

Bamteli: Aman Zehirlenmeyin!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi haftanın Bamteli sohbetinde özetle şu hususları dile getirdi:

Peygamber Efendimiz bazen bir mecliste yetmiş ya da yüz defa istiğfar ederdi; biz de hiç olmazsa günde yedi veya on defa gönülden bağışlanma dilesek!..

*Günümüzün insanı genel tavırları itibariyle her şeyi halletmiş gibi ciddi bir emniyet içinde yaşıyor; istiğfar ve tevbe gibi çok önemli dinamiklere uzak bulunuyor.

*Bağışlanma talebinin sözle yapılanına “istiğfar” denir. İstiğfar; insanın, içine düştüğü bir hatanın pişmanlığıyla kıvranarak Cenâb-ı Hak’tan kusurlarının affedilmesini ve günahlarının bağışlanmasını istemesi, afv ve mağfiret dilemesi demektir. İstiğfar, bir başlangıçtır; onun devamı ve müntehası ise, tevbe, inâbe ve evbedir.

*Tevbe; hataları itiraf edip pişmanlıkla kıvranmak, fevt edilen sorumlulukları yerine getirerek, yeniden toparlanıp Cenâb-ı Hakk’a yönelmektir. Hakikat ehlince tevbe; duyguda, düşüncede, tasavvur ve davranışlarda Zât-ı Ulûhiyet’e karşı içine düşülen muhalefetten kurtulup O’nun emirleri ve yasakları zaviyesinden, yeniden O’nunla muvafakat ve mutabakata ulaşma gayretidir.

*İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) mâsum ve masûn olduğu halde bazen bir mecliste yetmiş ya da yüz kere istiğfar ederdi; kendi ufku itibariyle, seyyidü’l-mukarrebin olması açısından ve imamlığı zaviyesinden, dualarında adeta nefsini yerden yere vururdu. Bu haliyle de bize nasıl davranmamız gerektiğini talim buyururdu.

Ne kadar değişik zehir ve ne çok zehirlenen insan var!..

*Nefsini sık sık sorgulamayan, istiğfar ve tevbe ihtiyacı hissetmeyen bir insan bütün mesâvîye karşı kapıları aralamış sayılır ve hiç olmayacak şeylerle çarpılır. Çarpıldığı her şey de onu felç eder, hafizanallah. Dünyanın cazibedar güzellikleri zehirler, felç eder. Basit bir aile muhitinden, bir gecekondudan bir gündüz-konduya gelince saltanat zehirlenmesine maruz kalır.

*Basit bir muhitten biraz daha alımlı çalımlı bir muhite gelme.. basit bir takdirden herkes tarafından takdir edilir bir duruma yükselme.. acz, fakr ve kuvvetsizlikten birden bire hiç ummadığı şekilde bir kuvvet ve bir iktidarı elde etme.. Cennet’in kenzi olan “Lâ havle ve lâ kuvvete”yi tamamen kendinde görme.. “istediğimi yaparım, istediğimi işlerim” mülahazasına kapılma.. biraz okuyup yazınca kendini her şeyi bilir zannetme… Bunlar kendisini sık sık kontrol etmeyen/edemeyen, günde birkaç defa ister istiğfar, ister tevbe, ister inâbe, ister evbe havuzunda arınmaya çalışmayan kimselerin zehirlenmeleridir.

*Meseleyi nefis muhasebesine bağlı götürmeyen, nazarı sürekli kalbî ve ruhî hayatta olmayan, günde bir kaç defa “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana halis aşk u iştiyakla dolu bulunmayı diliyorum, lütfet!..” demeyen insanlar, sayılan hususlardan biriyle zehirlenmekten kurtulamazlar.

Yollar yürünerek alınabilir; azim, irade ve gayretle bugün olmazsa yarın zirvelere ulaşılabilir.

*Marifet, muhabbet ve hal Müslümanlığının oluşma süresi, istidat ve kabiliyetlere göre farklılaşabilir. Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri gibi inkişafa açık müstaid bir fıtrat bile bazı şeyleri altmış yaşından sonra duyup hissettiğini söylemiştir. Hazreti Cüneyd’in bu sözünü, onun altmış yaşına kadar ciddi bir şey duymadığı, görmediği, tatmadığı şeklinde anlamak elbette ki doğru değildir ve böyle bir anlayış o mümtaz ruha karşı saygısızlık olur. Demek ki o büyük insan, gözünü insan-ı kâmil ufkuna dikmiş hep oraya bakıyordu ama o ufka dair bir kısım esintileri duymak belli bir zamana vâbesteydi. Belki de o, bu sözüyle insanlardaki istidat farklılıklarına dikkat çekmek istemişti.

*Her mefkûre insanının, hayatının gayesi bildiği dâvasını ve vazifesini üstün bir gayretle ele alması, kulluğa dair sorumluluklarını derin bir mesûliyet şuuruyla ve fedakârca yerine getirmesi gerekir.

*“Men câle nâle – Yollar yürünerek alınabilir, zirvelere azim, irade ve plânlarla ulaşılabilir; azimle yola koyulan ve yolculuğun gereklerini yerine getirenler hedeflerine nail olurlar.” ve “Men talebe ve cedde, vecede – Bir şeyi gönülden dileyen ve onu elde etmek için azim ve iradesinin hakkını vererek çalışıp çabalayan insan mutlaka istediği o şeyi bulur.” hakikatleri hep hatırda tutulmalıdır.

“Günahım gözümde büyüdükçe büyüdü ama onu alıp affının yanına koyunca, affını tasavvurlar üstü büyük buldum.”

*İnsan, kusurları ve günahları açısından kendisine derin ve kuşatıcı bir bakışla bakmalı; en küçük olumsuzluklarını Everest Tepesi kadar büyük görmelidir. Hani bir Hak dostu diyor ya, “Beni günahlarla tartarsa Hazreti Deyyân / Kırılır arsa-i mahşerde arş-ı mizan” Mü’min, kendine öyle bakmalıdır.

*Esved b. Yezîd hazretleri bütün hayatını dini omuzunda taşımakla ve halis kullukla geçirmiş. Her zaman dini hecelemiş, hep dinle gecelemiş, başka hiçbir şey düşünmemiş. Ruhunun ufkuna yürüme mevsimi gelince, iki büklüm olmuş, ağlamaya durmuş; endişesi yüz kıvrımlarında, gözünün irisinde okunuyormuş. Demişler ki; “Nedir bu hıçkırıklar, günahlarından mı yoksa ölmekten mi korkuyorsun?” Bunun üzerine o büyük Hak dostu, “Hayır hayır, iş çok ciddi; ben günahlarımdan ya da ölümden değil, küfür üzere ölmekten korkuyorum.” cevabını vermiş.

*Vakıa, ümidini yitirmemek ve reca hissini hep canlı tutmak da bir esastır. “Ger günahım kûh-i Kaf olsa ne gam ya Celîl / Rahmetin bahrına nisbet ennehü şey’ün kalîl” (Ey güzel isimlerinden birisi de Celîl olan ulu Sultanım! Gerçi benim günahlarım, büyüklüğünü takdir edemediğim Kaf dağından daha büyüktür. Fakat dağlar kadar günah işlemiş olsam da ne gam; yine kaçkınlar gibi dönüp dolaşıp Senin kapına geldim ya! Hem benim dağlar cesametindeki günahlarım Senin rahmet, merhamet ve af deryalarına nispetle bir “şey-i kalîl”dir; deryada damla bile değil.) Evet, bu reca hissini de yitirmemek lazımdır.

*İmam Gazzali hazretlerinin yaklaşımıyla, insan hayattayken hep havf yörüngeli yaşamalı, Allah karşısında mehabet duygusuyla oturup kalkmalı; fakat can hulkuma gelip el el ile, ayak ayak ile “elveda, elfirak” dedikleri zaman da hep reca soluklamalıdır. İmam Şafii’nin dediği gibi demelidir:

وَلَمَّا قَسَا قَلْبِي وَضَاقَتْ مَذَاهِبِي     جَعَلْتُ الرَّجَا لِعَفْوِكَ سُـلَّمَا

تَعَاظَمَنِي ذَنْبِـي فَلَمَّا قَرَنْـتُـهُ       بِعَفْوِكَ رَبِّي كَانَ عَفْوُكَ أَعْظَمَا

“Kalbim kasvet bağlayıp yollar da sarpa sarınca, ümidimi affına merdiven yaptım. Günahım gözümde büyüdükçe büyüdü ama onu alıp affının yanına koyunca, affını tasavvurlar üstü büyük buldum.”

Kimisi makam, kimisi servet, kimisi iktidar ve kimisi de maharetle zehirlenmiş.

*Evet, zehirleyen faktörler pek çoktur. Mesela, biraz evvel ifade edildiği gibi, gecekondudan, Eşrefpaşa’dan veya Kasımpaşa’dan bir yerlere sıçrayan külhaniler farkına varmadan öyle zehirlenirler ki, kendilerini bir şey görmeye başlarlar. Bir yerde okuduğumu hatırlıyorum: Esasen Hâmân mezar bekçiliği yapıyormuş. Mezar bekçiliğinden Amnofis’in yanına yükselince ve orada şeytânî dehasıyla artık her dediğini dedirtip yaptırınca zehirlenmiş.

*Cenâb-ı Hak, Hazreti Musa’nın (aleyhisselâm) kavminden olan Kârun’a, hazinelerinin anahtarlarını bile güçlü, kuvvetli bir topluluğun zorla taşıdığı büyüklükte bir servet vermiş, fakat o, bu serveti kendi becerisiyle kazandığını iddia etmiş. Hakk’ın, kendisine yaptığı iyilik ve ihsanlara bir şükür ve teşekkür ifadesi olarak insanlara iyilik yapacağı yerde, iyiliğin asıl sahibini unutmuş, kendini bencilliğin gayyalarına salıvermiş ve sahip olduğu servet u sâmânla şımarmış, böbürlenmiş, ferîh fahûr yaşamaya ve ifsada başlamış. O da mal, mülk ve servetle zehirlenmiş.

*Amnofis, halkı ezmek, zayıflatmak, tesirsiz kılmak, sonra da ezikliği kabul ettirerek kitleleri küçük olmaya ve küçük kalmaya alıştırmak suretiyle herkese boyun eğdirmiş. O da karşısında tasmalı ve prangalı halayıklar görmesi sebebiyle zehirlenmiş.

*Samirî ise marifetiyle zehirlenmiş. O aklı eren, konuşmasını bilen, el ve ayak hareketleriyle değişik beceriler sergileyebilen bir insanmış. Fakat o da kendisine bahşedilen bu mârifet ve kabiliyetleri bir buzağı heykeli/putu yapmada kullanmış ve bu sebeple tepetaklak devrilip gitmiş.

*Demek ki, sanatla veya bir başarı ortaya koymakla da zehirlenme oluyor. İnsan, sürekli kendisini kontrol altına almazsa ve dini disiplinlerle kendisini rehabilite etmek suretiyle ahsen-i takvime mazhariyetinin gereklerini yerine getirmeye çalışmazsa, hafizanallah, kendini salmış sayılır. Dolayısıyla da o türlü sebeplerden biriyle zehirlenmesi kaçınılmaz olur.

*En tehlikeli mesh (suret değiştirme, hayvan şekline bürünme) nedir biliyor musunuz? İnsanın, mesh olduğunun farkına varamamasıdır; hâlâ kendini Müslüman zannetmesi ve hala “onu getireceğim” iddiasında bulunmasıdır. Böyle bir gafletin zararı, sadece -bağışlayın- o ferdi küstahlaştırması, şirazeden çıkarması ve meshe maruz bırakması değil, aynı zamanda o yanlış İslamiyet telakkisiyle bir toplumu korkunç bir badire içerisine atmasıdır. Maalesef, günümüz İslam dünyasında böylesine bir fecaat, böylesine bir şenaat, böylesine bir denaet yaşanmaktadır.

“Sen, ey riyakâr nefsim! Dine hizmet ettim diye gururlanma!..”

*Dünyevî beklentilere bağlı olan herhangi bir hizmet akîm kalmaya mahkûmdur. Ancak “Varım ol Dost’a verdim hânümanım kalmadı / Cümlesinden el yudum pes dü cihanım kalmadı” mülahazasıyla, yürüdüğünüz yolda sonuna kadar yürürseniz, sizin karşınızda bütün kuvvetler, aysbergler bile olsa, tuz-buz olur erir gider Allah’ın izni ve inayetiyle.

*Allah’ın lütfettiği hizmet ve muvaffakiyetleri O’nun lütfu olarak bilmek lazımdır. Allah Teâlâ’nın kendi büyüklüğünü göstermesinin vesilelerinden birisi de çok küçük unsurları kullanarak çok büyük neticeleri halk etmesidir. O dilerse, çok küçük ve sıradan insanlara, dâhi ve güçlü kuvvetli kimselerin başaramayacağı işleri gördürür.

*Mazhar olunan başarılar ve güzellikler illa bir sebep ve vesileye bağlanacaksa, şöyle demeli: “Demek arkadaşlar arasında ciddi bir vifak ve ittifak var ki Cenâb-ı Allah tevfikini yâr ediyor. Hizmet gönüllüleri arasındaki kardeşliği bir vesile ve teveccüh kabul ediyor; o teveccühe teveccühle mukabelede bulunarak muvaffakiyetler lütuf buyuruyor.”

*Her fert, bir yönüyle kendi sa’yinin de işin içinde olması itibarıyla, “Ya Rabbî, bana lütfettiğin bu nimetlerin birer istidraç olmasından Sana sığınırım!” demelidir. Alvar İmamı nasıl diyor: “Değildir bu bana layık bu bende / Bana bu lütf ile ihsan nedendir?” Hazreti Pir de bu düşünceyi farklı bir ifadeyle şöyle dile getiriyor: “Nefis cümleden edna, vazife cümleden âlâ.” Yine, “Sen, ey riyakâr nefsim! Dine hizmet ettim diye gururlanma. ‘Allah bu dini, fâcir bir adamla da te’yid ve takviye eder.’ sırrınca, müzekka olmadığın için, belki sen kendini o racül-i fâcir bilmelisin!” diyerek bu hususa dikkat çekiyor. Kim diyor bunu? Doğduğu günden itibaren gözünün içine günahın girmediği bir insan söylüyor. Niye söylüyor bunu? Talebelerine ders vermek için: İşte böyle düşünün, Cenâb-ı Hakk’ın lütuflarını sahibinden bilin!..

462. Nağme: Kârûn’un Değil Selef-i Sâlihînin Yolunu Seçin!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi dün ikindi namazından sonraki hasbihaline Nebe Sûresi’nin son ayetlerinin hatırlattıklarıyla başladı ve bir kere daha adanmış insanların hayatı nasıl değerlendirdiklerini misalleriyle anlattı. Hocamız, sözleri arasında şu cümlelere yer verdi:

*Kendileri için yaşamayan ideal insanlar, yaşamayı yaşatmaya çoktan kurban etmişlerdir.

*Rahat yaşama düşüncesini ayaklar altına almalı ve öbür tarafa giderken İnsanlığın İftihar Tablosu gibi gitmeli. Meselenin sözünü söylemek kolay.. “Biz iki hurma ve bir bardak suyla ömrünü geçiren Peygamberin ümmetiyiz!.” Kolay bunu söylemek!.. Fakat öyle yaşamaktır önemli olan.

*Hazreti Ebu Bekir gibi gitmek.. zannediyorum geride bir çardak bile bırakmadan ötelere yürümüştü.

*Bir davaya gönül vermiş insanlar, dünyevîliklere takılırlarsa -Allah korusun- gaye-i hayallerinde muvaffak olamayacakları gibi, gelecek nesiller tarafından da birer yâd-ı kabih olarak yâd edilirler. Hazreti Musa’nın yanındayken, gider kendilerini Firavun gayyasında bulurlar.

*Herhangi bir menfaate bağlı hizmet eden insanların şimdiye kadar kalıcı bir muvaffakiyet sergiledikleri görülmemiştir. Edip eyledikleriyle muvakkaten bazı şeyler ortaya koysalar bile, onlarla beraber, yaptıkları şeyler de hazana maruz kararsız ağaç yaprakları ya da saman çöpleri gibi savrulup sağa sola saçılmıştır.

*Yörünge dünya olunca ne dünya elde edilebilir ne de ukbâ. Belki bazı kimseler muvakkaten surî, hayvanî, cismanî, beşerî bir mutluluk yaşayabilirler fakat o mutluluğun akıbeti öyle bir hezimet, öyle bir ızdırap, öyle bir şenaat, öyle bir denaettir ki böylelerinin ne dünyada yeri vardır ne de ukbâda.

*İnsanlığın İftihar Tablosu ruhunun ufkuna yürürken torunları Hasan ve Hüseyin efendilerimiz vardı ve onları hiç kimsenin sevemeyeceği şekilde seviyordu. Onları aynı zamanda vilayet (velayet) ağacının birer çekirdeği/fidesi olarak görüyordu. Bununla beraber, “Torunlarım için şunu istiyorum, bunu istiyorum!” demedi. Kendisinden maddi yardım talep eden kızcağızı Hazreti Fatıma annemize ahireti işaretledi ve öteye bağlı kalmasını öğütledi. Hazreti Aişe validemiz oldukça dar bir hücrecikte hayatını geçirdi. Çünkü Allah Râsulü, kendi yakınlarına hep dünyanın geçiciliğini ve ahiret yörüngeli yaşamak gerektiğini anlattı. Halbuki, isteseydi onları sultanlar, prensler gibi, VIP’e bağlı bir hayat içinde yaşatırdı.

*Bu öyle bir töreydi ki, her şey ayakta duracaksa onunla durabilirdi. Nitekim başta Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ömer Efendilerimiz olmak üzere Ashab-ı Kiram bu anlayış üzere yaşamışlardı. Onlar cihan çapındaki başarılarının karşılığında bir çardak bile istememişlerdi.

*Onlar, kadınıyla erkeğiyle hayatlarını böyle değerlendirmiş, ruhlarının ufkuna böyle yürümüşlerdi. Saray maray bilmiyorlardı, servet bilmiyorlardı. Altınlar, gümüşler, zebercetler, yakutlar şakır şakır akıyordu; fakat o, topluma, devlete, millete akıyordu.

*Hazreti Ali de böyleydi. Hiç kimse evladını tavsiye etmedi. Evladı adına, damadı adına kimseden bir şey istemedi. Kayırmadı yakınlarını.

*Yakınlara yardımda bulunmak, onları görüp gözetmek adam kayırmaktan ve kamu malını onlara kullandırmaktan çok farklı bir konudur. Kur’an-ı Kerim akrabaya iyiliği farklı ayetlerle anlatmaktadır. Bakarsınız, görürsünüz, muhtaç ve sürüm sürüm olmalarına, miskince yaşamalarına meydan vermezsiniz. Başta anne-babanıza, sonra diğer akrabalarınıza, sırasına göre, belki nenenize, dedenize, amcalarınıza, halalarınıza, teyzelerinize, dayılarınıza -Kur’an-ı Kerim’in sıralamasına göre- normal hayatlarını sürdürecek şekilde yardımcı olursunuz. Fakat bu onları, başkalarının haklarını alarak hususi mahiyette kayırma, kollama ve başkalarına tercih etme demek değildir. Bakım ve görümleri bir hukuk olarak sizin üzerinize terettüp ettiğinden dolayı onları el-âleme el açtırmama demektir.

*Benim bir kıymet-i harbiyem yok; şahsım adına esas kıymet diye düşüneceğim bir şey varsa, o da sizin içinizde bulunmamdır. Allah beni bir diken gibi bu gül bahçesinden söküp dışarı atmıyor; ben bunu cana minnet biliyorum. Fakat haddimi aşarak bir şey demek istiyorum: Eğer hizmete kendini vermiş, vali, kaymakam, milletvekili olmuş ve bu konumları şahsî veya yakınlarının dünyevî hayatları adına değerlendiren insanlar varsa, iki elim dünyada da ukbada da yakalarında olsun. Hakkımı helal etmiyorum. Rasûl-ü Ekrem de hakkını helal etmeyecektir onlara.

*Ben hiç üzülmüyorum, vallahi, billahi, tallahi hiç arzum da olmadı; bir tane hücrem olsun diye arzum olmadı. Bırakın onu, kardeşlerim için de hep dua ettim: Allahım dünyanın en fakir insanları gibi yaşasınlar. Çünkü hizmetin itibarı çok önemlidir. Onlara atılan bir taş, hizmete atılmış olur. Fahirlenme maksadıyla demiyorum bunu. Bir yüce davaya gönül vermişseniz, gözünüz onun üzerindeyse, gözünüzü başka yere teksif etmek suretiyle himmetinizi dağıtmamanız lazım. Himmetinizi dağıttığınız ve tek önemli, hayati konuda konsantre olamadığınız zaman kalıcı bir başarı sergileyemezsiniz.

*O şatafata, o debdebeye, o ihtişama bakıp da bir şey oluyorlar zannetmeyin. Burada ben akıbetleriyle alakalı bir şey derken sadece, adet-i ilahiyeye dayanarak arzediyorum: Çok yakın bir gelecekte, saman çöpü gibi sağa-sola savrulduklarını gördüğünüzde o Kârûn’un servetine bakıp da “Keşke bizim de olsaydı!” falan diyen insanlar gibi, -hakikati görünce- “Allah’a hamdolsun ki, Allah bizi onlar gibi etmedi!” diye ferih-fahur sevineceksiniz, Allah’a hamd u senada bulunacaksınız.

*Allah’a hamd u sena yolunu seçiniz, Kârûnların yoluna sürüklenmekten Allah’a sığınınız.

Yaşatma İdeali ve Tebliğ Sancısı

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu sohbetinden bazı paragraflar:

*Âlem, kalbî ve ruhî hayat itibarıyla Allah’ın istediği seviyeye yükselirse, bizim için isteyecek başka bir şey kalmaz.

Hakikatler Karşısında Kalbi Duracak İnsanları Yitirdiğimizden Beri Yetimiz!..

*Hazreti Üstad diyor ki: “Milletimin imanını selamette görürsem, cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken gönlüm gül gülistan olur.” Peygamberlik yüksek pâyesinin gölgesinde, daha sonra da gölgesinin gölgesinde, gölgesinin gölgesinde olan insanlar hiç kendileri için yaşamamışlardır. Bu, bütün büyüklerin lâzım-ı gayr-ı müfâriki, yani öteden beri ayrılmaz hususiyetleridir. Başta Râşid Halifeler; yolun en doğrusunu onlar belirlemiş, onlar yaşamış ve İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) daha ziyade onları nazara vermiş. Kendi zaten nazarda; muşârun bi’l-benân. Nebi olduğundan dolayı, herkes O’na uyulması gerektiğine milimi milimine inanıyor.

*Harun Reşid küçümsenmeyecek bir insandır. O dönemin çok büyük velilerinden birisi olan Fudayl bin Iyaz’ın gözünün içine bakar, iki dudağından dökülen kelimeleri lâl ü güher gibi alır değerlendirir. Çok defa yanında hıçkıra hıçkıra ağladığı olmuştur. “Padişahsın, hükümdarsın; haksızlık yapıyor, zulmediyorsun. Allah’tan korkmuyor musun?” deyince, tepki vermez ona. Belki o denen şeylerin hiçbiri onda yoktur ama ihtimal ki “O büyük veli bir şeyler görüyor, ondan dolayı böyle diyordur!” diye itiraz etmez. Yanındaki Fazl ikna edip susturur onu: “Hükümdarı öldüreceksin, kalbi duracak!”

*Bu türlü hakikatler karşısında kalbi duracak insanları kaybettiğimiz günden bu yana, bizler hakiki insan yetimiyiz. Hakikatler yüzüne çarpıldığı zaman, “Bunlar tam bana göre; numarası da uyuyor, drobu da uyuyor. “Hırsız!” Numarası da uyuyor, drobu da uyuyor. “Mürteşî!” Numarası da uyuyor, drobu da uyuyor. “Hak yiyen insan!” Numarası da uyuyor, drobu da uyuyor. “Milletini ezen!” Numarası da uyuyor, drobu da uyuyor. Demek ki bu zâtlar benim hakikaten hatalarımı açıktan açığa görüyor ve söylüyorlar. Bana düşen şey, bu mevzuda, onların çağırdığı o istikamete yönelmektir.” diyebilecek muhasebe insanlarına hasretiz.

Hayatlarını Başkalarını Kurtarmaya Adamış Bahtiyar Ruhlar

*Hepsinin etrafında böyle bir nur hâlesi.. ama biri asliyet planında, diğerleri de zılliyet, gölge planında. (…) Bunlar, başkalarının karanlık dünyalarını aydınlatmak adına, adeta hayatlarını hep karanlıkta geçiriyor gibi yaşarlar. Ellerindeki mumları hep başkalarına verirler. Ellerindeki bir mumla bütün mumları tutuşturmak için karanlıktan karanlığa koşarlar; sürekli ızdırap yudumlarlar; hep çileden çileye girerler. Fakat bu mevzuda gam da yemezler, şikayet de etmezler. Sızlanmazlar katiyyen ve kâtibeten! (…) İstemedikleri halde bunlar -öyle bir dertleri de yoktur- milletin ve gelecek nesillerin nazarında yâd-ı cemîl olurlar. Yâd-ı cemîl olurlar, hep yâd edilirler, hep parmakla onlara işaret edilir.

*Bazılarının yeryüzünde mezarları bile olmaz. Adlarına hiçbir şey yapılmaz. Adlarına yapılan ne bir okul vardır, ne kültür lokali vardır, ne üniversite vardır; çünkü yaptıkları her şeyi Allah için yapmışlardır ve “Ecrimizi, mükâfatımızı biz Allah’tan bekliyoruz. Başkalarından beklediğimiz bir şey yok.” deyip o peygamberâne tavır içinde silinip gitmişlerdir.

*Üstad Hazretleri, “Benim mezarımı kimsenin bilmemesi lazım, bir iki talebemden başka!” demiş. Malum bir yere gömülmüş, sonra istediği gibi hakikaten meçhulleştirilmiştir. Ama hiç kimse zihinlerden onu silemez, kimse onu unutturamaz! Tesbihatıyla, ortaya koyduğu âsâr-ı güzîdesiyle onu yâd ederler; hep onun ufkunda seyahat eder dururlar. İman-ı billahtan marifetullaha, marifetullahtan muhabbetullaha, onun çizdiği çizgide dolaşır dururlar; onun o seyr-i rûhanîsini geride bıraktığı eserlerde yaşar dururlar. Etrafındaki hâle de ondan geriye kalmamıştır. Tahirî Mutlulardan Hulûsi Efendilere kadar…

*Ne yüksek istidatlardır onlar: Hulûsi Efendi üsteğmen veya yüzbaşı iken bir-iki kere görüşmüş; bir defa arkasında namaz kılmış; fakat ihlasta zirve yapmış bir insan. Hazreti Halid tabiatında bir insan. Amûdi yükselmiş bir insan. Tahirî Mutlu’yu da onun yanında mütalaa edebilirsiniz; şahane bir insan. Zübeyir Gündüzalp’i onlardan geri düşünemezsiniz. Mustafa Sungur’u da, makamı cennet olsun… Bunların hepsi gitmiş, rahmet-i Rahman’a kavuşmuş, şimdi de kendi ruhlarının ufkunda tayeran ediyorlar. Belki bazen tenezzülen bizlerin rüyalarına giriyorlar; rüyalarımızı şenlendiriyor ve renklendiriyorlar.

*Bunlardan en yakında ruhunun ufkuna yürüyen Mustafa Sungur Ağabey oldu. Âbide bir şahsiyetti. Çok erken dönemde tanıdığım insanlardan birisiydi. Muallimken gelmiş, Hazreti Pîr-i Muğân’a teslim olmuş; ona öyle bir yakınlık tavrı sergilemiş ki, o büyük insan ona “Benim vekilim” demiş. Zindanlarda beraber olmuş, dışta beraber olmuş; dünyaya ait her şeyi elinin tersiyle itmiş ve gerçekten bir babayiğitlik sergilemiş. Bizim gibi değil! Sonradan yetişmeler gibi değil! Zindanlarda kalmış; onunla beraber olmanın ne kadar ceremesi varsa hepsine katlanmış. Ve vefat edeceği âna kadar da o vefasını korumuş Allah’ın izni ve inâyetiyle. Makamı cennet olsun. Allah onları, o büyük insanları bizim hakkımızda şefaatçi eylesin.

*Bunlar kendi dönemini yaşayan insanlar değil. Bu kirli dönemi, zift dönemini yaşayan insanlar değil. Bunlar sahabenin arkasında bir yer ihraz eden babayiğitlerdir. Nisbî ve izâfî insan-ı kâmil âbideleridir bunlar Allah’ın izni ve inâyetiyle. Cenâb-ı Hakk hüsn-ü zannımızda bizi yanıltmasın. Öyle olduğuna inandık onların; onları öyle kabul ettik ve ölünceye kadar da birer yâd-ı cemîl olarak zikretmeye devam edeceğiz. Çünkü dünyevî hiçbir talepleri olmadı; mâliyeciler üzerlerine gitsin bunların, dikili bir taşları dahi olmadıklarını görecekler.

Tiranlar Devrilir Gider ve Bir Yâd-ı Kabîh Olarak Anılırlar!..

*Zira onlarda Kârun gibi kazanma düşüncesi yoktu. Kârun gibi dünyaya gömülme düşüncesi yoktu. Firavun gibi başkaları üzerinde hakimiyet kurma düşüncesi yoktu. Başkalarını hazmedememe gibi haset hastası değildi onlar. Kıskançlık hastası değildi onlar. Deli değildi onlar. Başkalarının yaptıklarını yıkmak için, gittikleri her yerde menfî propaganda yapan Firavun taslakları değildi onlar. Onlar Allah Rasûlü’nden (sallallâhu aleyhi ve sellem) tevârüs ettikleri şeyleri -ciddî bir îsâr düşüncesiyle, başkaları için yaşama ve kendilerini feda etme düşüncesiyle, o mevzudaki her türlü çileye rağmen- ikâme etmeye çalışıyorlardı.

*Aslında Kıtmir’in bir mülahazası var: Yüksek mefkûresi uğrunda ezilmemiş, preslenmemiş, dövülmemiş, vurulmamış, hakarete maruz kalmamış, sürgün -ki bunların hepsi peygamberlerin yoludur- yaşamamış kimselerin “Millet adına bir şey yapıyorum!” iddialarına katiyen inanmıyorum! Yalancının, sahtekârın tâ kendileridir onlar. Preslenmesi lazım ki inandığı şeyden dolayı; kendi ruhî dünyasını, kalbî dünyasını ikâme etme adına değişik çilelere maruz kalması lazım ki, hakkaniyetini ortaya koymuş olsun. Hangi Peygamber vardır ki çileye maruz kalmamış, yerinden yurdundan edilmemiş? İnsanlığın İftihar Tablosu, Seyyidina Hazreti Mesih, testereyle biçilen Hazreti Zekeriya, hunharca şehit edilen Hazreti Yahya, yerinden sürgün edilen Hazreti İbrahim, yerinden sürgün edilen Hazreti Musa, yerinden sürgün edilen Hazreti Harun… hepsini sayabilirim burada. Peygamberlerin yolu bu ise, bence yol odur!

*Konjonktürel olarak, şartları değerlendirerek gelip milletin başına musallat olan parazitlerin millete vadettiği hiçbir şey yoktur! Bunlar milleti sömürürler, kendi saltanatlarını tesis ederler.. ama bir yere kadar Allah fırsat verir. Bir yerden sonra bütün tiranlar gibi onlar da devrilir giderler. Birilerinin yâd-ı cemîl olmasına karşılık onlar da yâd-ı kabîh olarak yâd edilirler: Her akla geldikçe, “O münafığa da lanet olsun!” (derler.) “Gittiği her yerde Türk milletinin son açılmasını, son muhteşem açılımını kösteklemek için herkesin kafasını karıştıran, dünyanın değişik yerlerinde dinin intişârını engellemek isteyen tirana lanet olsun!” diyecekler.

Tebliğ Aşk ve Sancısı

Soru: Sürekli tebliğ aşk ve sancısıyla yaşayan Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam) ve Ashâb-ı Kirâm’ın insan kazanma konusundaki metotları nasıldı? Bugün otuz kırk dakikalık bir tren yolculuğunda dahi müstaid bir sine arama cehdi o aşk ve sancının bir yansıması sayılır mı? Tek tek fertlerle ilgilenmenin bu konudaki rolü nedir?

*Evvela başkalarına tebliğ ettikleri o mesajın lüzumuna, önemine ve vadettiği şeylere inanma meselesi çok önemlidir. İnanmışlardı. Ne kadar inanmışlardı? Bugünden sonra yarının gelmesine inandıklarından daha fazla inanmışlardı. İkindi sonrası güneş guruba meyletti. Bundan sonra bir gecenin geleceğine inanmanın ötesinde bir inanmayla inanmışlardı. Güneş gurup etmeyebilir, gece de gelmeyebilir; ne kadar ihtimal bu, bin ihtimalden bir ihtimaldir. İhtimal ki, Allah (celle celaluhu), Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir mucizesi olarak o güneşi bir yerde tuttuğu gibi, gece gelmeyebilir. Veya kıyamet kopar da gece gelmeyebilir. Ama gidecekleri yere öyle inanmışlardı ki, riyazî katiyet içinde.. “İki kere ikinin dört etmesinde şüpheye mahal vardır; fakat bizim gideceğimiz yer ve Cenâb-ı Hakk’ın ve Efendimiz’in bize vadettiği şeyler mevzuunda zerre kadar şüphemiz yoktur!” hakikatine inanmışlardı.

*İkinci mesele; o Zat’ın -Hazreti Pir’in de üzerinde durduğu gibi- insibağı vardı. Allah Rasûlü o düşünce, o duygu ve o mesaj fırçasını kime çaldıysa, bir yönüyle semavîleştiriyordu onu. O’nun tavırlarına, davranışlarına, bakışına, mimiklerine, gözünün irisine bakan insan “Bunda yalan yok!” diyordu. Önyargısı yoksa, şartlanmış değilse, bakan bayılıyordu O’na. “Bu Zat emindir!” diyordu. “Buna inanılır!” diyordu. Öyle bir güç vardı. O bakımdan o güne kadar zift içinde yaşayan o insanlar birdenbire sıyrılıyor oradan, cennet kevserlerinde yıkanmış bir hal alıyorlardı. Adeta meleklerle atbaşı haline geliyorlardı Allah’ın izni inayetiyle.

Yaşatmak İçin Yaşamayan Yaşıyor Sayılmaz!..

*Şimdi bu iki mesele zaviyesinden bakılınca, zannediyorum, o tertemiz gönüllerde insanları Allah’a ve ahirete yönlendirme adına delice bir aşk ve iştiyak bulunduğu görülecektir. Kur’an-ı Kerim’de Efendimiz’in bu husustaki tehaluku anlatılır. Özellikle iki yerde “Neredeyse kendini öldürecektin.” denilir; yani O’nun “herkes hidayet yoluna girsin, a’la-yı illiyyîn-i kemalâta yükselsin. Cennet’le serfiraz olsun. Bunu da Cenâb-ı Allah’ın cemaliyle ve Rıdvan’ıyla taçlandırsın” mülahazası nazara verilir. İnsanlığın İftihar Tablosu, “O da inansın, o da inansın, o da inansın…” diyor.

*Sahabe efendilerimiz başkalarını yaşatmak için yaşıyorlardı. Başkalarını yaşatma için yaşama yoksa, ona yaşama denmez; ona mezar-ı müteharrik bedbaht denir. Onlar hiçbir zaman böyle bir derekeye sukût etmediler. Hep a’la-yı illiyyîn-i kemalâta müteveccih yaşadılar.

*İnsan kazanma konusunda mülayemet çok önemli bir faktördür. Kur’an-ı Kerim’de Hazreti Musa (aleyhisselam) ile alakalı olarak iki yerde kavl-i leyyin tavsiye ediliyor. Sizin halinizde ve düşünce dünyanızda öyle bir mülayemet, bir yumuşaklık ve müsamaha varsa, bir yönüyle evrensel insani değerlere karşı bir saygı varsa, karşı taraf da sizi saygısız bırakmayacaktır, o da size saygılı olacaktır.. ve bunlar sizin ifadelerinizde de saygı edalı beyanlara dönüşecektir. Kavl-i leyyin buna diyebilirsiniz.

*Gönlünüzü herkese açarsanız, herkesi kucaklarsanız size hakaret eden insanlara bile açık durursanız âlem de gönlünü size açar. Ne olursa olsun bir Hazreti Mevlana yaklaşımıyla, bir Yunus Emre yaklaşımıyla insanlara kucağını açmak ve “Esasen inandığım değerler beni işte böyle yoğura yoğura, şekillendire şekillendire bu hale getirdi!” diyebilmek.. inandırır mı inandırmaz mı bu mesele?!. Yani “Ben de insanım, benim de öfkem, hiddetim olabilir fakat inandığım değerler beni bir potada yoğura yoğura bu şekle getirdi. Bak siz sövüp sayıyorsunuz, bense size hâlâ kucağımı açıyorum!” mülahazası… Nihayet insan onlar da; insan olmanın kadirşinaslığı içinde bu meseleye karşı cevab-ı sevab verirler.

*Hususiyle günümüzde din farklılığı, mezhep farklılığı, ırk farklılığı sebebiyle arada mesafeler olabilir. Bize düşen: Bir yönüyle bunlara gözümüzü yumarak, bu farklılıkları görmezlikten gelerek, icabında bir sıcak çay içirme.. veya gidip çaylarını içme.. elimize bir hediye alarak “Bugün size ziyarete geldik.” deme… Bizim özel günlerimiz vardır ki bu günleri de çoğaltabiliriz: Vahyin ilk geldiği gün (semâvîleşme yolunun bize açıldığı gün), İnsanlığın İftihar Tablosu’nun boykottan sıyrıldığı dönem, Efendimiz’in Mirac’a urûcu, Hazreti Hatice validemizin ruhunun ufkuna yürümesi, Hicret… Bu türlü vesileleri değerlendirerek, bunları bahane yaparak insanlara onlardan uzak olmadığımızı ifade etme…

Tiranlar Karşısında Yusuflar Olmazsa Dünya Huzuru Yakalayamaz!..

*Otuz kırk dakikalık bir tren yolculuğunda dahi müstaid bir sine arama da tebliğ aşk ve sancısından kaynaklanmaktadır. Hazreti Pîr-i Muğân’ı düşünebilirsiniz mesela. Zindana girince orayı tam bir medrese gibi değerlendiriyor, “Medrese-i Yusufiye” diyor. İmam Şazilî, Abdulkadir Geylanî, İmam Gazzalî ve İmam Rabbanî hazretleri gibi neredeyse bütün büyüklerin zindanlarda yaşamış olmaları da gösteriyor ki, zindana girme meselesi büyükler için Allah tarafından takdir edilen bir şey; yani bir arınma kurnası veya dereceyi ikiye katlama yeri oluyor orası.

*Şimdi de bir sürü tertemiz insan o Medrese-i Yusufiye’de. Medrese-i Yusufiye’nin insan hatalarını eritici yanı vardır. Bir de hata değil de yaptıkları sevaplar dolayısıyla oraya girmişlerse, sevabı katlama yanı vardır onun. Evet, günümüzdeki Medrese-i Yusufiye misafirleri/muhacirleri.. selef-i salihînle aradaki mesafeyi kapatmak üzere Allah (celle celaluhu) cebr-i lutfî ile onları oraya koymuş.. Yusuflaştırıyor onları, geleceğe hazırlıyor. Gelecekte de bir sürü tiran çıkacak.. o tiranlar karşısında Yusuflar olmazsa, dünyada genel huzur olmaz, kardeşlik teessüs etmez, sevgi atmosferi oluşmaz.

*Aslında böyle bir şeyin kahramanı Hasan el-Benna rahmetullahi aleyh’tir. Mısır’da bir yerden çıkar, trene biner, gideceği yere kadar trenin içindekilere bir şeyler anlatır; orada başka bir vasıtaya biner, bu defa onlara anlatır. Hazret bir öğretmendir, yedi sekiz saat mesaiden sonra bir de esas, gerçek mesai diyebileceğimiz ahirete müteveccih, insanların ufkunun açılmasına müteveccih böyle bir mesai sergiler. Geliş ve gidiş alanlarını katiyen boş geçirmez, hep değerlendirir, tohum atar geçer, tohum atar geçer.

Tohum Atma Mevsimindeyiz; Bizim Vazifemiz Granitleri Bile Tohumlarla Buluşturmak!..

*Bizi alakadar eden şey, Allah’ın bize lütfettiği zamanın bir santimini bile zayi etmemek, zamanda israfa gitmemek ve onu rantabl olarak değerlendirmektir. Değerlendirilmesi gerekli olan en önemli mesele de insanları ebedî zindana gitmekten kurtarıp cennete yönelmelerini sağlamaktır.

*Birinin bir fit sokmayacağı şekilde bir kişiyle, iki kişiyle meşgul olma, birebir meşgul olma, zimmetleme; doğrudan doğruya, evinde, barkında, yurdunda, yuvasında, okulunda, hastanesinde, kliniğinde teker teker ayağına giderek; bir, ayağına gitme centilmenliğini gösterme, bir de teker teker herkese zaman ayırma civanmertliği sergileme çok önemlidir. Hususiyle günümüzde birilerinin hasetten, kıskançlıktan, çekememezlikten, tenâfüs duygusundan dolayı sizin bir şey ifade etmenizden rahatsızlık duymalarına karşılık sizin de bu mevzuda ciddi telattuf duygusuyla, onları rahatsız etmeyecek bir stratejiyle hizmet etmeniz isabetli olacaktır.

*On tane insanı zimmetleyin fakat bir ona gidin, bir ona gidin… Bu mevsim de tam zimmetleme mevsimidir; baharda ektiğiniz şeyler biraz geç başak çıkarırlar, fakat sonbaharda ekilen şeyler daha bahar ufukta görünür görünmez hemen filizlenir, yeşerir, sonra da başağa yürürler. Meselenin öyle olmasını istiyorsanız, bir sonbahar yaşadığımız bu dönemde sürekli tohum atmaya bakmalısınız.. sürekli her tarafa tohum atmak lazım.. granit kayalara bile tohum atmak lazım. Allah’ın kudret elinde bu, o kocaman kayaları bile, o tohumlar, o rüşeymler delerler, sonra gelişirler, neşv u nema bulurlar, başağa yürürler Allah’ın izni ve inayetiyle.