Posts Tagged ‘ıslahçı’

Kırık Testi: Asırlardır Tahribe Uğramış Kalenin Tamiri

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Asırlardan beri rahnedâr olan bir kalenin tamiri adına takip edilmesi gereken yol ve yöntemler nelerdir?  

Cevap: Öncelikle belirtmek gerekir ki tamir tahribe nispetle bin kat daha zordur. Çünkü tamir için, bir şeyin bütün eczasının, iç ve dış unsurlarının mevcut olması gerekir. Tahrip için ise bunlardan sadece birisinin yokluğu yeterlidir. Meselâ namazı düşünecek olursanız, onun sahih bir şekilde eda edilebilmesi için, bütün şart ve rükünlerinin tastamam yerine getirilmesi gerekir. Fakat bunlardan tek birisi dahi ihmal edildiği zaman, namaz fâsit olur. Sözgelimi abdestin bulunmaması veya iftitah tekbirinin alınmaması ya da kıbleye dönülmemesi durumunda, namazın geri kalan bütün şart ve rükünleri yerine getirilse bile namaz geçerli olmaz. Hatta namazın Allah katında makbul olması, kişi için ahirette bir değer ifade etmesi ve kabirde onun enîs ü celîsi olması, namazın iç rükünlerine yani hudû ve huşuuna da riayet edilmesine bağlıdır. Dış şartlarının yanı sıra burada meydana gelecek bir boşluk onun bihakkın eda edilmesine mâni olacaktır. Diğer ibadet ü taatler için de aynı kural geçerlidir.

 İnşa ve Restorasyon

Aynı bakış açısıyla bir binanın inşasını veya restorasyonunu da değerlendirmeye alabilirsiniz. Düşünün ki, sanat dâhilerinden Mimar Sinan (makamı Cennet olsun), Selimiye Camii’ni altı sene gibi kısa bir zamanda inşa etmiştir. Edirne işgalinde Bulgarların top atışlarıyla hasar gören ve farklı yerlerinde çatlak ve gedikler oluşan caminin tekrar aslî hüviyetine döndürülebilmesi için başlatılan restorasyon çalışmaları ise yedi-sekiz yıl sürmüştür. Selimiye Camii’nin inşa ve tamirinin bu kadar zor olmasına ve uzun sürmesine karşılık, atılacak bir bomba veya kırılan bir fay hattının sebep olduğu zelzele bu muhteşem eserin, çok kısa bir zaman dilimi içinde ciddî hasar görmesine yol açabilir.  

İnsan bünyesi üzerinde de, tamir ve tahribin etkisini düşünebilirsiniz. Bazen yiyeceklerle birlikte aldığınız bir zehir, beyninizin nöronlarına kadar sizi tesir altına alabilir, uyku ve uyanıklık zamanınızı birbirine karıştırabilir. Buna karşılık o zehrin zararlı etkisinden kurtularak tekrar sağlığınıza kavuşmanız için uzun bir süre tedavi olmanız gerekebilir.

 Dip Dalga

İşte hususiyle son iki-üç asırdan beri toplumumuz da ciddî bir tahribata maruz kalmış, her tarafı âdeta bir harabeye döndürülmüştür. Bu durumu ifade sadedinde Abdülhak Hamid bir şiirinde şöyle der: “Eyvah! Ne yer, ne yâr kaldı, / Gönlüm dolu ah u zâr kaldı.” Ziya Paşa da, “Eyvah, bu bâzîçede bizler yine yandık, / Zîra ki ziyan ortada, bilmem ne kazandık.” demiştir. Mehmet Akif ise mevcut tabloyu şu ifadeleriyle resmeder: “Eyvah! Beş on kâfirin imanına kandık; / Bir uykuya daldık ki Cehennem’de uyandık!” Dolayısıyla dinin gittiği, imanın harap olduğu, değerlerin bir bir yıkıldığı bir toplumun yeniden ayağa kaldırılması ve ıslah edilmesi çok ciddî bir gayrete vâbestedir.

Çatlamış, kırılmış, parçalanmış ve mübarek parçaları sağa sola saçılmış olan bu abidenin yeniden aslî hüviyetine uygun bir şekilde ikame edilebilmesi, maddî-mânevî zevklerinden, şahsî mutluluklarından fedakârlıkta bulunan mefkûre insanlarının cehd ü gayretine bağlıdır. Zira Arapça bir şiirde de geçtiği üzere بِقَدْرِ الْكدِّ تُكْتَسَبُ الْمَعَالِي “Çekilen sıkıntı ölçüsünde, seviye elde edilir.” (el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 4/505) Biraz daha açacak olursak, maddî-manevî muvaffakiyetlere nail olmak, zirveleri tutmak ve zaferleri zaferlerle taçlandırmak, ancak bu konuda gösterilecek ceht ve gayrete ve bu ceht ve gayretin de doğru yerde, doğru istikamette kullanılmasına bağlıdır. Unutulmamalı ki, toplumun ıslahı ve yeniden dirilişi mevzuunda dipten gelmeyen ve dibe bağlı olmayan hiçbir hareket istikbal vaat edici ve kalıcı olamaz. Nice çalımlı şovlarla başlayan hareketler vardır ki üç adım ötede takılıp yollarda kalmış, belleri bükülmüş ve sonra da esefli birer hülya, yıkık birer rüya olarak devrilip gitmişlerdir. Evet, toplumun ıslahı mevzuunda müsait bir ortamın hazırlanması ve yürünecek yoldaki bir kısım engellerin bertaraf edilmesi adına idareci ve siyasîlerin belli ölçüde inisiyatif ve desteği olabilir. Onlar, bu destekleriyle ıslah erlerinin daha hızlı mesafe almalarına vesile olabilirler ve bu yönüyle de takdiri hak ederler. Fakat tamir adına yapılması gereken asıl iş, meselenin dipten ele alınması ve tabana yayılmasıdır. Bu itibarla “vira bismillâh” diyerek işin “elif-bâ”sından başlamalı; toplumun ıslahının fertlerin ıslahından geçtiği bilinmelidir. Topluma ait bütün üniteler ıslah edilmedikçe de toplumun ıslahının mümkün olamayacağı asla unutulmamalıdır.

 Maddî-Mânevî Zevklerden Vazgeçmiş Islahçılar

İşte bu çerçevede bir tamir ve ıslaha kilitlenmiş insanların yürüdükleri yolda hedefe varabilmeleri için ömür boyu adanmışlık ruhuyla hareket etmeleri gerekir. Zira büyük projeler, bazen şahsî veya ailevî çıkarlara dayandırıldığından ötürü başarılı olamamıştır. Başarılı olma bir yana, o büyük mefkûrenin adı kirletilmiş, kazanma kuşağında kayıplar yaşanmıştır. Zira Hazreti Pîr’in yaklaşımıyla, şayet siyaset ve idare veya herhangi bir oluşum veyahut organizasyon menfaat üzerinde dönüyorsa, işin içinde canavarlık var demektir. (Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s.770 (Lemeât)) Bu durumda o, onu karalamaya, o da diğerini karalamaya başlar. Evet, işin içine menfaat girdiğinde, kitleler birbiriyle boğuşmaya başlar, dolayısıyla da toplumun terakkisi adına herhangi bir mesafe kat edilemez. Hep el âlem yol alır ve siz de katiyen el âlemin vesayetinden kurtulamazsınız. Vesayetten sıyrılmanın yolu, hiçbir beklentiye girmeden, sırf Allah’ın rızası için ve bu milletin hatırına ömür boyu dur durak demeden çalışmaktır.

Yaşatma ideali taşıyan insanlar, büyük projeler, büyük planlar peşinde koşmalıdırlar. Elli-altmış sene sonra gelecek nesiller için bile onların planları, projeleri olmalıdır. Allah, insana dar buutlara sığmayacak ölçüde kabiliyetler verdiğine göre, bunu çok iyi kullanmasını bilmeli, kendisini dar bir alana hapsederek sahip olduğu istidat ve kabiliyetlerinin kolunu kanadını kırmamalıdır. Ayrıca o, hak yolunda yapmaya çalıştığı iş ve faaliyetler hakkında hiçbir zaman “bu bana yeter” dememeli ve her bir safhada farklı bir kanalla dünyanın dört bir tarafına açılma yollarını aramalıdır.

Yanlış anlaşılmasın, böyle bir açılım düşüncesinin dünyayı işgal etmekle de imparatorluklar yıkıp yerine yeni imparatorluklar kurmakla da hiçbir alâkası yoktur. Bilâkis bu açılım mülâhazasındaki esas niyet, dünyadaki farklı milletlerle sağlam, sıkı ve sıcak bir komşuluk münasebeti tesis etmek suretiyle, bir taraftan onlardan alacağımızı almak diğer taraftan da temsil etmeye çalıştığımız hümanizmin de ötesindeki bir kısım insanî değer ve düşünceleri gönüllere duyurabilmektir. Zira biliyoruz ki, büzüşüp küçülen ve küreselleşen günümüz dünyasında eğer böyle bir dünya komşuluğu oluşturamaz ve onlarla içli dışlı olamazsak; bu dünya yaşanmaz bir Cehennem hâline dönüşecektir. Vahşete kilitlenmiş, bütün projelerini insanları öldürmek ve öldürdükleri insanların yerini almak üzerine kuran, insanları birbiriyle boğuşturmak suretiyle tiranlıklarını sürdürmek isteyen zâlimlerin hâkimiyeti devam edecektir. Fakat unutmamak gerekir ki bu yaşlı dünyanın, kin ve nefrete kilitlenmiş böyle bir düşmanlığa ve bu düşmanlığın tabiî sonucu olan yok edici silâhlara artık tahammülü yoktur. Sevgi, hoşgörü ve diyalog köprüleriyle bu nefret dalgalarının önüne geçilemediği takdirde bütün insanlığı içine alacak korkunç hâdiselerin yaşanması, beşeriyetin başına kıyametin kopması kaçınılmaz olacaktır.

Bu itibarla biz tamiri, ıslahı, kardeşliği ve yaşatmayı seçmeliyiz. Bu uğurda icabında ölüm tehditleriyle karşı karşıya kalsak bile onu tevekkülle karşılamalı, dış yüzü ekşi hâdiselerin üzerine tebessümle gitmesini bilmeliyiz. İnsanlığın kurtuluşu adına gerektiğinde kendimizi hayatın zevk ve lezzetlerinden mahrum bırakmalıyız. Ayrıca hizmet edebilme adına Cenâb-ı Hakk’ın bahşettiği farklı imkânları kesinlikle dünyevî herhangi bir menfaate bağlamamalıyız. Zira koca bir dünyayı yeniden ihya etmeyi vazife edinmiş insanların şahsî çıkarları adına hareket etmeleri insanî kıymetle telif edilemeyecek ölçüde sevimsiz ve çirkin bir tavırdır. Denilebilir ki, bu uğurda Cennet’le meşgul olmayı bile mefkûremiz adına saygısızlık görmeliyiz. Ne yapıp edip günümüz nesillerinde bu duyguyu uyarmaya çalışmalıyız. Çünkü dünyanın çehresini değiştirecek olanlar bu duygu ve düşüncenin mümessili nadide ve güzide insanlar olacaktır.

 Gönül Kapılarının Sırlı Anahtarı: Sevgi

Izdırap da ıslah ve tamir adına proje üretebilme ve üretilen projeleri gerçekleştirme mevzuunda çok önemli dinamiklerden biridir. Bunu elde eden insan, Allah’ın izni ve inayetiyle, tamir adına umduğu şeyleri elde etme mevzuunda mahrumiyet yaşamayacaktır. Bu açıdan gelin hepimiz Allah’tan biraz ızdırap dilenelim. Milleti düşünme ızdırabı.. boyunduruğu yere konmuş İslâm âlemini düşünme ızdırabı.. “Allah’ım içimize kıvılcımlar gibi ızdırap at!” diye yalvaralım. Otururken, kalkarken, yatarken, yürürken vs. hep insanlığın problemlerini düşünelim ve bunlar için çözümler arayalım.

Her ne kadar din kolaylık ilkesi üzerine müesses olsa da (Bkz.: Buhârî, îmân 29; Nesâî, îmân 28.) beyin mimarlarının bu konudaki vazifeleri çok ağırdır. Şâir-i şehîrin ifadesiyle onların öz beyinlerini burunlarından kusarcasına bir performans ortaya koymaları icap eder. Çünkü onların gözünün içine bakan, onlara kulak veren ve biraz da kitle psikolojisiyle hareket eden pek çok insan vardır. Dolayısıyla onların yaşamadan daha çok yaşatmayı düşünmeleri ve hayatlarını bu ideal ekseninde örgülemeleri gerekir. Bu konuda çıta çok yüksek tutulmalı, mesele bütün bir insanlık meselesi olarak ele alınmalıdır. Eğer küreselleşen bir dünyada, her yerde mefkûreniz adına bir ocak tüttüremezseniz, istediğiniz yerde olamaz ve arzuladığınız tamiri de gerçekleştiremezsiniz. Olmanız gerekli olan yeri bile size haram kılarlar. Bu açıdan milletimiz, bir dünya milleti hâlinde hareket etme mecburiyetindedir.

Bunu yaparken kesinlikle yumuşaklıktan ve mülâyemetten ayrılmamalı, sevgi diliyle gönüllere girilmelidir. Çünkü sevgi dili, öyle sırlı bir anahtardır ki onunla açılamayacak hiçbir paslı kilit yoktur. Bu dili doğru kullanabildiğiniz takdirde bütün kapıları açabilir, bütün mütemerrit sinelere girebilirsiniz. Bir Türk atasözünde de ifade edildiği üzere, tatlı dil yılanı bile deliğinden çıkarır. Neyzenin el hareketleri veya çıkardığı ses kobraları bile oynattığına göre, zannediyorum ruhanî tavır ve davranışlar bir kısım düşmanlık duygularını eritecek; Kur’ân’ın ifade buyurduğu üzere, sizin düşman gibi gördüğünüz insanlar bile size sinelerini açmaya başlayacak (Bkz:: Fussilet sûresi, 41/34) ve “Biz de sizi bekliyorduk.” diyeceklerdir.

 Verdikleri Vereceklerinin En İnandırıcı Referansı

Her ne kadar günümüz nesilleri meselenin yeterince farkında olmasa da inanmış gönüllerin ortaya koyacakları bu tamir işi aynı zamanda bütün yeryüzünün tamiri demektir. Nitekim bundan yaklaşık otuz sene evvel de o günün insanları, dünyanın değişik yerlerine açılan muhabbet fedailerinin bir gün dünyayı bu hâle getireceklerini anlayamamışlardı. Fakat bugün insaflı olan kimseler, dünyanın yaklaşık yüz yetmiş ülkesine giden ve oralarda ülkemizin fahri elçileri gibi görev yapan insanların hizmetlerini takdirle karşılıyor ve alkışlıyorlar da. Dolayısıyla bundan yirmi beş-otuz sene sonrası da şimdiden görülemeyebilir. İşin bidayetindeki saffet ve samimiyet muhafaza edilir, kıvam korunur, beklentisizlik ve adanmışlık ruhu devam ettirilebilirse bütün yeryüzü çapında yepyeni bir dirilişin yaşanması mukadderdir.

Hem unutmamak gerekir ki Allah’ın (celle celâluhu), geçmişte asırlarca değişik ellere yaptırdığı bir kısım hizmetler ve ihsan ettiği başarılar gelecekte yaptıracağı hizmetlerin ve nasip edeceği başarıların da en inandırıcı referansıdır. Dün olan şeylerin bugün bir kere daha olmasının önünde hiçbir engel yoktur. Önemli olan, sahabe efendilerimizin gösterdiği performansa benzer bir performans gösterebilmek, sergiledikleri kıvamı ortaya koyabilmek; hiç eskimeden, partallaşmadan ve donuklaşmadan her zaman aktif ve canlı olabilmek, sürekli projeler üretebilmek ve bu projeleri de realize etme adına eldeki bütün imkânları kullanabilmektir.

Canlı Yayınlanan Bamteli: SIFIR SORUN (!)

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, canlı yayınlanan bu haftanın Bamteli sohbetinde özetle şu hususları dile getirdi:

Burs vermiş, himmet etmiş, kermes düzenlemiş masum hayırseverleri yakın takibe aldıkları kadar eli kanlı teröristleri izlemiyorlar!..

*İslam dünyası var olduğu günden beri hiç bu ölçüde mesâvîye, bu ölçüde derbederliğe, bu ölçüde parçalanmaya, bu ölçüde birbirine düşmeye maruz kalmamıştır zannediyorum.

*Değişik yerlerde katmerli zulümler yaşanıyor, insanlara gadrediliyor. Ümit veriyorsunuz bir kısım kimselere, “Size arka çıkarız!” diyorsunuz. Bir göç silsilesi başlıyor. Geliyorlar; bakamıyor, edemiyor, göremiyor, kollayamıyorsunuz. Her gün bir sürü mü’min, çoluğu çocuğuyla deryada boğuluyor; gittiği ülke kapılarından geriye çevriliyor. Ve televizyonlar bunları neşrediyor. Siz bu tabloyu görüyorsunuz. Yüreğiniz ürpermiyorsa, gözünüz yaşarmıyorsa, insanlık adına kaybettiğiniz şeylerin farkında değilsiniz.

*Kendi ülkende kıyametler kopuyor. Her gün bir yerde toplar, gülleler patlıyor; canlı bomba denaetleri, şenaatleri irtikâp ediliyor. Kimin ne olduğu belli değil, bir sürü masum insan ölüyor; bu Hristiyan da olsa, Yahudi de olsa, Müslüman da olsa, ateist de olsa, deist de olsa, materyalist de olsa insandır. Haksız yere bu insanlar öldürülüyor.

*Sistem, başkalarının arkasından koşturup duruyor. Masum insanları yakın takibe almış, onları izliyor. Onları yok etme, onlar hakkında kötülük yapma denaeti arkasından koşuyor.

Çoluk çocuğun elinde kalmış zavallılar ülkesinde, “sıfır sorun” safsatası dillerde!..

*Manzara bu. Ama birileri hala Pakraduni Akıllı Mehmet Efendi gibi konuşuyor. Kırk kişi bir yerden yuvarlanıyorlar; otuz dokuzu ölüyor, diğerinin de kolu kanadı kırılıyor. Soruyorlar; “Akıllı Mehmet Efendi ne oldu?” O, “Sormayın, az daha bir sakatlık çıkaracaktık!” diyor.

*Dünya alev alev yanarken, o kendi ülkeni de sararken ve her gün bir sürü insan orada zulme, gadre, mağduriyete, mazlumiyete uğradığından dolayı inlerken hâlâ bazıları “sıfır problem” diyorlarsa, biz her şeyle beraber aklımızı, mantığımızı, diplomasi düşüncemizi bile kaybetmişiz, çoluk çocuğun elinde kalmışız demektir.

*Meseleyi sadece zalimin zulmüne de bağlamamak lazım. Ümmet-i Muhammed (aleyhissalâtü vesselam) cezalandırılmayı hak ettiğinde Allah (celle celâluhu), onlara karşı tedip unsuru olarak bir kısım zalimleri kullanır. Zalim, Allah’ın kılıcıdır. Allah, önce onunla intikam alır; sonra da döner ondan intikam alır.

“Öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz, hepinize şamil olur.”

*Ne var ki, böyle bir ceza geldiği zaman sadece zalimlerle sınırlı kalmaz. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de “Bir de öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz, hepinize şamil olur. Biliniz ki Allah’ın cezalandırması şiddetlidir.” (Enfâl, 8/25) buyurulmaktadır.

*“Allah bir beldeyi, o belde ahalisi ıslahçı oldukları müddetçe helâk edecek değildir.” (Hud, 11/117) ayet-i kerimesinden ve ondaki “muslihûn” tabirinden hareketle, belaların def’ine vesile olan ıslahçılar belaların önünde set gibidirler.

*Bir yerde hak ve hakikati dert edinmiş, insanlığın salâhını düşünen, bunu hayatının gayesi bilip, kadın-erkek bu uğurda mücadele eden bir zümre varsa, Allah o beldeyi bütün bütün mahveden semavî ve arzî belâlar vermeyecektir. Fakat o ıslahçılar vazifelerini gereğince yapmıyorlarsa veya vazifelerini yapmalarına engel olunuyorsa, bu hal büyük felaketlere davetiye çıkarmak demektir. Bundan dolayıdır ki, Bediüzzaman Hazretleri İzmir ve Erzincan depremleriyle alâkalı olarak şöyle demiştir: “Ya oralarda hiç hizmet eden yoktu veya onlar çok az, mağlup durumda idiler.”

“Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. Çoğunu da Allah affeder.”

*İnanan insan, maruz kaldığı musibetleri değerlendirirken önce nefis muhasebesinden başlar. Bu sorgulamayı biraz da başında bulunduğu işle doğru orantılı olarak ele alır. Dolayısıyla müminin vazifesinin ağırlığı arttıkça, onun muhasebesi de daha derince olmalı ve o, sorumlu olduğu dairelerin her birinde yaşanan falso ve fiyaskoları kendinden bilmelidir.

*O, bütün olumsuzlukların, Allah’la irtibatını sağlam tutamama, İslâmiyet’i derince duyup hissedememe, Hazreti Rehber-i Ekmel’in düsturlarını güzel bir şekilde yorumlayamama, içinde bulunduğu şartları doğru okuyamama, hasım cepheyi iyi tanıyamama vs. gibi kendine ait boşluklardan kaynaklandığını düşünmelidir. Aslında Kur’ân-ı Kerîm’in bu konudaki şu açık düsturu fazla söze ihtiyaç bırakmamaktadır: “Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. Çoğunu da Allah affeder.” (Şûrâ, 42/30)

*Hakikî bir mü’min, bütün iyilik, güzellik ve başarıların Allah’tan geldiğini, kötülük ve musibetlerin ise nefsinden kaynaklandığını bilir. Zira çok açık ve net bir şekilde Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır: “Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her fenalık ise nefsindendir.” (Nisâ, 4/79) Bu inanç, bir taraftan Allah’a karşı hamd, şükür ve sena hissini tetikler; diğer yandan da istiğfar, tevbe, inâbe ve evbe duygusunu harekete geçirir.

Gariplerin en önemli özellikleri her şeye rağmen sulh, tamir ve ıslah ehli oluşlarıdır.

*Rasûl-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “İslâm garip olarak başladı (gariplerle temsil edildi) ve bir gün başladığı gibi yeniden bir gurbet dönemi yaşayacaktır. Herkesin bozgunculuk yaptığı dönemde, imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun!”

*Bahtiyar garip; yaşadığı dünya içinde, bulunduğu toplum itibarıyla hâlinden, yolundan anlaşılamayan; yüksek idealleri, ötelere ait düşünceleri, başkaları uğruna şahsî zevklerinden fedakârlığı, fevkalâde himmeti, üstün azmi ve adanmışlık ruhu dolayısıyla çevresi tarafından garipsenen insandır.

*Garipler, içinde yaşadıkları çağ itibarıyla, sanki o çağın insanları değildirler. Çevrelerinde Allah’tan kopmuş, peygamber tanımayan, zulmü ahlak haline getirmiş olan kimseler vardır. İftirayı, tezviri, yalanı meslek ve sanat haline getirmiş kimseler içinde horlanan ve yine bir hadisin ifadesiyle “kapı kapı kovulan” insanlardır garipler. Fakat onlar her şeye rağmen durdukları yer itibariyle dimdik dururlar; Allah’ın inayetiyle bütün ters esintileri geriye çevireceklerine inanırlar. Ne ölçüde olursa olsun, fesadın tahrip ettiği şeyleri tamire çalışırlar.

Dönme, devrilme, takılıp kalma veya alınıp satılma yürünen yolda pişmanlık işareti ve bu pişmanlık da Müslüman olmaya karşı nedamet ifadesidir.

*Yaptığı hizmetleri dünyevi bir kısım menfaat ve çıkarlara bağlamış insanlar samimi olamayacakları gibi, onların ortaya koyacakları şeyler için de devam ve temadi söz konusu değildir.

*Yürüdüğümüz yolun hakkaniyetine inanıyor musunuz?!. İnanıyorsunuz. Bir sürü dökülen insan oldu. Baskılar karşısında başkalarının vesayeti altına giren insanlar oldu. Sesini kesen, dilsiz şeytanlığı tercih eden insanlar oldu. Mümindi bunların bir çoğu. Ama ne yaptılar bunlar? Yürüdükleri yolda başlarına gelecek şeylerden dolayı pişmanlık duyduklarından adeta Müslüman olduklarına pişmanlık duyma gibi bir tavır içine girdiler. Yürünen yol hak ise şayet, başa gelen her şeye katlanmak gerekirdi. İster ölüm, ister sürgün… “Bir cefâkeş aşıkem, ey Yâr Senden dönmezem / Hançer ile yüreğimi yar Senden dönmezem / Ger Zekeriya tek beni baştan ayağa yarsalar / Başıma koy erre Neccâr Senden dönmezem / Ger beni yandırsalar, toprağımı savursalar / Külüm oddan çağırsalar Settâr Senden dönmezem.” (Nesîmî) demek gerekirdi.

*Sanki yürüdüğü yol yanlışmış gibi, zalimlerin vesayeti altına girme, güdümüne girme.. onların vereceği bahşişlerle satılma, peylenme.. arsa tahsisiyle peylenme, villa tahsisiyle peylenme, zengin olma imkanları bahşedilmek suretiyle peylenme… Peylenmeler hayvanlara mahsus şeylerdi. İnsan böyle peylenebilir hale gelince hayvan veya ondan da aşağı düşmüş demektir. Yürüdüğünüz yol doğruysa, o yolda başınıza gelen her şeye katlanmanız lazımdır.

*Hafizanallah, dönme, devrilme, takılıp kalma, uykuya dalma, bütün bunlar yürüdüğünüz yolda pişmanlığın işareti ve bu pişmanlık da Müslüman olmaya karşı pişmanlığın ifadesidir. “Keşke Müslüman olmasaydım!” demeye tekabül eder. “Olmasaydım da bunlar falanı filanı, Maocuyu kayırdıkları gibi, Leninciyi kayırdıkları gibi, Marksisti kayırdıkları gibi, gelip devlete tuzak kuranları kayırdıkları gibi bizi de kayırsalardı!” demek gibidir, Müslümanlıktan pişmanlık duyma demektir.

Allah için yapılan işlerde ihlas, rıza, halis aşk u iştiyak temel esaslardır.

*Üstad Hazretleri bir reçete veriyor: “Din hayatın hayatı, hem nuru, hem esası. İhyâ-yı din ile olur şu milletin ihyâsı.” diyor. Demek ki bizim dirilişimiz dine bağlılık içinde gerçekleşebilir. İşte millet olarak bu mânâda bir diriliş için gayret göstermek, dinimizin bize yüklediği bir sorumluluk ve vazifedir.. “Emri bi’lmaruf, nehyi ani’lmünker iyiliği emretmek, kötülükten menetmek” sözleriyle ifade ettiğimiz bir vazifedir. Bizim asıl üzerinde durmamız ve yoğunlaşmamız gereken husus da budur.

*“Emri bi’lmaruf, nehyi ani’lmünker” vazifesi varlığın yaratılış gayesine götüren bir yoldur. Zira Peygember Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), kâinat kendisi için yaratılan İki Cihan Serveri’dir. O’nun gönderiliş gayesi ise tebliğdir. Tebliğin özü de, “emri bi’lmaruf, nehyi ani’lmünker”dir. Demek ki, bir mânâda varlık, bu iş için yaratılmıştır. Şüphesiz varlığın yaratılış gayesi olan bu iş, işlerin en önemlisidir ve her Müslümanın yapması gerekli olan bir vazifedir.

*Allah için yapılan işlerde ihlas, rıza, halis aşk u iştiyak temel esaslardır. Yapılan her şey ihlasla yapılmalı, her zaman O’nun rızası hedeflenmeli ve sonuçta O’na kavuşmaya iştiyak duyulmalıdır. Bu esaslardan sapma olduğu zaman şefkat tokatlarının gelmesi kaçınılmaz olur.

Aylardan beri ağlamaktan başka bir şey bilmiyorum; seccadem gözyaşlarımın izleriyle benek benek!..

*Bu hali söylemek doğru değil. Seccademe baksanız, cereyan eden hadiseler karşısındaki gözyaşlarımın izleriyle her tarafı bir leke haline gelmiştir. Aylardan beri ağlamaktan başka bir şey bilmiyorum. Sadece o kadar. Eğer bunlar samimi, nezd-i uluhiyetinde bir kıymet ifade ediyorsa, ya Rabb, Sen cehennemi bile gözyaşlarıyla söndürüyorsun -İslam dünyasında önü alınamayan bu yangın üzerine bir de elinde benzinle giden insanların mevcudiyeti karşısında- Sen samimi insanların gözyaşlarıyla bu korkunç yangını söndür. Görmeyen o kör gözleri aç Allahım!..

*Ye’se düşmemeli.. inkisar yaşamamalı.. benim inkisarlarıma da belki iştirak etmemeli.. ama bir şeye iştirak edebilirsiniz: Siz de gece kalkın. Sekiz-on rekat teheccüd namazı kılın ve isterseniz şöyle de deyin: “Bizim sağda solda kadınıyla erkeğiyle derdest edilen, fakir talebeye burs verdiğinden dolayı, dünyanın 170 küsur ülkesinde okul yaptığından dolayı, dil ve kültür bayrağımızı dalgalandırdığından dolayı, nam-ı celil-i Muhammedi’yi herkes tarafından saygıyla karşılanır hale getirdiğinden dolayı ‘terör örgütü’ denerek derdest edilen insanlarımız var. Allahım eğer o derdest edenler bu işlerinde haklıysa, sen o okulları da o okullarda çalışanları da yerin dibine batır. İhlas yoksa, rıza-ı ilahi yoksa, aşk u iştiyak-ı ilahi yoksa, yerin dibine batır. Yok şayet karşı taraf bu mevzuda haksızlık yapıyor, masum insanların üzerine gidiyorsa -ey Rabb, Sen her şeyi görüyorsun, Semi’sin, Basîrsin- bunları yapan ve bu yapılanlar karşısında dilsiz şeytan gibi susan ne kadar insan varsa, evlerine ateşler sal, yerin dibine batır, en yakın zamanda kahr u perişan eyle. Kim olursa olsun, zırvasından zirvesine kadar hepsini yerin dibine batır Allahım!.”

*Ben bunu derken, hak ve hakikat yolunda yürüyen insanların ihlasla, rıza-ı ilahi istikametinde, Allah’a karşı aşk u iştiyakla yürüdüklerine samimi inandığımdan dolayı tereddüt etmeden söyledim. Ve karşı tarafın bu mevzuda Haccaclar, Yezidler, melunlar gibi Müslümanların üzerine geldiğine onda on inandığımdan dolayı söyledim. Yoksa adetimizde tel’ine bedduaya “amin” deme yoktur; Doktor İkbal’in dediği gibi, değil tel’in ve beddua, tel’ine ve bedduaya “amin” deme bile yoktur.