Posts Tagged ‘hürriyet’

Kırık Testi: HÜRRİYET

Herkul | | KIRIK TESTI

Meşru her isteğin, herhangi bir engelle karşılaşmadan gerçekleştirilmesi.. veya herhangi bir baskı, mahkûmiyet, boyunduruk altında bulunmama hâli.. ya da seçme, seçilme ve hareket serbestisi şeklinde yorumlanan hürriyet, ister düşünce tarihi, ister hukuk açısından üzerinde en çok yazı yazılan ve söz söylenen bir mefhum.

İnsanın temel hakları kabul edilip üzerinde durulan hürriyetler; şahsî haklar, siyasî haklar, umumî haklar kategorileri ve bunların teferruatı sayılan, inanma, ibadet etme, barınma, çalışma, mülk edinme, düşünme, düşünülen şeyleri ifade etme hürriyetlerinden, seçme, seçilme, danışma, denetleme, vazife verme, vazifeden alma, aday olma hürriyetlerine kadar pek çok çeşitleriyle Kalbin Zümrüt Tepeleri’ne, doğrudan doğruya mevzu teşkil etmeseler de, her zaman insanoğlunun en önemli meseleleri olarak kabul edilegelmiştir.

Hürriyet; insan vicdanının önemli bir rüknü sayılan iradenin en esaslı rengi, en ehemmiyetli fakültesi ve en hayatî bir buudu olarak Allah’ın insanoğluna en müstesna ihsanlarından biridir. Bu büyük ve müstesna ihsan, İslâm literatüründe, ferdin kendi haklarına sahip olması şeklinde tarif edilmiştir ki; vuzûhu biraz da aksinin kavranılmasına bağlıdır. Bunun aksi ise, ferdin haklarına başkasının sahip olmasıdır ki, bu da düpedüz kölelik demektir. İnsana bu hakları, hususî bir çerçevede bahşeden Allah’tır. Bu itibarla da insanın, bu hakları değiştirmeye, tebdil etmeye, satmaya hakkı yoktur. Hürriyetle alâkalı bu günahlardan birini işleyen insan, insanlığının bir bölümünü yitirmiş sayılacağı gibi, Allah indinde de ciddî bir sorumluluk altına girmiş sayılır. Zira, böyle bir anlayış ve davranış her şeyden evvel insanî değerlere karşı saygısızlık demektir. Böyle bir saygısızlığı irtikâp edenin, kendi varlığının şuurunda olduğu söylenemez; kendini idrak edememiş birinin de, gerçek mârifet, muhabbet ve Hakk’a kulluktan nasibi yoktur.

Hulâsa olarak diyebiliriz ki, Allah’ı tanımayan haknâşinasların, insanî haklara sahip olma mânâsında, hür olduklarından bahsedilemeyeceği gibi, Allah’tan başkasına kul olma düşüncesinden sıyrılamamış kimselerin de hürriyetlerinden söz etmek mümkün değildir.

Ancak bütün bunlar, Kalbin Zümrüt Tepeleri’ne esas teşkil eden hürriyet için birer mebâdî mahiyetindedir ve “maksûdun bizzat” sayılmazlar.

Tasavvufta hürriyet; insanın Allah’tan gayri hiçbir şey ve hiçbir kimsenin boyunduruğu altına girmemesi, hiçbir şeye serfürû etmemesi mânâsına hamledilmiştir ki, riyâzetin en önemli meyvelerinden biri sayılır.. ve kalbin Hakk’ı gösteren bir mir’ât-ı mücellâ hâline gelmesinin de en açık emaresidir. Bin riyâzet veya inayetle bu noktaya ulaşmış hak yolcusu, kalben, topyekün varlık ve eşya ile alâkasını keser; hürriyet semalarında pervâz eden hülyaları, hürriyet iştiyakıyla şahlanan gönlü, hürriyet mırıldanan duyguları ve egosunu saran kayıtları bir bir kırmış benliğiyle, biricik mihrabına yönelir ve Hz. Hâris İbn Mâlik el-Ensarî felsefesiyle, düşünce dantelasını ötelere ait atkılar üzerinde örgüler durur.

Evet, gerçek hürriyet ancak, insanın dünyevî endişelerden, mal-menal gibi gailelerden kalben sıyrılıp, âlem-i halka ait bütün hususiyetleri ve âlem‑i emre ait bütün derinlikleriyle Hakk’a yönelmesi sayesinde gerçekleşebilir. Büyükler bu düşünceyi ifade için:

بَند بَكُسِل بَاشُ آزاد اَى بُسَر چَند بَاشِي بَندِ سِيمُ و بَندِزَر

Evlât, kölelik bağını çöz ve azat ol; daha ne kadar zaman altın ve gümüşün esiri olarak kalacaksın?” demişlerdir ki, Hz. Cüneyd’in hürriyeti kendisine soranlara: “Cenâb-ı Hakk’a bağlılıktan başka bütün kayıtlardan kurtulduğun zaman gerçek hürriyeti tatmış olursun.” şeklindeki cevabı da aynı gerçeğin bir başka şekildeki ifadesinden ibarettir.

Evet, eğer hürriyet, Cenâb-ı Hakk’a hâlisâne kullukla mebsûten mütenasip (doğru orantılı) ise –ki öyledir– hayatlarını başkalarının gölgelerinde geçirenlerin hür olduklarını söylemek oldukça zor, hatta imkânsızdır. Konu ile alâkalı, bir hak dostu şöyle der:

كُوسِ نَاموس أرزَنِي اَزْ چَرخ اَنجُم بَر گُزَار

چُون دَفِ رُسوَاييست اينْ پُر جَلَا جِل چَنبَراست

“Eğer nâmus davulunu çalmak istersen, yıldızlar çarkından geç; zira zillerle dolu bu çember bir rüsvalık defidir.”

Hakikî hürriyet kemal-i ubûdiyetin lâzımıdır; bu iki şeyi eş anlamlı bile kabul edebiliriz. Bu itibarla, denebilir ki insan, Allah’a kulluğu ölçüsünde hürdür. Kulluktan nasipsiz olanlar hür olamayacakları gibi, gerçek insanî değerleri kavramaları da mümkün değildir. Zira bunlar, hiçbir zaman beden ve cismaniyetin girdaplarından kurtulamaz, kalbin, ruhun hayat ufkuna ulaşamaz ve özlerini kendine has derinlikleriyle duyamazlar.

Hayatını, hep bedenî mülâhazalar ağında geçiren, mazhar olduğu nimetler karşısında iki büklüm olacağına küstahlaşan, üzerindeki ilâhî mevhibeleri bozbulanık hırslarla yaşayan, kazandığında şımarıklaşan, kaybettiğinde inkisardan inkisara düşen ve elindeki imkânları yitireceği endişesiyle tir tir titreyen bir tali’siz, cihanlara sultan olsa da hür değildir.

Evet, kalb, değişik matluplara, mahbuplara, maksudlara dilbeste olduğu sürece kat’iyen hür olamaz. Değişik mülâhazalarla sürekli başkalarına bedel ödeyen birisi nasıl hür olabilir ki.! Rica ederim, ömrünü bir kısım dünyevî çıkarlar ve cismanî hazlar karşılığında şuna-buna ipotek etmiş birinin hür olmasına imkân var mı?.

Allah’ın bir insanı, kesrete müptelâ edip, onun kalbini fâniyât u zâilât arenası hâline getirmesi ve onu hep cismaniyetin girdaplarında dolaştırması böyle bir tali’siz için en büyük “mekr-i ilâhî” olmasına karşılık, bir diğerinin, bâtınını, dünyanın; nefis ve hevesâtımıza bakan yanlarına karşı kapaması; diğer bir ifadeyle, kalbi dünyadan, dünyayı da kalbten uzaklaştırması en büyük bir ihsan-ı ilâhîdir. Bu ise insanı gerçek hürriyete taşıyan bir mânevî köprüdür.

Bamteli: HÜVE PERSPEKTİFİ.. VE MUKADDESÂTLA ALDATANLAR

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Her şeyi O’ndan (celle celâluhu) bilenler, kazanırlar. Bazı şeyleri kendilerine nispet edenler -iradenin hakkı mahfuz- kazanma kuşağında üst üste kayıplar yaşarlar. “Ben” deme; “Biz” basamağına sıçra, oradan “Hüve”yi rasat etmeye dur!..

   “Âşık-ı sermest olanlar Hû iledir Hû ile / Savmı Hû’dur, iydi Hû’dur, zühd ile erkânı Hû”

İşin mebdei, kendinden geçmeye bağlı; ortası, “Biz” demek. Vifâk ve ittifak, tevfîk-i ilâhînin en büyük vesilesi. Bir araya geldiğimizde, aynı şeyler istikametinde soluk soluğa koştuğumuzda, Cenâb-ı Hak değişik eltâf-ı Sübhâniyede bulunuyor. “Biz”in o kadar bir yeri var. Ama gördüğünüz gibi eltâf-ı Sübhâniyede bulunmak, yine O’na (celle celâluhu) ait. İş, gidip “Hüve”ye dayanıyor; Hû!.. Onun için “Allah” demiş, “Hû” demişler; “Rab” demiş, “Hû” demişler; “Cemîl, Celîl!..” demiş, “Hû” demişler; hep “Hû” (O), O’yu işaretlemişler.

“Hüve” (O), ıtlakı ile bütün esmâ-i İlahiyeyi ifade eder gibi bir gayb zamiri. Aynı zamanda onda Zât-ı Baht’ın nâ-kâbil-i idrak olduğuna da bir îmâ var. Sadece “O” diyorsun. Eğer, O (celle celâluhu), kendisine hitap ederken, tazarru ve niyazda bulunurken, bize “Sen” deme iznini vermeseydi, o saygısızlık olurdu. Ama tenezzülât-ı sübhâniye veya “telattufât-ı sübhâniye” neticesi, إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ “Ancak Sana kulluk eder, sadece Sen’den yardım dileriz!” demeyi talim buyuruyor. “Sana…” ve “Sen’den…” deme iznini bize verdiğinden dolayı, “Sen, Sen!..” de diyoruz. Yoksa O’nu (celle celâluhu) bütün sıfât-ı sübhâniyesiyle, esmâ-i hüsnâsıyla yâd etmek, ancak böyle olunca olur.

Hatta bildiğimiz esmâ-i İlahiye ile O’nu yâd etmek, yine yeterli değildir. Zira أَسْأَلُكَ بِكُلِّ اسْمٍ هُوَ لَكَ، سَمَّيْتَ بِهِ نَفْسَكَ، أَوْ أَنْزَلْتَهُ فِي كِتَابِكَ، أَوْ عَلَّمْتَهُ أَحَدًا مِنْ خَلْقِكَ، أَوِ اسْتَأْثَرْتَ بِهِ فِي عِلْمِ الْغَيْبِ عِنْدَكَ “Senden, Kendini isimlendirdiğin, Kitabında indirdiğin, mahlûkatından birine öğrettiğin veya gayb ilminde Kendine tahsis ettiğin (kimseye bildirmediğin) her ismin hürmetine diliyorum ki…” hadis-i şerifinde/duasında ifade buyurulduğu gibi, O’nun bilemediğimiz daha pek çok ismi vardır. Nezd-i Ulûhiyetinde isti’sâr buyurduğu; melek varlığıyla alakalı, ruhânî varlıkla alakalı, öbür tarafta öbür tarafın var olma şecere-i nurâniyesiyle alakalı esmâ-i hüsnâsı vardır ki, onları nezd-i Ulûhiyetinde hiç kimseye bildirmemiştir; nebi de bilmiyor onu, veli de bilmiyor, has kulları da bilmiyor; benim gibi hamlar, hiçbir şey bilmiyor!..

Evet, kendimizi böyle tam -kendimize göre- konumumuza koyduğumuz zaman, yerleştirdiğimiz zaman, büyük ölçüde karşımıza çıkacak arızaları aşmış oluruz. Kendimizi yerli yerine koyamayınca, kendimize bazı şeyler bahşedince, “bahş” edip “Ben, şuyum, buyum!” mülahazalarına takılınca, -hafizanallah- kazanma kuşağında kayıplar yaşarız. “İnsanın kendini görememesi körlüğü” de ondan kaynaklanır; kendine o ölçüde im’ân-ı nazar, esas, görmeyi daraltır. Ve bu, insanın kadrine/kıymetine, ahsen-i takvîme mazhariyetine bir saygısızlıktır. İnsan, öyle bir varlık değil; ona bakmak suretiyle bakış açısını genişletmek lazım, daireyi genişletmek lazım.

Bakışa öyle “ani’l-merkez” bir açılım kazandırmalı ki, aşmalı “ef’âl” dairesini, “âsâr” dairesini, “esmâ” dairesini; ulaşmalı “sıfât” dairesine ve bir yönüyle “Zât-ı Baht” dairesine; kapının eşiğine başını koymalı ve burada “Hû” deyip inlemeli!.. مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ “Ey bütün mahlûkat tarafından bilinen Rabbimiz, Seni bilinmesi gereken ölçüde bilip tanıyamadık!..” deyip inlemeli!..

   “Edemedik ya Rab, Seni hakkıyla takdir edemedik!..”

Hakk dostları öyle demişler: مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ يَا مَعْبُودُ “Ey ibadete layık yegâne Ma’bud, Sana hakkıyla ibadet edemedik!..” Sana hakkıyla ibadet edemedik, ey ibadet hakkı olan Ma’bud-i Mutlak, Maksûd-i bi’l-istihkâk! مَا شَكَرْنَاكَ حَقَّ شُكْرِكَ يَا مَشْكُورُ “Ey her dilde meşkûr olan Rabbimiz, Sana gereğince şükredemedik!..” Sen’in sağanak sağanak yağdırdığın, var olduğumuz günden, var etmediğin günden, var etme murâd ettiğin günden itibaren, başımızdan aşağıya yağdırdığın nimetler karşısında Sana hakkıyla şükredemedik, ey şükür hakkı olan Meşkûr-i ale’l-ıtlâk, Meşkûr-i Mutlak!.. مَا حَمِدْنَاكَ حَقَّ حَمْدِكَ يَا مَحْمُودُ “Ey herkes tarafından hamd u sena ile yâd edilen Rabbimiz, Sana hakkıyla hamd edemedik.” Sana hakkıyla hamd edemedik ey Mahmud-u Mutlak, Ma’bud-u Mutlak! مَا سَبَّحْنَاكَ حَقَّ تَسْبِيحِكَ يَا سُبْحَانُ “Ey yerde ve gökte her varlık tarafından adı anılan ve tesbih edilen Rabbimiz, şanına lâyık zikr u tesbihi yapamadık!” Seni hakkıyla noksan sıfatlardan tebriye ve tenzih edemedik.. evsâf-ı kemâliye ile tavsif edemedik.. tam yürekten “Sübhân!” diyemedik.. Senin dışında her şeyi gözden silemedik.. dünya ve mâfîhâyı kalbimizden çıkarıp atamadık.. ve bir yönüyle, onları atmak suretiyle “ârif” olma yoluna giremedik!.. “Hikmet-i dünya ve mâfîhâyı bilen ârif değil / Ârif odur, bilmeye dünya ve mâfîhâ nedir.” (Fuzûlî)

O’nu gören, O’nu bilen, O’nu düşünen, O’nunla oturup kalkan birinin gözünde her şey, bir yönüyle izâfîliğe bürünür, nisbîliğe bürünür. Biri kalkar O’na “vücûdî” mülahaza ile bakar; “Sizin ‘siz’ diye bir varlığınız yok; O’ndan gelen, peşi peşine gelen karelerden ibaretsiniz; O’na ait tecellilerin tecessüm şeklisiniz!” der; “vücut” mülahazası. Biri kalkar der ki, “Siz müşahedenizde yanılıyorsunuz!”; “şühûd” mülahazası der. Fakat İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), meseleyi gayba/ıtlâka havale etmek suretiyle, Allah’ın emri, Allah’ın talimi ile, başta üzerinde durulduğu gibi “Hû” der, O’nu, ıtlakı içinde zikreder; ve “Künh-i Bârî, nâ-kâbil-i idraktir!” der. وَمَا قَدَرُوا اللهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَاْلأَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ “Ama onlar, Allah’ın kudret ve azametini hakkıyla takdir edemediler, O’na lâyık tazimi göstermediler. Hâlbuki bütün bir dünya kıyamet günü O’nun avucunda, gökler âlemi de bükülmüş olarak elinin içindedir. Böyle bir azamet ve hâkimiyet sahibi olan Allah, onların uydurdukları ortaklardan yücedir, münezzehtir.” (Zümer, 39/67) hakikatini seslendirir.

“Allah’ı hakkıyla takdir edemediniz!” Biz de kendimize böyle demeliyiz: مَا قَدَرْنَاكَ حَقَّ قَدْرِكَ يَا اَللهُ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ، يَا اَللهُ اْلأَحَدُ الصَّمَدُ، يَا اَللهُ الْحَيُّ الْقَيُّومُ، يَا اَللهُ، يَا فَرْدُ، يَا حَيُّ، يَا قَيُّومُ، يَا حَكَمُ، يَا عَدْلُ، يَا قُدُّوسُ، يَا هُوَ “Ey Rahmân, Rahîm Allah’ımız.. ey Ehad, Samed Allah’ımız.. ey Hayy, Kayyûm Allah’ımız.. ey Ferd, Hayy, Kayyûm, Hakem, Adl, Kuddûs Allah’ımız.. ey Hû!.. Seni, kudret ve azametini hakkıyla takdir edemedik!..” “Yâ Hû” ile kafiyelendirmeliyiz onu; meseleyi ıtlâka havale etmek suretiyle, O’nun ihata edilemediğini ifade etmeliyiz: لاَ تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ “Gözler O’nu idrak edemez, O’na ulaşıp O’nu göremez, fakat O bütün gözleri idrak eder, görür ve kuşatır. O, Lâtif (en derin, en görünmez şeylere de nüfuz eden)dir, Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar olan)dır.” (En’âm, 6/103) Basarlar, basiretler, O’nu ihata edemez, mâhiyet-i nefsü’l-emriyesine göre O’nu kavrayamaz!..

Bilgi, bu, esasen; insanda bilgi yörüngesi de bu olmalı. İnsan, varlığa ve eşyaya bakarken, eşya ve hadiseleri hallaç ederken, “enfüs”ten başlayarak “âfâk”ın en zirve noktasına kadar nazarını gezdirirken, mülahazalarını hep bu ûlvî hakikate, bu “Hû” hakikatine bağlamışsa, Allah’ın izni ve inayetiyle bilme yoluna girmiş demektir. Böyle bir yola gireni de Allah (celle celâluhu), kendi cehaleti ile baş başa bırakmaz; siler, “izafî ilmîlik”e yükseltir; “nisbî ilmîlik”e yükseltir, bazen de “hakîki ilmîlik”e yükseltir. Doğru bilirler, bilinmesi gerekli olan şeyi, doğru bilirler. Günümüzde en az bilinen şey, bunlardır.

   Dünyalarını mamur etme adına, İslamî argümanları basit birer çekiç gibi, birer çivi gibi, birer tornavida gibi kullanıyorlar.

Günümüzün Müslümanları bile, Allah’ı bilmiyor; “Allah!” demede yalan söylüyorlar. Yalan söyleyen bir insanın, iftira eden bir insanın, başkalarının kusur ve ayıplarıyla meşgul olan ama kendine dönüp bir kerecik nazar etmeyen bir insanın Allah’ı bildiğinden söz edilemez. Yalan söylüyor o; “Ben Müslümanım!” derken yalan söylüyor; لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ “Lâ ilâhe illallah!” derken, yalan söylüyor; مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ “Muhammedun Rasûlullah!” derken yalan söylüyor. Nazarı hep başkalarında kusur aramada… Oysa, başkalarında kusur arayan bir insan, ömür boyu kusur irtikâp eder, durur!.. Dönüp kendine bakmaz. Kendi kırığını/gediğini tamir etme azm u ikdâmı içinde bulunmayan bir insanın kırılmalarını kırılmalar takip eder; eğrilmelerini eğrilmeler takip eder.

Hele bir de sağında-solunda müdâhinler (“müdâhin” yağcı demek) yağcılar varsa, rüşvete “hediye” diyenler varsa, çalmaya “Çalıyor ama çalışıyor!” diyenler varsa, bu hal, kendini bilmez densizleri bütün bütün küstahlaştırır/şımartır. Başkalarına sun’î kusurlar uydururlar ve hep onlarla uğraşır dururlar. Onlar, tepeden tırnağa leke içindedirler, cîfe içindedirler, levsiyât içindedirler, zift içindedirler. Ve hele bir de o zift duygularını neşreden bir zift neşriyatları varsa, onunla günah keçileri bulmuş, onları karalayıp duruyorlarsa, suçlu artık belli ve mâlum, “Bizim hiçbir kusurumuz yok!” der, kendilerini mualla, müzekkâ, mâsum, masûn, mahfuz melekler gibi görmeye dururlar. Ve bu duygu, bu düşünce, bu mülahaza, şeytanın pabucunu dama attıracak cinayetler işlettirir onlara. -“Şeytanın pabucunu dama atmak” tabiri, Türkçemizde bir idyumdur.- Tarihin değişik dönemlerinde böyle ifritten ruhlar, hakikaten şeytanın pabucunu dama attıracak cinayetler işlemişlerdir. Ama kendilerine “muallâ/müzekkâ Müslüman” nazarıyla bakmışlardır.

Cinayetlerinin en büyüğü de, dünyalarını mamur etme adına, İslamî argümanları kullanmalarıdır. Onlar, İslâmî argümanları, basit birer çekiç gibi, birer çivi gibi, birer tornavida gibi kullanmak suretiyle, esas dünyalarını mamur etmeye çalışmışlardır. Dinin “iman”a müteallik mesâilini, “İslam”a müteallik mesâilini, “ihsan”a müteallik mesâilini, “ihlas”a müteallik mesâilini, sadece dilin ucuyla telaffuz etmişlerdir. Ve bunlar aynı zamanda -Allah Rasûlü’ne isnad edilen bir beyanla- levsiyâta gömülmüşlerdir: اَلدُّنْيَا جِيفَةٌ وَطُلاَّبُهَا كِلاَبٌ “Dünya bir pislik yığınıdır; onu dileyip peşinden koşanlar da köpeklerdir.” “Ed-dünyâ cîfetun – Dünya bir pislik yığınıdır”, her varlığın مِنْ حَيْثُ هُوَ هُوَ “kendine bakan yanı” açısından ona bakıldığında; Cenâb-ı Hakk’ın esmâ, sıfât ve ef’âlini gösteren yanıyla değil, âhiretin mezrası olması yanıyla değil, oraya sizi götüren bir koridor olması yanıyla değil.

Evet, nefsine bakan yanıyla, dünya “cîfe”dir. Ve onun arkasından koşanlar, saray yapmakla ömür tüketenler, filolar icat etmekle ömür tüketenler, villalar yapmak suretiyle nefislerine tatmin arayan bedbahtlar, talihsizler, gamkînler… Onlar, hayatlarını böyle sürdürdükleri sürece bir sürü mâbudun arkasından -farkına varmadan- koşmuş olurlar. Dünyaya taparlar, zevke taparlar, bohemliğe taparlar, şehevât-ı nefsâniyeye taparlar, bedenî arzularına, garîze-i beşeriyeye taparlar. Kendilerinden sonra, nesillerinden gelen, kendi sulblerinden gelen insanların aynı levsiyâtı yaşamaları için, onlara da öyle bir ortam hazırlama istikametinde ömür sürerler; öyle bir ortam hazırlarlar ki, onları da kendilerinden sonra putperest haline getirirler. Böyle putperestler, ara sıra camiye gitseler de, “Müslüman!” deseler de, “Cedlerimiz!” deseler de, onlar için “ocaklar” açsalar da, bayraklar dalgalandırsalar da, bunların Lat’a, Menat’a, Uzzâ’ya, İsaf’a, Nâile’ye tapmadan farkları yoktur; Zeus’e, Afrodit’e, daha bilmem Allah’ın ne belasına tapmadan farkları yoktur.

   Kölelik bağını çöz ve azat ol; daha ne kadar zaman dünyevî onca putun esiri olarak kalacaksın?!.

Bütün putlara tapmaktan sıyrılmanın yolu, Allah’a kulluktan geçer; her şeyi O’nun için yapmaya ve bütün dünya ve mâfîhâyı nefsi itibarıyla, dünyanın dünyaya bakan yanı itibarıyla elinin tersiyle itmeye bakar. Dünyanın arkasından yarış atı gibi koşan bir insanın, “Ben Allah’a inanıyorum!” demesine, ben inanmıyorum, rica ederim, siz de inanmayın!.. Bir gün inanmış, kanmış, destek vermiş iseniz, büyük bir cinayet işlemişsiniz; bundan dolayı, bundan sonraki hayatınızı hep tevbe ve istiğfar ile geçirin. Hem de bir kere “Estağfirullah!” değil, katrilyon defa, katrilyon defa “Estağfirullah!” deyin: “Katrilyon defa estağfirullah, katrilyon defa estağfirullah!.. Biz, zâlime ‘âdil’ dedik; cebbâra/hodfurûşa Müslüman nazarıyla baktık; Müslümanlığı, Müslümanlığa ait değerleri, dünyalarını mamur etme adına birer argüman olarak kullanan, İslam’a en büyük ihaneti yapan, Ebu Cehil’den daha korkunç ihanet yapan, Utbe’den, Şeybe’den daha korkunç ihanet yapan kimseleri samimi mü’min sandık!..”

Evet, Ebu Cehiller, Utbeler, Şeybeler dinin karşısında olarak, açıkça dine karşı idiler. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), onu biliyordu; Hazreti Hamza da biliyordu, Hazreti Ömer de biliyordu, Hazreti Ebu Bekir de biliyordu (radıyallahu anhüm elfe merrâtin; Allah, hepsinden binlerce razı olsun!) Biliyorlardı ve ona göre stratejileri vardı, planları vardı. “Bunlar, birer canavar; belli artık, çizgileriyle belli, tavırlarıyla belli. Bu köşede olmazsa başka bir köşede, gulyabani gibi karşımıza çıkacakları da mukadder!” diyorlardı. Dolayısıyla işleri çok ağır değildi; aşarlardı Allah’ın izniyle ve aşmışlardı da Allah’ın izniyle. Fakat, nifak ehliyle başa çıkmak o kadar kolay değildi!..

Şayet, İslamî argümanları kullanmak suretiyle -bir yönüyle- sizin karşınıza çıkan kimseler, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ “Lâ ilahe illallah!” diyorlarsa.. dillerinin ucuyla söylüyor ve bu söylemeyi bile bir “getiri”ye bağlıyorlarsa, “dünyevî bir getiri”ye bağlıyorlarsa… Oysaki Müslümanlığın esası “adanmışlık”a dayanır; kendi için yaşamamaya dayanır; başkalarını ihyâ etmeye dayanır; bir ba’s-u ba’de’l-mevt eri gibi İsrâfîl olmaya dayanır; “Yeter ki başkaları doysun, gerekirse ben acımdan öleyim, ben sefil yaşayayım!” düşüncesine dayanır. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun buyurduğu gibi: اللَّهُمَّ أَحْيِنِي مِسْكِينًا، وَأَمِتْنِي مِسْكِينًا، وَاحْشُرْنِي فِي زُمْرَةِ الْمَسَاكِينِ “Allah’ım! Beni miskin olarak, yani, hiçbir şeysiz olarak yaşat! Hiçbir şeysiz canımı al, öldür! Hiçbir şeysizlerle beraber haşreyle!” Bu duasında “miskin” tabirini kullanıyor; miskin, fakirin ötesinde bir yokluğa maruz insan demektir.

Bütün dünyalar akıp ayağının dibine geldiği zaman, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ona karşı duyduğu endişe var: Bahreyn’den gelen o zengince ganimet karşısında, mübarek parmağını -O parmağa bin ruhum kurban olsun!- kaldırıyor ve işaret buyuruyor: “Ben başka şeyden değil…” “Şey” derken, umuma delalet eder, Roma imparatorlarından değil, Pers imparatorlarından değil… “Şu mevzuda birbirinizle yaka-paça olmanızdan korkuyorum!” diyor. Onun için yarışa girişeceksiniz. Dünyanın debdebesi, âlâyişi, serveti, imkânları mevzuunda yaka-paça olacaksınız. “Aman ona ilişirler!” diye, binde bir ilişme ihtimali olan insanları ademe mahkum edecek, bu suretle kendinize göre dünyaperest olma güzergah emniyetini temin etmiş olacaksınız!..

Öyle davranıyorlar: Hedeflerine, dünya adına hedeflerine varmak için, nâm-ı Celîl-i İlahî’yi, Allah (celle celâluhu) ism-i şerifini kullanıyorlar; مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ diyor, Muhammed (aleyhissalâtü vesselam) ism-i celilini kullanıyorlar; آمَنْتُ بِاللهِ وَمَلاَئِكَتِهِ، وَرُسُلِهِ، وَكُتُبِهِ، وَالْيَوْمِ اْلآخِرِ، وَبِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ مِنَ اللهِ تَعَالَى “Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, kitaplarına, âhiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah Teâlâ’dan olduğuna iman ettim.” hakâikını kullanıyorlar. Ne için kullanıyorlar? Bir gün İsrafil’in sur sesiyle toz-duman olup gidecek şu dünya için!.. Dünyadaki villaları için, filoları için, yalıları için!.. Giderken arkadan alkışlanmaları, takdir edilmeleri için; “Şunu yaptı, bunu yaptı!” dedirtmeleri için!..

   Her dönemde İbn Selûller, Ebu Cehillerden daha tehlikeli olmuşlardır; çünkü onlar, dünyevî maksatlarına ulaşmak için mukaddesatı kullanır ve herkesi aldatırlar.

Fakat Allah (celle celâluhu) böylelerine sonuna kadar hiç de fırsat vermemiş. “Zâlimin zulmü varsa, mazlumun Allah’ı var / Bugün halka cevretmek kolay; yarın Hakk’ın divanı var.” Nitekim “Zulm ile âbâd olanın, âhiri berbad olur.” İşte size Amnofis!.. İşte size Ramses!.. İşte size Sezar!.. İşte size Stalin!.. İşte size Lenin!.. Üzerlerinden ne kadar zaman geçti; heykellerini/putlarını ayaklarının altına aldılar; denize mi attılar, kuma mı gömdüler! Onların beklediği şeylerin onda biri olmadı onlar için; hayır ile yâd edilmediler.

Dünyaya tapanlar, yaptıkları her şeyi dünya için yapanlar, hiçbir zaman yâd-ı cemil olma işini elde edememişlerdir. Hep lanet ile anılan cebâbire arasında yâd edilmişlerdir. Saddamlar denmiştir. Kaddâfîler denmiştir. “Kaddâfî” (قَذَّافِي), sözlük itibarıyla “atan, fırlatan” manasınadır. Hayatı boyunca hep atan-tutan, başkalarını karalayan kimseler gittikten sonra da insanların onlara lanet yağdıracağı mukadderdir.

Kendi arzu, istek ve kaprislerinden vazgeçemeyen bir insan, katiyen Allah’a sağlam kul olamaz! Allah’a kulluğun yolu, kendi istek, arzu ve kaprislerinden tamamen tecerrüde vabestedir. Giderken öbür tarafa, “Nefsim hesabına dû-cihandan el yudum, hânumânım kalmadı!” diyebilmeye bağlıdır. “Vârımı ol dosta verdim hânumânım kalmadı / Cümlesinden el yudum pes dû cihânım kalmadı.” (Ahmedî) Müslüman geçinen insanlarda böyle deme durumunu görüyor musunuz? Diyebilirler mi? Hayır, katiyen ve kâtıbeten. Çünkü katiyen ve kâtıbeten İslam’ın mübarek ismini kullanarak yalan söylüyorlar; iftira ediyorlar, zift savuruyorlar kendileri gibi dünyaya tapmayanlara, hakka-hakikate kendini adamış olanlara, dünya namına her şeyi ellerinin tersiyle itenlere. Onların ortaya koydukları âsâr-ı bergüzideyi yıkmaya matuf, yapılan şeyleri yok etme istikametinde bütün himmetleri ve gayretleri Firavunların, İbn Selûllerin…

İbn Selûl, Ebu Cehil’den daha tehlikeli idi. Çünkü camiye geliyordu ve öyle hareket ediyordu ki!.. Oğlu Abdullah, Bedir’de bulunmuştu; asıl adı başkaydı ama Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona “Abdullah” dedi, “Allah’ın kulu”, o pâyeye layık gördü, adını değiştirdi. Dörtte dörtlük bir sahabî idi. Kızı Nâciye (bazı rivayetlerde Cemîle) de dörtte dörtlük bir sahabiye idi. Fakat kendisi öyle şeytan bir adamdı ki, o kızı ile oğlu bile bunun çevirdiği entrikaları bilemiyorlardı. Bazen yüz insanı, bazen iki yüz insanı, bazen üç yüz insanı arkasına almak suretiyle, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun strateji, plan, hareket ve hamlelerini sabote etmeye kalkıyordu. Bedir’de ayrı bir oyun oynuyordu; Uhud’da ayrı bir oyun oynuyordu; Hendek’te ayrı bir oyun oynuyordu. İşi bütün oyundu. Ama mescide gelmeyi de ihmal etmiyordu. Belki ön saflara geçiyordu. Bir de dönüp “Bak, ben buraya geldim!” der gibi, herkes onu yüzüyle orada görsün diye cemaate bakıyordu. O er-Risale ve Çağrı’da gördüğünüz gibi -o rolü oynayan o karakteri de çok iyi seçmişler- öyle tebessüm ediyor, öyle inandırıcı tavırlar sergiliyor ki, öyle “vallah, billah”lar ile meselelerini teyîd ediyor ki, inanmamak elinizden gelmez.

Siz de öyle münafıklara inanmadınız mı? Onlar için kapı kapı koşmadınız mı? Ve gittiğiniz kapılarda ters yüz edilmediniz mi? Başınızdan aşağıya sıcak sular dökülmedi mi?!. İnandınız. Çünkü biz ki mü’miniz, inanırız; aldanırız fakat aldatmayız. Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam) buyurur ki: اَلْمُؤْمِنُ غِرٌّ كَرِيمٌ وَالْفَاجِرُ خِبٌّ لَئِيمٌ “Mümin, aldansa da aldatmayı asla düşünmeyen ve şartlar ne olursa olsun her zaman kendi karakterini sergileyen bir asil; fâcir ise, türlü türlü ayak oyunlarına teşebbüs etmekten hiçbir zaman sıkılmayan seviyesiz bir zelildir.” Mü’min, civanmert, âlicenap, mert oğlu merttir ama aldanabilir. Neden? Karşındaki “Lâ ilahe illallah!” diyor; “Ben senin Müslüman olduğuna inanmıyorum!” dersen, sana, Efendimiz’in Hazreti Üsâme’ye dediği gibi demezler mi: “Yarıp kalbine mi baktın!” Bu itibarla, senin için her zaman “aldanma” kapıları da aralıktır; aldanabilirsin. Onun için çağın büyük düşünürü, büyük kalb sahibi, yüksek ruh sahibi, münşi, büyük mimar, diyor ki: “Biz ki hakikî müslümanız. Aldanırız, fakat aldatmayız. Bir hayat için, yalana tenezzül etmeyiz.” Aldanırız, aldatmayız!..

Bir gün farklı argümanlarla karşımıza çıksalar, ben size latife-vâri bir şey söyleyeyim, zannediyorum, biz yine aldanırız. Ve şu anda çokları aldanmış, sürükleniyorlar, körü körüne. Bir görmezin, bir duymazın, bir doğru konuşmazın, bir kalbi Allah için atmazın arkasından sürüklenip gidiyorlar. Sürüklenip gittiler nicelerinin arkasından sağınızda, solunuzda, önünüzde, arkanızda, uzak geçmişinizde… Kim bilir belki çok yakın geleceğinizde, uzak geleceğinizde, yine aynı İbn Selûllerle karşı karşıya kalacaksınız. Çünkü mü’minsiniz; aldandınız. Allah, aldatmaktan bizi muhafaza buyursun!..

   Siz, istikamet, samimiyet, sadakat ve Allah’ın icraatına karşı rıza tavrınızla gelecek nesiller arasında yâd-ı cemil olacaksınız!..

Evet, aldanma bir gün tamir edilebilir, onlar bir bir devrilip gittiklerinde… En köklü, bin senelik çınarlar, selviler bile şiddetli bir fırtına karşısında mukavemet edememiş, devrilmişlerdir. Devrilmeyen kalmamıştır. Devrileceklerinden hiç şüpheniz olmasın!.. Devrilip gideceklerdir. Ama siz de istikametinizle, samimiyetinizle, sadâkatinizle, gelecek nesiller tarafından hayırla yâd edileceksiniz. “Allah, onlardan razı olsun; eğitim müesseseleri açtılar. Eğitim müesseseleri açtı, gözlerimizi açtılar. Eğitim müesseseleri açtı, kulaklarımızı açtılar. Mubsarâta karşı gözlerimizi açtılar, neyin ne olduğunu gördük o müesseselerde; eşya ve hadiseleri hallaç etmeyi gördük; varlık mevzuunda sentezlere, analizlere muvaffak olduk. Ve mesmûata karşı kulaklarımız açıldı; vahy-i semâvîyi olduğu gibi duymaya başladık. Bir yönüyle kalbin dili çözüldü; hep O’nun (celle celâluhu) için atmaya başladı; ritimlerinde hep O (celle celâluhu), hep لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ duyuldu.” Gelecek nesiller, sizi böyle yâd edecekler.

Bugünkü muvakkat kayba, muvakkat mağduriyete/mazlumiyete takılıp kalmamada Allah’a karşı rıza edalı bir yaklaşım vardır. Zımnî olarak; رَضِينَا بِاللَّهِ رَبًّا، وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا، وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولاً نَبِيًّا Rab olarak Sen’den razıyız. Peygamber olarak O’ndan razıyız. Din/sistem olarak İslam’dan razıyız!.. Hoşnuduz, hoşnut!.. “Râziye” ve “marziyye”. Allah’ın icraat-ı sübhâniyesinin hepsinden razıyız ve O’nun da bizden razı olmasını diliyoruz. Kur’an’da, kaç yerde geçiyor: رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ “Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan hoşnut.” Kur’an’ı bütünüyle bilmeyenler, en son “Lemyekün” (Beyyine) Sûresi’nin sonunun bununla noktalandığını düşünsünler, yeter: جَزَاؤُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ ذَلِكَ لِمَنْ خَشِيَ رَبَّهُ “Onların mükâfatı Rabbilerinin nezdindedir: İçlerinde ebediyen kalacakları sonsuz nimet ve ebedî mutluluk cennetleri. Allah onlardan razıdır, onlar da Allah’tan razı. Bu, Rabbisine karşı kalbi saygı ve ürpertiyle dopdolu olan içindir.” (Beyyine, 98/8)

Rızadan evvel geçen şey: O mü’minler, amel-i sâlih yapıyorlar, iman ile mesafe üzerine mesafe kat’ ediyorlar; Allah da onları ebedî cennet ile serfirâz kılıyor. Bu ayette “ebed” tabiri kullanılıyor. On iki yere yakın Kur’an-ı Kerim’de “ebed” kelimesi kullanılıyor. Onlardan bir tanesi de, en sonuncusu, Beyyine Sûresi’nde, أبَدًا “ebedâ” deniyor. Sonra da رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ  “Allah onlardan razıdır, onlar da Allah’tan razı.” Nasıl olmasın ki ebedî?!. Nasıl olmasın ki?!. رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ Allah, onlardan razı oldu; Allah’ın razı olması, onlardaki rıza duygusunu tetikledi; onlar da “Ey Rab! Sen’den razıyız!” dediler. Allah, bizi, haklarında öyle denen ve kendileri de meseleyi öyle dillendiren âlicenap kullar zümresine ilhâk buyursun!..

   “Allah” derken dünyaya tapma, “Allah” derken saltanat arkasında koşma, “Allah” derken ikbal kovalama Allah’a karşı en büyük saygısızlıktır.

Yürüdüğünüz yol, doğru. Ona “eğri” diyen insanlar, kendi eğriliklerini görüyorlar. İnsan, insanın aynası; o eğrilikleriyle, birer ayna olan sizde, kendi tecellilerine bakıyorlar; “Allah Allah! Yamuk bu insan!” diyorlar. Oysaki asâ gibi bükülmüş olan, onlar!.. Şeytan karşısında bükülmüş, nefis karşısında bükülmüş, dünya karşısında bükülmüş, saltanat karşısında bükülmüş, alkışlanma karşısında bükülmüş, parmakla gösterilme karşısında bükülmüş, kendisine ayağa kalkılması karşısında bükülmüş… Bin tane “put” edinmiş ve bir türlü bunlardan yakasını kurtaramıyor; “Allah!” derken bile, esasen, onlardan ayrılamıyor, onları terk edemiyor; Allah’a karşı terbiyesizliğin, küstahlığın en büyüğünü irtikâp ediyor.

Evet, “Allah!” derken dünyaya tapma, “Allah!” derken saltanat ve debdebe arkasında koşma, “Allah!” derken “ikbâl!” deme, “istikbal!” deme, Allah’a karşı en büyük saygısızlıktır. Zira وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ “Gerçek şu ki, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona sürekli olarak neler fısıldadığını, neler telkin ettiğini biliriz. Biz, ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf, 50/16) buyuruyor Cenâb-ı Hak. “Ben, şah damarından size daha yakınım!”

Sen ne dersen de, senin içindekini, nöronlarından geçenleri, hipofiz bezinde yerleşen şeyleri, talamusun fonksiyonunu, Allah (celle celâluhu) biliyor. Sen belki bunları bilemiyorsun, belki bu mevzunun uzmanı tabipler bile, nörologlar bile bilemiyorlar ama Allah biliyor. Ne kadar biliyor Allah?!. “Benim, avucumun içini bildiğim kadar biliyor!” dersen, Allah’a karşı saygısızlık yapmış olursun. Öyle biliyor ki, onda hiç inhiraf yok; öyle biliyor. Sen ne dersen de!.. “Allah!” de, “Lâ ilahe illallah!” de… Ama niçin diyorsun? Neden dolayı diyorsun? Niye öyle görünüyorsun? Neden mazi ile irtibattan bahsediyorsun? Neden onun namına mazi ile alakalı -bir yönüyle- ocaklar oluşturuyorsun? Ve o ocaklarla birilerinin ocaklarını söndürmek istiyorsun!.. Ocaklar oluşturuyor, birilerinin ocağını söndürmek istiyorsun!.. Ve ediyorsun münkirâne ta’ne-i şimşîr-i hûn efşân, (kan saçan mızrağını, saplıyorsun herkesin bağrına) döküyorsun kan, yakıyorsun can; senin derdin şöhret ü şân!.. Vesselam.

Bamteli: HİZMET’İN ALTI ESASI

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Muhammed Bahâuddîn Nakşibendi hazretlerinin yolunda dört şeyi terk etmek lazımdır; bu esas, şu Farisî beyitle ifade edilmiştir: “Der tarîk-i Nakşibendî lâzım âmed çâr terk / Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk.”

   “Dünyayı kesben değil, kalben terk etmek lazımdır.

Bir: Terk-i dünya; dünyayı terk etmek. Fuzûlî’nin ifadesiyle, “Hikmet-i dünya ve mâfîhâyı bilen ârif değil / Ârif odur, bilmeye dünya ve mâfîhâ nedir.” Onun nazarında dünya ve mâfîhâ (içindekiler, hezâfiri, şatafatı, ihtişamı, göz kamaştırıcı yanları) o kadar değersiz ki, rahatlıkla “Boş ver!” diyebiliyor. Birincisi, dünyayı böyle terk etmektir.

Hazreti Pîr’in verdiği ölçü ile noktalayacak olursak: “Dünyayı kesben değil, kalben terk etmek lazımdır.” Umurunda değil. Bütün dünya kendisinin olsa, katiyen küstahlığa, şımarıklığa, zihnî/fikrî/ruhî zehirlenmeye düşmez; ha var, ha yok. Bütün dünya elinden gitse, Eyyûbvârî, yiğitçe, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَعْطَى، ثُمَّ أَخَذَ der; “Hamdolsun âlemlerin Rabbi O Allah’a ki, bir zaman verdi, vermekle imtihan etti; bir de almakla imtihan etti; iki imtihan. Verdiğinde O’nu hamd u senâ ile taçlandırdım; inşaallah, nezd-i ulûhiyette hora geçmiştir. Aldığı zamanı da sabırla, dişimi sıkmakla taçlandırdım; inşaallah o da hora geçmiştir!” Eyyûbvârî ki, O’na Hazreti Pîr “sabır kahramanı” diyor.

Evet, dünyayı kesben değil, kalben terk etmek lazım. İnsan, kalbini, ruhunu, hissini, ihsaslarını ve ihtisaslarını dünyaya bağlarsa, -hafizanallah- o uğurda yapmayacağı canavarlık, şirretlik, fezâat ve şenâat yoktur; asar, keser, öldürür. “Eder münkirâne ta’ne-i şimşir-i hûn efşân / Döker kan, yakar can, onun derdi şöhret ü şan.” Evet, “Eder münkirâne ta’ne-i şimşir-i hûn efşân.” Kan döken mızrağını, saplar herkesin bağrına; kendi hesabına yakar bütün milletin canını. Döker kan, yakar can; onun derdi, hevâsı, hevesi, şöhret ü şân. Başka bir şey düşünmüyor; önüne halılar serilsin, geçtiği güzergâhta yolun sağı ve solu kendini alkışlayan humekâ ile kuşatılsın; efendim, “Allah seni başımızdan eksik etmesin!” seslerini marş gibi dinlesin ve öyle yürüsün… Öyle ister, derdi odur.

Dünyayı kalben terk edenler, bu türlü takdirleri, tebcilleri, tazimleri, sövme gibi kabul ederler. Hazreti Mesih’e ait bir söz, aynıyla değil de manasını söylüyorum: “Amelde ihlaslı olmak, övülmeyi sövülme gibi kabul etmeye bağlıdır.” Takdir ve alkışı, sövülme gibi kabul etmeye bağlıdır. Kendine karşı olan beğenileri ve takdirleri, kendi ruh dünyasında rahatsızlık sebebi saymaktır. İşte çağın önemli, mümtaz simasının sözü: “Ben kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum!”

Evet, böyle bir terk-i dünya. Fakat çok zor olduğundan dolayı, bu enâniyet asrında, bencillik ve egoizm çağında, böylesine kalben, hissen, fikren, ruhen dünyaya sırtını dönmek çok zor olduğundan ve “Olsa da olur, olmasa da olur! Bir dikili taşım olmuş, ne ifade eder, olmamış ne ifade eder?!.” mülahazası, her babayiğidin kârı olmadığından dolayı, Hazreti Pîr onu değiştiriyor, mâlum.

   Bir gönülde iki sevda olmaz!..

İki: Terk-i ukbâ; yaptığı ibadet u tâati cennet, havuzlar, kevserler, akan ırmaklar gibi uhrevî mükâfata bağlı yapmayı da gönülden terk etmek. Terk edilecek şeyleri terk etmezseniz şayet, elde etmek istediğiniz şeyleri elde edemezsiniz; tutmak istediğiniz şeyleri tutamaz ve tutunmak istediğiniz şeylere tutunamazsınız. Terk-i dünya ve terk-i ukbâ… Nedir esas hedef?!. اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاق İhlas, Allah rızası, hâlis aşk u iştiyak.

Menkıbe… İbrahim Ethem hazretleri, tacını-tahtını terk etmiş. Efendim, tâçdâr, çullu sultan, çullara bürünmüş. Mücâvir olmuş; Kâbe’yi tavaf etmekle, esasen, orada doygunluk peşinde koşuyor, itminan peşinde koşuyor. O sene nasılsa, evlâdı da hacca gelmiş. Aradan kaç sene geçmişse, hâlâ unutmamış çehresini. Evlâdını görünce, evlâdı ona koşuyor, sarılıyor. (Menkıbe… Olmuş da olabilir, olmamış da olabilir. Fakat ifade ettiği mana önemlidir. Menkıbelerin aslı değil, faslına bakmak lazım.) Çocuğunu bağrına basınca, az kalb kayması yaşıyor, “Evladım!” diye. O anda, kendi duyabileceği şekilde, kendisinin irtibatlı olduğu frekansla hemen bir sinyal alıyor: “Ey İbrahim! Bir kalbde iki sultan olmaz!..” Hemen, “Allahım! Sen’in muhabbetinin yanında kalbime oturanı al!..” diyor. Oğlu, metâfta, dizlerinin dibine yığılıyor. Böyle bir terk-i ukbâ…

Terk-i dünya, terk-i ukbâ ve üçüncüsü; “terk-i hestî”: Terk-i hestî”, kendini terk etmek, kendi ile çok meşgul olmamak. Dünya adına belalar ve musibetler sağanak sağanak başından aşağıya yağdığı zaman, sadece çevresine bakacak, “Acaba bir başkasının başına da bir dolu düştü mü?!.” diye bakınacak ve işte o zaman “Oofff!” diyecek kadar… Öyle bir terk-i hestî, kendini terk etmek. Kendi evini yangın almış, cayır cayır yanıyor; bir insan olarak orada bir ihtizaz sergileyebilir. “Ben usanmam gözümün nuru cefadan, amma / Ne kadar olsa, cefadan usanır, candır bu!..” (Keçecizade İzzet Molla) Evinin yandığını gören, eşyasının yandığını gören bir insanın, hafif bir sarsıntı geçirmesi, gayet normaldir. Amma, öyle değil!.. O yangını, “Yangın/ateş, nereye düşerse düşsün, beni yakar!” mülahazasıyla karşılamak fazilettir; bunun, mesleğinizde de bir esas olması lazımdır. “Ateş, düştüğü yeri yakar!” düşüncesi, bencilce bir mülahazadır. “Ateş, nereye düşerse düşsün, beni yakar!” Falanın evine, filanın devletine, falanın saltanatına… Hepsi benim bağrıma düşmüş gibi beni yakar. Öylesine kendinden sıyrılma!.. Öylesine “başka”laşma, umumileşme!.. Öylesine umumun canı olma, umumun sinir sistemi olma!.. Kime dokunulursa, âdeta kendi sinir sistemine dokunulmuş gibi, içine kan damlayacak şekilde, bir “terk-i hestî”.

Üç tane büyük terk; dünya, ukbâ ve kendini terk. Sonra da “terk-i terk”: “Terki terk”, bütün bu terkleri de terk etme, unutma onları. Ona gelip diyorlar ki; “Yahu dünya senin umurunda değil!” “Farkında değilim, onu umurumda zannediyorum.” “Yahu, sen hiç, اَللَّهُمَّ أَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ falan demiyorsun; hep diyorsun ki, اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاق وَمَعِيَّتَكَ، وَمَعِيَّةَ رَسُولِكَ “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana halis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı ve maiyetini, Rasûl-i Ekrem’inle beraberliği istiyorum!..” Fakat öyle bir terk-i terk ki, o, “Allah Allah, öyle mi, siz öyle mi görüyorsunuz?!.” falan, diyecek kadar, kendinde değil; o kadar. Muhammed Bahâuddin Nakşibendi’nin yolu…

Kimlere kalmış bu yol, yolu yürüme… Hazreti Pîr’in nasıl ızdırap içinde olduğunu anlayabilirsiniz: “Ben nasıl bir yol bıraktım arkada? Kimlere kaldı o mübarek yol, güzergâh, şehrâh; şimdi kimlerin ümidine metruk?!.”

Evet, “terk-i terk”; öyle bir terk edecek ki, ona dünyayı, ukbâyı, aynı zamanda cennet arzusunu terk ettiğini hatırlattıkları zaman, hatırlamayacak onları. Öyle bir şey.

   Seyr u Sülûkte Bir Başka Çizgi ya da Çağa Uygun En Emin ve En Kestirme Yol

Fakat “dünya”nın bir numaralı değer durumuna geçtiği.. insanların, enaniyetleri tarafından kündeye getirildiği, el-enseye getirildiği.. egoizmanın hâkim olduğu “enâniyet asrı”nda bu “terk”lere muvaffak olmak çok zor. Allah dostları, “benlik ve enâniyet asrı” demişler. Böyle bir asırda, Muhammed Bahâuddin Nakşibendi hazretlerinin ortaya koyduğu o dört esas çerçevesinde -ki, ben icmalini arz ettim; tafsili, bir kitap muhtevasında- yaşamak çok zor olduğundan, Bediüzzaman hazretleri bugünün insanın zaaflarını bilerek.. dünyayı ukbâya tercih etme zaafını.. şahsına çok önem verme zaafını.. enâniyet zaafını (…) nazar-ı itibara alarak diyor ki: “Der tarîk-ı acz-mendî lâzım âmed çâr çiz: fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şükr-i mutlak, şevk-i mutlak ey aziz!” Tetimmesi, hâşiyesi de “tefekkür” ve “şefkat”. “Benim yolumda da dört şeye sarılmak lazımdır.” Orada “terk”, burada “sarılmak. “Lâzım-âmed” diyor, “lazımdır” o.

1) Acz-i Mutlak: Kendini acz-i mutlak içinde görmek; sa’yine, cehdine, gayretine güvenmemek. Onun Kader Risalesi’nde (Yirmi altıncı Söz’de) iradeye tanıdığı tarif çerçevesinde, aczini müdrik insan, meyelânına, meyelândaki tasarrufuna terettüp eden ne kadar başarı ve muvaffakiyet varsa, onlar karşısında “Allah, Allah! Benim gibi âciz, sinik, bir termit… Nasıl bu kubbeler yapılıyor böyle? Demek ki onları yapan, O (celle celâluhu)!” falan diyor. Eviriyor, çeviriyor, “ene”nin boynunu kırıyor; “elif”iyle uğraşıyor, “nun”uyla uğraşıyor, ondan bir “Hüve” çıkarıyor, “Hû” diyor.

Evet, acz-i mutlak; “benim gibi bir âciz-i mutlak”, “Bizim gibi birer âciz-i mutlak”, “cemaat gibi âciz-i mutlak”. Allah (celle celâluhu) eğer yüz yetmiş, yüz seksen ülkede okul açma, “edille-i şer’iyye-i asliye”ye dair değerleri, “edille-i şer’iyye-i fer’iyye”ye dair değerleri bayraklaştırıp “Beğenirseniz, hani bunlardan alacağınız şeyler olabilir!” mülahazasıyla dünyanın dört bir yanına açılma imkânı vermişse, bu O’ndandır. Eskilerin ifadesiyle, “şedd-i rihâl” eden, ağlayan annesini-babasını arkada bırakan, eşini ağlayarak arkada bırakan, çocuklarını ağlayarak arkada bırakan ve bu yüksek mülahaza, bu gâye-i hayal ile dünyanın dört bir yanına açılan insanlara Cenâb-ı Hak büyük işler yaptırmış. O açılmaları Allah, devam ettirsin! Falanın filanın o mevzuda “hır hır”ına, “dır dır”ına bakmadan, “i’lâ-i kelimetullah” ve “i’lâ-i hakâik” yolunda yürümeye Cenâb-ı Hak muvaffak kılsın ve onda sâbit-kadem eylesin!..

Evet, Cenâb-ı Hak, “acz-i mutlak” içinde olan insanlara, böylesine kubbeler yapma, böylesine duygu ve düşünce dünyalarını, gâye-i hayallerini, mefkûrelerini bütün dünyaya duyurma imkânı verdi. Onlar, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem), gayb-bîn gözüyle görüp bildirmesine ve aynı zamanda bir gâye-i hayal olarak, bir mefkûre olarak, bir hedef olarak onlara göstermesine karşılık, “Evet yâ Rasûlallah! Senin dediğin gibi, nâm-ı celîlin, güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır!” mülahazasına bağlı kaldılar. Başka bir dertleri yok. O “fukara-i âcizûn”u bulundukları yerlerde araştırsanız, hiçbiri orada bir tane ev yapmamıştır; üç bin dolar ile de gitmemiştir. Siz, ey gâfil u nâdanlar! Gönderdiğiniz insanlara üç bin, dört bin, beş bin dolar vermeyince gönderemiyorsunuz. Fakat onlar, karın tokluğuna gitmişler oraya ve orada karın doyurmuşlar, başkalarının karınlarını doyurmuşlar.

Acze terettüp eden bu kadar eltâf-ı İlahiye… Onu görme ama kendinden değil, O’ndan (celle celâluhu) bilme; acz-i mutlak. Zannediyorum, yapılabilecek bir şey. Terk-i dünyanın yerine koyun bunu; dünya ve mâfîhâyı bütün terk etme yerine. Aczinizi ortaya koyarak, “meyelân”, “meyelândaki tasarruf” veya “tesâviyü’t-tarafeynden ibaret olan bir hususta sadece kader dengi değerlendirme” deyip birini tercih ediyorsunuz. Ve tercihinize -bakıyorsunuz ki- dünyalar terettüp ediyor. Bir damla alıyorsunuz, bir yere çalıyorsunuz, bir de bakıyorsunuz ki, umman olmuş. Evet, böyle bir “acz”. Güzel değil mi böyle bir acz?!.

Der tarîk-ı acz-mendî lâzım âmed çâr çiz: Acz-i mutlak…” diyor. Neden? Çünkü “sonsuz” ve “sıfır” mülahazasına bakınca, eğer birisi acz-i mutlak içinde kendini görüyorsa, bir de Kadîr-i Mutlak’ın, Kâdir-i Mutlak’ın (celle celâluhu) varlığını görmüş/anlamış olur. “Kâdir-i Mutlak” (celle celâluhu) karşısında artık başka bir “kâdir” olmaz; orada bir “âciz-i mutlak” olur ki onun gücü, kuvveti, kudreti nisbîdir, izâfîdir; sadece hakkın muradı istikametinde meyelân ve meyelândaki tasarrufta bulunma gibi bir kader denk değerlendirmesinden ibarettir.

Âciz-i mutlak… İnsan kendini böyle görmeyince -hafizanallah- kazanma yolunda kaybeder. Şehrâhta yürürken, farkına varmadan birden bire kendini patikada bulur. Allah’ın yolunda yürüyorken, takılır yolda kalır. Dolayısıyla haddini bilmeli, kendine “Ben bir âciz-i mutlakım!” demeli, çünkü Kâdir-i Mutlak (celle celâluhu) bir tanedir.

   “Bir serçe bir kartalı / Salladı vurdu yere / Yalan değil gerçektir / Ben de gördüm tozunu!”

2) Fakr-ı Mutlak: Kendini mutlak fakir saymak. Değişik vesilelerle Kıtmîr ifade ediyor; onun dediğini, beyanını, üslubunu beğenmiyorsanız, siz, bu mülahazayı daha şık bir beyan ile ifade edebilirsiniz. Hakikaten Allah (celle celâluhu) “Ben’den olan şeyleri, Bana ait olan şeyleri şöyle kendi hayalinizde bir tarafa bırakın da ‘Ben, benim!’ diye kendi adınıza bir tekmil verin Bana!” dese, nasıl bir tekmil verirsiniz?!. İşin altına hemen bir “hiç” imzası atar mısınız, atmaz mısınız?!. “Fakr-ı mutlak”. Var eden, O (celle celâluhu). Canlı eden, O. İnsan eden, O. Hele mazhariyetiniz olarak, Müslüman eden, O. Müslüman muhitte yaratan, O. Hazreti Ruh-u seyyidi’l-enâma ümmet eden, O. O’nun yolunda hizmete muvaffak kılan, O. Sizi o yola irşad eden, O… Bunların hepsi, O’na aittir. O’na ait olan şeyleri bir kenara koyduğunuz zaman, siz, kendi adınıza tekmil verecekseniz, “sıfır” diyeceksiniz; “Ben, bir sıfırım!” Fakr-ı Mutlak; varlığın, izâfî bir varlık, nisbî bir varlık.

3) Şükr-i Mutlak: Ben, âcizim; elimden hiçbir şey gelmiyor. Öyle bir fakir, öyle bir dilenciyim ki, Allah’tan başka hangi kapının tokmağına dokunsam, yüzüme çarpılıyor. Böyle bir âciz ve fakirim; fakat görüldüğü gibi, O (celle celâluhu) beni, böyle sere serpe yerde de bırakmıyor. Şimdi mesele, böyle olunca, bu defa size/bize sadece şükretmek düşüyor. Hani, Yunus Emre’nin -Niyazî Mısrî tarafından da izah edilen ve “lügaz” denilen- bilmece gibi sözleriyle nazara verdiği husus vardır:

Çıktım erik dalına,

Anda yedim üzümü,

Bostan ıssı kakıyıp,

Der ne yersin kuzumu.

 

Kafdağı’ndan bir taşı

Şöyle attılar bana

Öylelik yola düştü

Böyle kaldı yazılı.

 

Bir küt ile güreştim,

Elsiz ayağım aldı,

Onu da basamadım

Göyendirdi yüzümü..

 

Bir serçe bir kartalı,

Salladı vurdu yere,

Yalan değil, gerçektir,

Ben de gördüm tozunu..

Küt (Bazı yerlerde kullanılır: Kötürüm) ile güreşiyorsun, elsiz ayağını alıyor; basamıyorsun, utandırıyor seni. Serçe, kartalı yere çalıyor; bir yudumluk bir şey ona göre; “Yalan değil, gerçektir, ben de gördüm tozunu.” Acz ü fakrı böyle görmek lazım.

Acz ü fakr, böyle olduğu halde, sağanak sağanak başınızdan aşağıya yağan nâmütenâhî niam-i İlahiye, eltâf-ı Sübhâniye karşısında, size oturup kalkıp hep şükretmek düşmez mi?!. وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكُمْ لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ “Rabbiniz şöyle buyurmuştu: Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size arttırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, benim azabım pek şiddetlidir.” (İbrahim, 14/7) Şükrederseniz, Ben de nimetini artırırım. Nankörlüğe girerseniz.. görmezlikten gelirseniz.. sağanak sağanak başınızdan aşağıya yağdırdığımı, kör kütük olduğunuz halde, kötürüm olduğunuz halde, âdeta Herkül’ler gibi size belli misyonlar eda ettirdiğimi görmezlikten gelirseniz, bu defa Benim azabım şedittir. وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ “Ama nankörlük ederseniz haberiniz olsun ki azabım pek şiddetlidir!” diyor. Dolayısıyla, şükür…

Hazreti Zeynülâbidîn’in ifadesiyle, Sana nasıl şükürde başa çıkarım ki?!. اَلشُّكْرُ لِلَّهِ veya اَلْحَمْدُ لِلَّهِ dediğim zaman, onu da nimetin karşısında dedirten Sen’sin; o da bir hamd ister. Ona da bir اَلْحَمْدُ لِلَّهِ demem lazım. İkinci kez bana dedirttiğinden dolayı, bana bir lütufta daha bulundun; yine اَلْحَمْدُ لِلَّهِ Öyleyse oturup kalkıp hep اَلْحَمْدُ لِلَّهِ، اَلْحَمْدُ لِلَّهِ، اَلْحَمْدُ لِلَّهِ، اَلْحَمْدُ لِلَّهِ، اَلشُّكْرُ لِلَّهِ، اَلْمِنَّةُ لِلَّهِ demem lazım. Şükür…

  Arkadaşlar, arkadaşlar / Şevk mezhebi yoldur bize / İmana doymuş yoldaşlar / Dikenler hep güldür bize!..”

4) Şevk-i Mutlak: Hazreti Pîr’in yolu. Ne kadar açık?!. Ne kadar net?!. Ne kadar kulun acz ve zaafına yakışır, numarası-drobu uyar bir şey?!. Ne kadar O’nun azametine muvafık bir gerçek, bir hakikat?!. “Allah, Allah! Ben bu kadar âciz, bu kadar fakir olduğum halde, böyle çağlayanlar gibi her şey; niam-ı İlahiye akıyor karşımda. Artık niye ye’se düşeceğim?!. Niye bu mevzuda inkisâr yaşayacağım ki?!. Şevk içinde hep götüreceğim bunu, götürmeye çalışacağım!.. -İşte biraz evvel ifade edildiği gibi- “meyelân”, “meyelândaki tasarruf”, “kader denk” deyip yürüyeceğim, Allah’ın izni ve inâyetiyle. Madem damlayı derya yapıyor, zerreyi Güneş yapıyor O; o zaman, şevksizlik bende Allah’a karşı saygısızlık olur. Hep şevk içinde olmalıyım!..

Şu anda bile… Balyozlar başımıza inip-kalksa, zindan kapıları ardına kadar, kale kapıları gibi açılsa, insanın en önemli hukukunu ifade eden usûl-i hamse ayaklar altına alınsa da… Bazı usûliddin ve usûl-i fıkıh uleması, usûl-i hamseye bir de “hürriyet”i ilave ediyorlar. Hazreti Pîr de hürriyet üzerinde ısrarla duruyor: “Ben ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam.” diyor. Öyleyse “usûl-i hamse” değil, bir de hürriyet, “usûl-i sitte”.

Evet, haklar elinizden alınacak.. insanî haklardan mahrum edileceksiniz.. hatta çok yerde Allah’a karşı yapmanız gerekli olan vazife-i ubudiyette zorlanacaksınız.. belki abdest alma imkanı bulamayacaksınız.. zikr u fikirde bulunduğunuz zaman, rahatsızlıklarını izhar edecek, engellemeye çalışacaklar…

12 Mart’ta (1971) biz hapishanedeyken, arka koğuşta, böyle şu kadarcık bir yeri namaz kılmak için ayırmıştık. Mahkûmların bir kısmını da bizden ayırmış, o koğuşa koymuşlardı. Dizlerimizi ahşap olan o yere vurunca, şikâyet ettiler hemen. Orada, hapishanede, -“tutuk evi” diyorlar- tutuk evinde subaylara şikâyet ettiler; “Dizlerini hızlı yere vuruyorlar, bir de cehrî namazlarda âşikâre okuyorlar; اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ اَلرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ diyor, açıktan okuyorlar; biz, diğer koğuşta rahatsız oluyoruz!”

Bu türlü şeylere maruz kalsanız, her şeyiniz elinizden alınsa, yine de mutlak bir şevk içinde bulunmalısınız. Madem acz-i mutlaka, fakr-ı mutlaka öyle bir teveccüh var; bize düşen şey de şevk-i mutlak içinde o güzergâhta, O’na doğru gitmek ve katiyen ye’se düşmemektir. “Yeis, mani’-i her kemaldir.” (Tarihçe-i Hayat, s.59)

“Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.

Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yûs olan ruhunu, vicdânını bağlar.”

“Ey dipdiri meyyit, ‘İki el bir baş içindir.’

Davransana, eller de senin, baş da senindir!

His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin?

Hayret veriyorsun bana; sen böyle değildin.

Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?

Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?” (Ruhun şâd olsun, Âkif!..)

Katiyen ye’se düşmemeli, inkisâr yaşamamalı; acz u fakra o kadar eltâf-ı Sübhâniyede bulunan Allah’ın o eltâf-ı Sübhâniyesi karşısında, hiçbir şey yokmuş gibi davranmalı!.. Oraya girenlerin o etrafa tebessüm yağdırmalarına benzer şekilde… Tebessüm yağdırarak gidiyorlar zindana!.. Arkadan ellerine kelepçe vurmuşlar, sanki kaçacaklar gibi!.. Sırf hakaret olsun diye!.. Bir yönüyle onları aşağılamak için; bir yönüyle de onları tahrik etmeye matuf, “bir şey yapsınlar” diye!.. Fakat çok şükür, melek ruhu taşıyan o insanlar, “mülk”ten ve “milk”ten daha ziyade “melekût”a müteveccih olan o insanlar, gülerek mukabelede bulunuyorlar.

Çok iyi tanıdığım bir yaşlının -belki benden bir iki yaş daha büyük; düşünün, seksen yaşına ayak basmış birisinin- ellerine kelepçe vurmuşlar, Antalya’da. Bir de böyle fotoğrafını çekiyorlar. “Çek, çek!..” diyor onlara ve sonra bir şey ilave ediyor. Âdeta gittiği yere, çok ciddî bir memnuniyet hissiyle gidiyor gibi… Allah, sizi ebediyen pâyidar eylesin!.. İhtimal ki sizler, Amnofis döneminde olsaydınız, aynı şeyleri yapacaktınız. Seyyidinâ Hazreti Mûsâ’ya, “Sen gelmeden evvel de geldikten sonra da hep biz ezâ çekiyoruz!” demeyecektiniz. Onlar (Firavun’un işkencelerine maruz bulunan bazı İsrailoğulları, şikâyet dolu sızlanmayla) “Biz, sen gelmeden önce de işkenceye maruzduk, şimdi sen geldikten sonra da maruzuz.” (A’raf, 7/129) demişlerdi. Siz onların dedikleri gibi demeyecektiniz; “Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun ki, peygamberlerin yolunda, peygamberlerin başına gelenler, başımıza geliyor.” diyecektiniz.

Evet, antrparantez bir şey arz edeyim: Dünya çapında, aklı başında ulemâ-i benâmdan büyük bazı kimseler -isim vermeyeceğim- meseleye bu zaviyeden yaklaştılar. Ezher’deki büyüklerden.. Fas’taki büyüklerden.. Afrika’daki başka büyüklerden bazıları dediler ki: “Hizmet, böyle devasa adımlarla inkişaf ederken, ‘Yahu bir istidraç olmasın bu mesele?!. Çünkü bunun onda biri kadar bir hizmet yapanlar, on katı cezaya maruz kaldılar, on katı balyozlandılar, on katı insanca yaşama hak ve hürriyetinden mahrum edildiler. Bunlara bir şey olmadığına göre, başlarına bir şey gelmediğine göre, acaba işin içinde bir bit yeniği mi var?!.’ diye düşünüyorduk. Vaktaki başınıza zâlimlerin eliyle bu türlü musibetler gelmeye başladı, o zaman doğru yolda yürüdüğünüzü anladık!..”

Nitekim أَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اَلْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ اْلأَمْثَلُ فَاْلأَمْثَلُ “Belanın en çetini, en zorlusu ve en amansızı başta enbiyaya, sonra da imanının derecesine göre diğer mü’minlere gelir.” buyuruyor Hazreti Ruh-u seyyidi’l-enâm. Başına hiçbir şey gelmeden zirveyi tutan haksızlar, nâdanlar, esasen onlar, hallerinden utansınlar. Siz, bu türlü şeylere maruz kaldığınızdan dolayı, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى أَحْوَالِ أَهْلِ الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِHamd olsun Allah’a; ehl-i dalalet ve ehl-i küfrün ahvâli dışında, O’nun verdiği her şeye hamd olsun!..” mülahazasıyla, “Gelse celâlinden cefa / Yahut cemâlinden vefa / İkisi de câna sefa / Lütfu da hoş, kahrı da hoş.” deyip yürüyün O’nun yolunda!.. Şevkinizde bir inkisâr yaşamayın!.. Şevk kırılmasına maruz kalmayın acz-i mutlaka, fakr-ı mutlaka terettüp eden şeyler karşısında.

İşte, Cenâb-ı Hak, böyle bir şevk vermişse, şahlanmış bir küheylan gibi mahmuzlanmadan bile sen son sürat, kalbin durasıya koşuyorsan şayet, onu veren de O (celle celâluhu). O zaman da sen, hep şükredip duracaksın: اَلشُّكْرُ لِلَّهِ، اَلشُّكْرُ لِلَّهِ، اَلشُّكْرُ لِلَّهِ Sana gelip ulaşan nimetlerden dolayı, mukabelede bulunmanın adı: اَلشُّكْرُ لِلَّهِ Nimet, sana gelsin gelmesin, ulaşsın-ulaşmasın, sana o nimetlerin gelebileceği bir makamdan gelen şeyler karşısında; اَلْحَمْدُ لِلَّهِ، اَلْمِنَّةُ لِلَّهِ diyorsun. Bu iki şeyi, birbirinden tefrik etmek lazım; “Fedâil ve fevâdil” deniyor. Evet, bu da şükr-i mutlaka dâhil. Cenâb-ı Hak, şükr-i mutlakta bizi sâbit-kadem eylesin!..

5) Tefekkür: Amma, baştan buraya kadar ifade edilen bu hakikatleri anlamak için, bir şeye ihtiyaç vardır: “Tefekkür”, “tedebbür”, “tezekkür”, “teemmül”. Nüanslarıyla, hepsinin farklı tarifi var. İllet-malûl arasında, kozalite mülahazasıyla, münasebet kurarak meseleleri ele alıp tahlil ve analiz etme, öyle terkiplere ve tahlillere gitme. O tefekkürü kullananlar, ancak onlar, aczdeki o enginliği, fakrdaki o enginliği, şevkteki o enginliği, şükürdeki o enginliği duyabilirler. Onun için haşiye olarak da düşüyor; “tefekkür” diyor, “tedebbür”, “tezekkür”, “teemmül”. Mebdeden müntehaya mahrûtî nazarla -yalın Türkçe ile “bütüncül bir bakışla”- meseleye baktığınız zaman bahsi geçen hakikatleri anlayabileceksiniz. Sebep ile o sebebe terettüp edebilecek ve “Şu da olur, şu da olur, şu da olur, şu da olur!” denebilecek on tane ihtimali, hatta bir sebebin tevlîd edeceği bütün ihtimalleri mahrutî bir nazar (bütüncül bir bakış) ile görmek suretiyle, esasen o dört tane esasın nasıl elmas, zebercet, zümrüt olduğunu ve mâverâdan gelip لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلَّا بِاللهِ kenzi ile irtibatlı bulunduğunu o zaman anlayacaksınız. لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللهِ، كَنْزٌ مِنْ كُنُوزِ الْجَنَّةِ “Allah’ın havl ve kuvvetinden başka bir dayanak olmadığına inanıp bunu ikrar etmek Cennet hazinelerinden bir hazinedir.” buyuruyor İnsanlığın İftihar Tablosu, sallallâhu aleyhi ve sellem.

6) Şefkat: Ve insanların hoyratlaştığı, kin ve nefretle oturup kalktığı bir dönemde, peygamber üslubunu esas olarak ele alan bir şefkat. Zira Firavun gibi, kendisine ters bakan insanları bile berdâr eden, doğan erkek çocukları, ihtimal dahilinde “Başıma dert olur!” diye öldüren,.. Hani nasıl birileri bazı yerlerde, “İhtimal dahilinde; bunlar benim gibi milimi milimine düşünmediğine göre, bir seçim olursa şayet, başkasına oy verirler!.. Halk içinde kalırlarsa, bunlar başkalarına fikir verirler!.. Bunları rahat bırakırsanız, elleriyle ayaklarıyla boş durmaz, yine okul açarlar, yine ev açarlar, yine şunu yaparlar, yine bunu yaparlar!..” düşüncesiyle hareket ediyorlar. Paranoya yaşandığından dolayı, dünyanın değişik yerlerinde… Bütün Tiranizm sistemlerinde, öyle çok uzak ihtimallere hükümler bina edilmek suretiyle elli türlü, müzâaf der müzâaf zulümler, i’tisaflar irtikâp edilir/ediliyor, hafizanallah.

Evet, Firavun Amnofis öyle birisi. Böyle, bu türlü mezâlimi irtikâp ediyor. Şimdi böyle birisine Allah (celle celâluhu), vazifeli elçisini gönderiyor. Ulû’l-azim peygamber, Hazreti Musa gibi bir insan… Beş tane sayılmış, onların içinde; yüz yirmi dört bin peygamber içinde, üç yüz on üç veya altı yüz yirmi altı mürsel arasında, seçtiği beş tane insan var, önemli: Nuh, neciyyullah; İbrahim, halîlullah; Musa, kelîmullah; İsa, ruhullah; Muhammed, rasûlullah, habîbullah, halîlullah. Sallallâhu aleyhi ve aleyhim ecmaîn.

Cenâb-ı Hak, Hazreti Musa’yı Firavun’a gönderirken, üslup olarak diyor ki, اذْهَبَا إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى فَقُولاَ لَهُ قَوْلاً لَيِّنًا لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشَى “Firavun’a gidin, çünkü o gerçekten çok azgınlaştı. Ama ona tatlı, yumuşak bir şekilde hitap edin. Olur ki öğüt dinler ve aklını başına alır veya hiç olmazsa kalbinde bir hareketlenme olur da biraz kendine gelir.” (Tâhâ, 20/43-44) Ey Musa ve Harun! Firavun’a gidin, kavl-i leyyin ile konuşun! Yüreklerinizde kin ve nefreti aksettiren bir şey olmasın! Kalblerinizde öyle bir şey olursa, farkına varmadan o, beyanınıza akseder, bakışınıza akseder. Paranoyaklar, sizin göz irislerinizde bile, onlar için ne düşündüğünüzü okurlar, firasetleri çok yüksektir onların! Yüz işmizâzlarınızda, onlar hakkındaki mütalaalarınızı okurlar. Onun için kalben yumuşaklık, tavren yumuşaklık, beyânen yumuşaklık: فَقُولاَ لَهُ قَوْلاً لَيِّنًا Niye? Tereccî… Bakın, “leyte” değil, “tereccî” edatı “lealle” ile ifade ediliyor; bu, “ümit edilir, olabilir” manasına geliyor. لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشَى İhtimal ki o da tezekkür eder, bir şeyler hatırlar ve sonra haşyet atmosferi içine girer, Allah’a karşı saygı duyar.

Hâl-i leyyin, kavl-i leyyin, kalb-i leyyin, lisân-ı leyyin, beyân-ı leyyin, tavr-ı leyyin… Birini yumuşatmak istiyorsanız şayet, yumuşatmanın yolu, bundan geçer. O da bir yönüyle “şefkatin dışa vuruşu demektir. Şefkat ile hareket edeceksiniz.

Bir insanın imandan nasibi, şefkati ile mebsûten mütenâsiptir (doğru orantılıdır)!.. İnsan, karıncaya şefkat ediyorsa, arıya şefkat ediyorsa, haydi haydi insana şefkat edecektir. İnsana şefkat etmiyorsa, yuvaya şefkat etmiyorsa, kadına şefkat etmiyorsa, (ihtimallere binaen), herkesin başında bir Amnofis gibi bela olup yağıyorsa şayet, o insanın imandan nasibi de o kadardır.

Cenâb-ı Hak, اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ hakikatine bağlı, sâbit-kadem eylesin! Bizi, istikametten ayırmasın! Sizi, yolunuzdan döndürmesin! Şehrâh-ı Muhammedî’de (sallallâhu aleyhi ve sellem) sâbit-kadem eylesin!..

رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ * يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلَى دِينِكَ * يَا مُصَرِّفَ الْقُلُوبِ، صَرِّفْ قُلُوبَنَا إِلَى طَاعَتِكَ

(“Ey bizim kerîm Rabbimiz, bize hidâyet verdikten sonra kalblerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan vehhâb Sensin Sen!” (Âl-i Imrân, 3/8) “Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Kalblerimizi İslamiyet’te sabit kıl!.. Ey kalbleri halden hale koyan Rabbim, kalblerimizi ibadet ü tâatine yönlendir!..)

وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا وَسَنَدِنَا وَشَفِيعِ ذُنُوبِنَا وَمَوْلاَنَا مُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَعَلَى إِخْوَانِهِ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالْمُرْسَلِينَ، وَعَلَى آلِهِمْ وَأَوْلاَدِهِمْ وَأَوْزَاجِهِمْ وَأَصْحَابِهِمْ أَجْمَعِينَ، وَعَلَى الْمَلاَئِكَةِ الْمُقَرَّبِينَ، بِعَدَدِ عِلْمِ اللهِ، وَبِعَدَدِ مَعْلُومَاتِ اللهِ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ، وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ * آمِينَ، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Bamteli: Islah Yolu ve Güzergâhtaki Gulyabânîler

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi haftanın Bamteli sohbetinde özetle şu hususları dile getirdi:

 Hizmet gönüllülerinin aslî vazifesi, basiretlerdeki tabiî, nefsânî ve şeytânî kataraktların ameliyatını yapmaktır.

*“Hizmet” dediğimiz bu harekete kendini adamış insanlara düşen vazife, birer göz hekimi gibi insanların gözlerindeki perdeyi kaldırmaya çalışmak; tabiî, nefsânî ve şeytânî kataraktları ameliyat ederek onların her şeyi, görmeleri gerektiği gibi görmelerini sağlamaktır. Denebilir ki, enbiya-ı izâmın, sahabe-i kiramın, tebe-i tâbiîn-i fihâmın, sonra da müçtehitlerin ve müceddidlerin vazifesi de budur. Buna isterseniz emr-i bi’l-mâruf, nehy-i ani’l-münker diyebilirsiniz.

*İ’la-i kelimetullahın ve tebliğin özünü “iyiliği emretmek, kötülükten menetmek” sözleriyle hulasa ettiğimiz “emr-i bi’l-maruf, nehy-i ani’l-münker” vazifesi oluşturur.

*Allah’ın adının gönüllere nakşedilmesi, İslâm dininin şanına uygun bir biçimde yüceltilip anlatılması mânâsına gelen “i’lâ-i kelimetullah”, bir mü’minin en önemli vazifesi ve esas itibariyle peygamber mesleğidir. Eğer, Allah nezdinde ondan daha kutsal bir vazife olsaydı, Cenâb-ı Hak en seçkin kullarını o vazifeyle gönderirdi. Oysaki Allah Teâlâ, peygamberlerini i’lâ-i kelimetullah vazifesiyle görevlendirmiş ve sürgünlerin, hapishanelerin, hakaretlere maruz kalmaların, işkencelerin, idam sehpalarına götürülmelerin, hatta şehit edilmelerin çokça görüldüğü bu kutsal yola sevk etmiştir.

 Kur’an-ı Kerim’in üslubuna bakılacak olursa, tergîb ile terhîbin her zaman birbirini takip ettiği görülecektir.

*İrşad mesleğinde tebşîr ve inzâr çok önemli iki husustur. Tebşîr, isabetli bir yolun neticesinde insanın içinde beşaşet hâsıl edebilecek, bişaret sayılabilecek bir şey söyleme demektir. İnzâr da eğri yolun encamında insanın başına gelebilecek kötülüklerden o insanı sakındırma manasına gelir. Tebşîr aynı zamanda tergîb (teşvik etme, isteklendirme, imrendirme) ifade etmektedir; inzâr ise terhîb (uyarma, tedbir aldırma, uzaklaştırma) vazifesi görmektedir; bunlardan ilki recâya, ikincisi havfe bakmaktadır; birinde ümitlendirme, diğerinde ise, sakındırma vardır.

*Aslında, Kur’an-ı Kerim’in üslubuna bakılacak olursa, tergîb ile terhîbin her zaman birbirini takip ettiği görülecektir. Uzun surelerde makta’ların (belli bir meseleyi ele alan daha kısa bölümlerin) birisinde imrendirme ve teşvik ihtiva eden bir mevzudan bahsediliyorsa, genellikle öbüründe uyarma, tedbir aldırma ve kötü akıbetten alıkoyma manalarını da barındıran bir konu anlatılmaktadır. Hatta peşi peşine gelen kısa sureler arasında da aynı münasebet söz konusudur; önceki surede özendirme varsa, sonrakinde sakındırma bulunmaktadır.

*Başka bir açıdan, irşad mesleği, bir yandan arıtma (tahliye – التخلية) diğer taraftan da süsleme (tahliye – التحلية) vazifesidir. Önce nefsi, öfke, inat, bencillik, kıskançlık, hased, kin, nefret ve sair şerre sebep temayüllerden arındırmak; daha doğrusu onların yönlerini hayırlı işlere çevirmek lazımdır. Daha sonra da güzel sıfatları ve güzel ahlakı ruha mal etmek, böylece onu süslemek, ziynetli hale getirmek gerekmektedir.

*Rasûl-i Ekrem Efendimiz, rehberliği zaviyesinden dualarında “tahliye” (التخلية) talebinde de bulunmuştur. Mesela, Aleyhissalâtü Vesselam Efendimiz’in sıkça tekrar ettiği dualarından biri şöyledir:

اللَّهُمَّ بَاعِدْ بَيْنِي وَبَيْنَ خَطَايَايَ كَمَا بَاعَدْتَ بَيْنَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ اللَّهُمَّ نَقِّنِي مِنْ خَطَايَايَ كَمَا يُنَقَّى الثَّوْبُ الْأَبْيَضُ مِنْ الدَّنَسِ اللَّهُمَّ اغْسِلْنِي مِنْ خَطَايَايَ بِالثَّلْجِ وَالْمَاءِ وَالْبَرَدِ

“Allah’ım, mağrib ile maşrıkı (batı ile doğuyu) birbirinden uzaklaştırdığın gibi beni de hatalarımdan uzak tut. Allah’ım, beyaz elbisenin kirden arınması gibi beni de hatalarımdan temizle. Allah’ım beni karla, suyla ve dolu ile (yıkanmış elbise gibi) hatalarımdan arındır.”

*Cenâb-ı Hakk’ın esmâ-i Zât, evsâf-ı sübhaniye ve icraat-ı hakîmanesini câmi’ mertebeye, me’lûhiyeti iktiza etmesi açısından ulûhiyet, “Rab” gibi bir ism-i sıfata bakıp merbûbiyeti nazara veren bir mertebeye de rubûbiyet dairesi denmiştir. Kur’ân-ı Kerim’in bu her iki mertebe hakkındaki nassları kat’îdir. Onun emrettiği tevhid içinde hem “tevhid-i ulûhiyet” hem de “tevhid-i rubûbiyet” vardır. Meselâ, İhlâs sûre-i celilesi, Cenâb-ı Hakk’ın lâzım-ı Zâtiyesi olan sıfât-ı kemal ile tavsifi ve Zâtına münâfî noksan sıfatlardan da tenzihi ifade etmesi açısından tevhid-i ulûhiyeti takrir eder. Kâfirûn sûresi ise, ibadet ve perestişin ancak ve ancak şerîk ve nazîri bulunmayan Allah’a mahsus olmasını ifade etmesi açısından tevhid-i ubûdiyeti takrir eylemektedir. Fatiha sûresi, değişik âyetleriyle hem “tevhid-i rubûbiyet” hem de “tevhid-i ulûhiyet” ve “ubûdiyeti” takrir buyurur. İ’la-i kelimetullah bu hakikatleri de üslubunca anlatmayı gerektirir.

 Hüzün vardır, ahiret buudludur ve “kutsal hafakan” sayılır; hüzün de vardır, dünya yörüngelidir, nefsî ve şeytanî dürtülerden kaynaklanır.

*Hüzün vardır, ibadet ü taatteki eksiklik mülâhazasından ve vazife-i ubûdiyetteki kusur endişesinden kaynaklanır. Hüzün vardır, kalbin mâsivâya (Allah’tan başka her şey) meyl ü muhabbetinden ve duyguların teveccühteki teklemelerinden kaynaklanır. Hüzün de vardır, dünyaya meyilden, mal sevgisinden, makam hırsından, şöhret tutkusundan ve tahakküm sevdasından kaynaklanır. Diğerleri makbul olmakla beraber, dünyeviliğe bağlı stres, anguaz ve hafakanlar merduttur.

*İnanan bir insan da bazı korkular yaşayabilir, bazen bir kısım endişelerin ağına düşebilir. Fakat onun korku ve endişeleri dünyevîlikten çok uzaktır ve mukaddes bir hüzün çerçevesindedir. Âlem-i İslam’ın ızdıraplarını içte duyarak hüzünlenmek ve insanlığın hidayetini düşünerek tasalanmak olsa olsa “mukaddes hüzün” veya “kutsal hafakan” şeklinde adlandırılabilir ki bunun örnekleri de en çok İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, diğer nebilerin ve peygamber vârislerinin hayatlarında görülebilir.

*Akıbeti ve ahireti düşünmeyenlerin hüznü değersiz ve neticesizdir. Hâlbuki Hazreti Ali’ye (radıyallâhu anh) isnat edilen şu sözlerle de dile getirilen hakikatler hep akıbet endişesiyle yaşamayı gerektirmektedir:

يَا مَنْ بِدُنْيَاهُ اشْتَغَلْ    قَدْ غَرَّهُ طُولُ الْأَمَلْ

أَوَلَمْ يَزَلْ فِي غَفْلَةٍ    حَتَّى دَنَا مِنْهُ الْأَجَلْ

اَلْمَوْتُ يَأْتِي بَغْتَةً    وَالْقَبْرُ صُنْدُوقُ الْعَمَلْ

اِصْبِرْ عَلَى أَهْوَالِهَا    لَا مَوْتَ إِلَّا بِالْأَجَلْ

“Ey dünya meşgaleleriyle oyalanan zavallı! Upuzun bir ömür ümidiyle hep aldandın!

Yetmez mi artık bunca gaflet ve umursamazlığın? Zira bak, yaklaştı ötelere yolculuk zamanın!

Unutma, ölüm çıkıp gelir bir gün ansızın! Seni bekliyor kabir, o ki amel sandığın.

Öyleyse, dünyanın sıkıntı ve belâlarından sabra sığın! Bilesin ki ecel gelmeden gerçekleşmez ölüm ayrılığın!”

 Boz bulanık hırslarla ve imkânlarını yitireceği korkusuyla titreyen bir talihsiz cihana sultan olsa da hür değildir.

*Başkalarına kulluktan sıyrılmanın tek yolu, Allah’a kul olmaktan geçer. Bakmayın bazı kimselerin yalan yanlış namaz kılmalarına!.. İnsan, Allah’a kulluktan kopunca, saltanata kul olur, debdebeye kul olur, tûl-i emele kul olur, tevehhüm-i ebediyete kul olur, bohemce yaşamaya kul olur, parayla pulla oynamaya kul olur, âlemin kendisini alkışlamasına kul olur, parmakla gösterilmeye kul olur, kendisine ayağa kalkmaya kul olur… Böylece, kendisi için elli tane put oluşturur; Lât’lar, Menât’lar, Uzza’lar, Nâile’ler, İsaf’lar, Zeus’ler, Afrodit’ler geride kalır.

*Böyle kopuklar dengeli de düşünemezler. Belki bulundukları yeri de teminat altına alamazlar. Bir dönemde bir şey yaparlar ama hep günü kurtarma derdinde oldukları için fiyaskolar yaşarlar. Mesela, bir mesâvîye göz yumarlar; diyelim ki, bir şekavet şebekesiyle, Allah belası bir terör örgütüyle muvakkaten bir anlaşmaya girerler. O terör örgütü, onların ülkelerinin dört bir yanını, kendi ifadeleriyle, cephanelik stokları haline getirirken ya görmüyorlardır -o zaman kör gözlerine sokulsun- veya görüyor, bilerek o meseleye müsamaha ediyorlardır. Bakın neleri kaybettiriyorlar!.. Bir tarafta o şehitlerin şehadetinin, öbür tarafta da bir sürü insanı daha düşman haline getirme ve mağduriyete uğratmanın arkasında ya korkunç bir gaflet, ciddi istihbarat zaafı ve umursamazlık veyahut da o günü gün etme hesabına, onlarla iyi geçinme adına, “Varsın onlar da değişik yerleri cephane stokları yapsınlar!” mülahazası vardır. Birincisi olursa, gaflettir, denaettir, şenaattir, fezaattir; ikincisi ise hıyanettir, alçaklıktır.

*Sadece bugüne takılan insanların hali budur. Onlar hem bugünü kaybederler hem de yarını kaybederler. Bugünü kaybederler; zannediyorlar ki bu işler böyle devam edecek. Hayır, maşerî vicdanda temerküz ve tahaşşüt eden çok ciddi bir metafizik gerilim vardır ki, hafizanallah, indirdiği tokatla -yeniçeri tokadı gibi- onları yerle bir eder. Gider böylece dünya; onların sevdalısı oldukları dünya, aşığı oldukları dünya, taptıkları dünya, putperestlik ettikleri dünya ellerinden gidiverir. Ahireti zaten çoktan kaybetmişlerdir. Münafıkların kaybettikleri gibi… Onlar da camiye geliyorlardı, namaz kılıyorlardı, oruç tutuyor görünüyorlardı. Fakat “Kalblerinde bir maraz vardı da Allah marazlarını artırmıştı.” Her hıyanetleri, her nifakları, her dünyaperestlikleri onların iç marazlarını artırıyordu.

 “Hakîr düştüyse Hizmet, şânına noksan gelir sanma / Yere düşmekle cevher, sâkıt olmaz kadr ü kıymetten.”

*Allah Rasûlü münafıklar hakkında perdeyi yırtmadı. Onların çoğunun iç yüzünü biliyordu. Hatta bunları Hazreti Huzeyfe’ye (radıyallâhu anh) söylemişti de. Bundan dolayı da Hazreti Ömer, Hazreti Huzeyfe’yi takip eder, onun kılmadığı cenaze namazını o da kılmazdı. Dahası, Hazreti Ömer (radıyallahu anh) Cennet’le müjdelenmiş bir kutlu sahabiydi; fakat bir türlü akıbetinden emin olamıyordu. Allah Rasûlü’nün, “Benden sonra peygamber gelseydi, Ömer olurdu.” takdiriyle serfiraz bulunmasına rağmen, gidip Hazreti Huzeyfe’nin yakasına yapışıyor ve “Huzeyfe, Allah aşkına söyle, Ömer de münafıklardan mı?” diyordu.

*Hâlihazırdaki durumun tesirinde kalmamalı. Ne olursa olsun, vazifemiz i’lâ-i kelimetullah’tır. En ağır şartlar altında -cehenneme koysalar, ayaklarımıza prangalar vursalar, Promete gibi bizi zincirlerle kayalara bağlasalar da- Allah’ın izni ve inayetiyle yine bu vazifemizi yapmaya çalışırız.

*Onlar “bitirdik” falan diyorlar! Neyi bitirdiniz?!. Allah’ın ektiği tohum; o (filizlenme manasına) bitiyor. Siz “bitirdik” diyorsunuz; tıpkı çayırlar gibi, o yeniden arkadan yeşeriyor. Zaten olduğu gibi kalsa kuruyacak. Onun için hafif bir budamaya, tımara ihtiyacı var. “Bir bağ ki görmezse terbiye, tımar / Çalı çırpı sarar, hâristan olur.” Bir yönüyle, hâristan (diken tarlası) olmaması için Allah zalimlerin elleriyle biçiyor sizi.

*Namık Kemal diyor ki: “Hakîr olduysa millet, şânına noksan gelir sanma / Yere düşmekle cevher, sâkıt olmaz kadr ü kıymetten.” Onu az değiştirerek şöyle diyeyim: “Hakîr düştüyse Hizmet, şânına noksan gelir sanma / Yere düşmekle cevher, sâkıt olmaz kadr ü kıymetten.” Sizin kıymetinizle, itibarınızla oynayan ve algı operasyonlarıyla sizi itibarsızlaştırmaya çalışanlar, dünya kamuoyu nezdinde kendi itibarlarını yitiriyorlar. Tarihin sayfalarına itibarsız Nemrut’lar gibi geçecekler, Firavun’lar gibi geçecekler, Şeddat’lar gibi geçecekler!..

*“Bulunmazsa milletin efradı beyninde adalet / Geçer zemine bir gün arşa çıkan pâye-i devlet.” Şimdiye kadar numunesi elli defa görülmüş, varsın bu da elli birincisi olsun!..

490. Nağme: Beş Asıl ve Çağdaş Karakuşîler

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, özetle şunları anlattı:

Din, Can, Akıl, Nesil ve Malın Korunması

*Sözlük itibarıyla vasıta, vesile, faydalı ve iyi olana ulaştıran anlamındaki maslahat; ıstılahta insanların yararına olan ve onunla salâha ulaşılan bir disiplin demektir ve tâlî derecede “edille-i şer’iyye”den biridir. Cenâb-ı Hak, kullarının din, can, mal, akıl ve nesillerinin korunmasında maslahatı bir esas olarak vaz’ etmiştir. Bu, Usûl-ü Fıkıh’taki maslahata da bir esas teşkil etmektedir.

*İslâm âlimlerince “maslahat”, fert ve toplum hayatındaki önem derecesine ve karşılanan ihtiyacın türüne göre zarûriyyât, hâciyât ve tahsîniyyât şeklinde üçe taksim edilmiştir. Zarurî olan maksat ve maslahatlar (zarûriyyât), olmazsa olmaz hususlardır; din ve dünya işlerinin nizam ve intizamı bunlara bağlıdır. İslâm âlimleri bunları din, can, akıl, nesil ve malın muhafazası şeklinde beş maddede özetlemişlerdir. Daha doğru olarak “mesâlih-i hamse” diyebileceğimiz bu esaslar genelde “usûl-i hamse” tabiriyle anılmaktadır ve bazı eserlerde bunlara hürriyet de dâhil edilmektedir. Belki buna insanın neş’et ettiği ülke, vatan da ilave edilebilir.

*İslam, bu maslahatları teminat altına almıştır. Bir taraftan -pozitif olarak “Bunlar kutsaldır, bunların korunması lazımdır.” demiş; diğer taraftan da bunların müdafaası uğrunda ölenin şehit olacağını belirtmiştir.

*Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

مَنْ قُتِلَ دُونَ مَالِهِ فَهُوَ شَهِيدٌ وَمَنْ قُتِلَ دُونَ دِينِهِ فَهُوَ شَهِيدٌ وَمَنْ قُتِلَ دُونَ دَمِهِ فَهُوَ شَهِيدٌ وَمَنْ قُتِلَ دُونَ أَهْلِهِ فَهُوَ شَهِيدٌ

“Kim malı uğrunda öldürülürse o şehittir; kim dini uğrunda öldürülürse o şehittir; kim nefsi uğrunda öldürülürse o şehittir; kim de ailesi uğrunda öldürülürse o da şehittir.” Şu kadar var ki, mü’min, din, can, akıl, nesil ve malını müdafaa ederken mutlaka hukuka bağlı kalmalı; yaşadığı devirde hukuk sistemi neleri emrediyorsa, o çizgide bir müdafaa ortaya koymalıdır.

“Kapıyı kırın, derdest edin; sonra o meselenin kanununu biz hazırlarız!” Mantığı (!)

*Fakat maalesef günümüzün dünyasında, bu esasların teminat altında olduğu söylenemez; hele hürriyet hiç saygıyla karşılanmıyor. Düşünün; insanları tutup götürüp zindana atıyorlar; aradan bir sene geçiyor, onlar hakkında bir iddianame bile hazırlanmamış. Kim iddianameyi hazırlamamış? Doğrudan doğruya kanun yerine konarak, bir yerlere tayin edilen insanlar. O mevzuda kanun yok! Demişler ki onlara -birisinin dediği gibi- “Kapıyı kırın, derdest edin; sonra o meselenin kanununu biz hazırlarız!” Böyle bir mantıkla hürriyetin tepesine balyoz gibi inmişler.

*Bir dönemde askeriyenin başına balyozları indirmiş, aynı argüman ve elemanları kullanmışlardır. “Evet, bunlar çok isabetli; ben de bu işin savcısıyım.” demişlerdir. Başka bir dönemde bir haramîlik meydana çıkınca, bu defa o istikamette kullandıkları elemanları boy hedefi haline getirerek diğerlerini koruma ve sıyanete gitmişlerdir. Hatta bir dönemde Maocu olan insanlarla anlaşmak ve onlara “Tam bizim çizgimize geldiler” yani din iman düşmanlığı çizgisine geldiler (!) dedirtmek suretiyle usûl-i hamsenin canına okumuşlardır.

Kayyûm, Allah’ın ismidir; fânîler ancak kayyım olabilir. Milletin malına çökenlere de dense dense denî haydut denir.

*Dünyanın dört bir yanında “usûl-i hamse” bugün ayaklar altında. Dine, imana, insanlığa hizmet etmeye çalışıyorsunuz, her yana dini düşüncenizi götürmek için himmet yapıyorsunuz, onun üzerine geliyorlar. Rica ederim, böyle bir işin üzerine gelmenin, Amnofis’in Hazreti Musa’nın üzerine gitmesinden farkı var mı?!.

*Yakında, hiçbir sebep yokken, zerre kadar haksızlık, kanunsuzluk yapmamış olan Akın Bey’e gadrettiler. Akın İpek, Melek oğlu bir melektir. Şayet Türkiye’de, mizandan geçerken “Sen geçebilirsin, lüzum yok seni sigaya çekmeye!” denilebilecek, adeta kırmızı pasaportlu bin tane insan varsa, biri de odur. Fakat düşünün ki, bir şakî muamelesine, annesi de istintak edilip bir şakî muamelesine, kardeşi de bir şakî muamelesine tabi tutuluyor.

*Yanlış tabirle “kayyum” diyorlar. Hâlbuki “Kayyûm”, Cenâb-ı Hakk’ın ismidir. Hukuk sisteminde, bir malın idaresi veya belli bir işin görülmesi için mahkemece tayin edilen insana “kayyım” denir. “Âyetü’l-Kürsî” içinde her zaman “Hayy” ve “Kayyûm” isimlerini zikrediyoruz. Kayyûm; Cenâb-ı Hakk’ın, kendi zâtıyla kâim bir müstağnî-i mutlak, bütün cihanlar ve içindekilerin varlık ve bekalarının da biricik dayanağı olduğunu ifade eden bir ism-i âzamdır. Zavallı, fanî, yarın nalları dikebilecek bir insana Cenâb-ı Hakk’ın mübarek bir ismini vererek “kayyum” diyorlar. Özür dilerim, nezaket sınırlarını aşıyorum; bu mülahazalarla hareket eden ve iffetli, ismetli, alnının teriyle kazanmış insanların mallarına çöreklenen kimselere dense dense “denî haydut” denir.

*İpek Ailesi’nin madenlerine, şirketlerine, gazetelerine ve televizyonlarına el koydular. Fakat kanunen hiçbir suçları yok. Araştıranlar da diyorlar ki, “Bunca zengin ve servet sahibi olanın bir kısım eksiği gediği olur. Burada kanuna aykırı hiçbir şey olmadığına göre, sende bir yanlışlık var!..” Nasıl bir mantıksa bu?!. Firavunlar böyle bir mantıkla hareket etmemişlerdir.

Haya Hissini Yitirmiş Kimselerin Karakuşî Kararları

*Seleflerimiz, akıl ve mantıkla izah edilemeyen ya da kızgınlıkla veya tarafgirlikle verilen kararlara “Karakuşî Hüküm” demişlerdir. Kadı Karakuş’un kararları adeta birer fıkra ve darb-ı mesel niteliğinde dilden dile yayılmıştır. Bu anlatılanlardan biri de şöyledir:

*Bir hırsız adına yakınları, Kadı Karakuş’a gelir ve hırsızlık için girilen evin sahibini şikâyet ederler: “Kadı Efendi, evin penceresine çok boya çalınmış, iyice kayganlaştırılmış; adamımız kaçarken düşmüş; kolu kanadı kırılıp felç olmuş; neredeyse ölecekmiş!” derler. Kadı, ev sahibini çağırıp sorguya çeker; o da “Efendim, pencereyi boyattım ama suç boyacıya aitti; o boyayı fazla kullanmış!” diyerek, işin içinden sıyrılır. Bu defa boyacı derdest edilip getirilir ve sorgulanır. Boyacı herhangi bir mazeret bulamayınca, Karakuş onun idamına karar verir. Görevliler adamı alıp idam sehpasına götürürler; ne var ki, boyacının boyu uzun olduğu için idam sehpası çok kısa kalır ve idam bir türlü gerçekleştirilemez. Vazifeliler gelip durumu haber verince, Karakuş, “Gidin daha kısa boylu bir boyacı bulun ve hükmü infaz edin!” der.

*Bu hadise, şu anda “paralel” paranoyasıyla tutuklanan, sorgulanan ve gadre uğrayan insanların durumuna da misal teşkil etmektedir. Mesele, Karakuşî kararlarından ibarettir.

*İnsanlığın İftihar Tablosu, hayâ âbidesi (aleyhi ekmelüttehâyâ) Efendimiz, إِذَا لَمْ تَسْتَحِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ “Hayâsız olduktan sonra istediğini yap!” buyurur. Hayâ hissini yitirmişsen ne halt karıştırırsan karıştır. “Karıştır” demek değildir bu. Bu türlü emirler tevbîh (kınama, azarlama) içindir; yani, “Yuh sana, her şeyi yapabilirsin artık; çünkü sen o kadar karaktersiz birisin!” demektir.

Kırık Testi: İnsanın Kendini Keşfi ve Kullukta Derinlik

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: İnsanın Allah’la irtibat ve kullukta derinleşmesinin kendini bilmesi ve keşfetmesiyle mümkün olacağı ifade ediliyor. İzah eder misiniz?

Cevap: Arapça’da اَلْعَادَاتُ لَا تُتْرَكُ “Âdetler terkedilmez.” şeklinde bir söz vardır. Bundan تَرْكُ اَلْعَادَاتِ مِنَ الْمُهْلِكَاتِ Âdetlerin terki helâkete götüren sebeplerdendir. disiplini çıkarılmıştır. Bu açıdan eğer bir mü’min illâ bir şeyi âdet hâline getirecekse, Allah’la (celle celâluhu) münasebeti adına ortaya koyması gereken ibâdet ü taatleri asla terk edemeyeceği âdetler hâline getirmelidir. Şayet insan, ibadet ü taati ve Allah’la sıkı münasebetiyle böyle bir keyfiyeti elde eder de onu vicdanının iç derinliği hâline getirebilirse, bir kısım Hak dostlarının “Bir ân huzur gaybûbeti yaşarsam ölürüm.” mülâhazasına ulaşabilir. Bunun için de onun, her an Allah’ı (celle celâluhu) görüyor veya O’nun tarafından görülüyor olma mülâhazasıyla hareket etmesi; his, şuur ve iradesiyle sürekli O’nun hoşnutluğunun peşinde olması, gazabına götürebilecek davranışlardan olabildiğince uzak durması; mahiyetindeki sevme ve saygı duyma hislerini O’na tevcih etmesi çok önemlidir.

Böyle bir kıvam, inanan herkes için bir hedeftir, daha doğrusu bir hedef olmalıdır ama o hedefe ulaşmak için insan konum ve duruşunu sürekli gözden geçirmeli ve samimiyetle kendine şu soruları sormalıdır: “Acaba böyle bir ufku yakalama adına gerekli olan kıvamı sergileyebiliyor muyum? Bulunduğum konumu yeterli görmeyip, ‘Bir fasıl daha, bir fasıl daha!’ deyip terakki semalarında sürekli ötelere kanat çırpabiliyor muyum?”

Hakikat Mesleği ve Tevazu

Hakikat yolcusunun kalb ve ruh ufkunda seyahat ederken ulaştığı mertebeyi hiçbir zaman yeterli görmeyip sürekli daha yukarıları hedeflemesi çok önemlidir. Fakat bu sözümüzle onun, bir kısım harikulâde şeyler sergileyerek kendini ifade etmesini değil, Yüce Allah’ı (celle celâluhu) bilip tanıması ve O’nun huzurunda kendisini bir hiç olarak görmesi adına derinleşmesini kastediyoruz. Sözün gelişi insan, kendi gücüyle sadece küre-i arzın değil bütün dünyaların hareket yönünü değiştirse bile, onun Cenâb-ı Hakk’ın büyüklüğü ve icraatı karşısında bunun bir “hiç” olduğunu görmesi ve her şeyi O’ndan bilmesi gerekir. Bu açıdan hakikat mesleğini benimseyenler, suda batmadan yürüme, havada kanatsız uçma, tayy-i mekân yaparak bulunduğu yerde otururken bir anda Kâbe’yi tavaf etme gibi harikulâdeliklere kat’iyen talip olmamalıdır. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın, bazı veli kullarına verdiği bu türlü mazhariyetlere talip olma, hakikat mesleğinin ruhuna zıttır. Hakikat mesleğinde esas olan tevazudur, mahviyettir, nefsini yerden yere vurup kendini hep sıfır görmektir. Bu arada şunu ifade edeyim ki, bu tür mânevî makam ve payelere talip olmayan hakikat kahramanları, elbette ki kaymakamlık, valilik, vekillik, bakanlık ve benzeri dünyevî makam ve payelere de hiç talip olmazlar.

Bu ifadelerle idareye ait o makamların hafife alındığı, küçük görüldüğü anlaşılmamalıdır. Fakat talip olunan yüksek değerlerin büyüklüğü karşısında bu türlü şeylere meyletmek, talip olunan o hakikatlere bir saygısızlık olur. Yürünen bu yolda eğer “Allah rızası” denmişse, ondan daha büyüğünün olmadığı; “O’nun cemâli” hedeflenmişse, ondan daha müstesnasının bulunmadığı; Firdevs’e talip olunmuşsa, ondan daha önemli bir yerin söz konusu bile olamayacağı bilinmelidir. İnsan bir kere bu yüce gayeleri hedeflemişse, artık onlardan dönüp başka şeylere teveccühte bulunmak, onlara karşı saygısızlık olur. Evet bir hakikat eri, Resûl-i Kibriyâ’nın (aleyhi ekmeletüttehâyâ) bir kapı kulu ve âzât kabul etmez boynu tasmalı bir bendesi olmaya talip olmuşsa, Hazreti Mevlânâ’nın ifadeleriyle:

“Kul oldum, kul oldum, kul oldum!

Ben Sana hizmette iki büklüm oldum.

Kullar âzât olunca şâd olur;

Ben Sana kul olduğumdan dolayı şâd oldum.”

diyerek âdeta avazı çıktığı kadar İslâm’a teslimiyetini ifade mânâsında Hazreti Muhammed Mustafa’ya (sallallâhu aleyhi ve sellem) bende olduğunu haykırmışsa, bunu başka hiçbir şeyle değiştirmez, değiştirmemelidir.

“Ben” Diyene Kapılar Sürmelidir

Ama insan, kendini işin içinden çıkartamamışsa benliğine takılır kalır. Benliğine takıldığı ölçüde de o, şeytana yakın, Allah’a (celle celâluhu) uzaktır. “Ben” diyene, hiçbir zaman Allah’a giden yolda kapılar açılmaz. Her açmak istediğinde o, kapıları sürekli kapalı ve sürgülü bulur, o kapının önünde beyhude bir şekilde bekler durur. Çünkü bir yerde iki tane “ben” olmaz. Esasen “ben” demekte kibir emaresi vardır. Efendimiz  (sallallâhu aleyhi ve sellem), kapısının tokmağına dokunan sahabîye, “Kim o?” diye sorar, “Ben!” deyince, kapıyı açar.. açar ancak “Ben, ben!” diyerek de o söze karşı rahatsızlığını ortaya koyar. (Buhârî, isti’zân 17; Müslim, âdâb 38, 39) Çünkü ihtimal bu “ben” deyişte bir nevi kibir vardır; âdeta o “benim kendimi tanıtmaya ihtiyacım yok” demiş olmaktadır.

Evet sürekli “ben” deme, âdeta bir davul sesi çıkarma demektir. Malûm olduğu üzere davul, içi bomboş olduğu için ses çıkarır. Sürekli “ben” diyen kişi de kendisini bomboş, hakir bir varlık seviyesine indirmektedir. Zira içi dolu olanlar, dışarıya bir davul gibi ses vermezler. Mevlânâ Hazretleri, bu mânâda boş kimseleri, içinde bir-iki tane oyuncak türünden inci-mercan bulunan, sağa-sola döndürüldüğünde tıkır tıkır ses çıkaran kutulara; dolu insanları da içleri cevherlerle dolu olduğu için dışarıya ses ve sır vermeyen cevher kutularına benzetir.

Tevâzu, mahviyet ve hacâletin alâmeti sessizliktir. Bu duygularla hareket ederek ülkesi, milleti ve topyekûn insanlık adına sürekli plan ve proje üretmeye çalışanlar, aksiyon öncelikli insanlardır ve onların icraatları, tıpkı yıldırımların gök gürültüsünden önce hedeflerine ulaştığı gibi, seslerinin önünde yürür. Diğer yandan gösteriş ve âlâyiş, içi boş ama gürültülüdür. Dolayısıyla hayatlarını gösteriş ve âlâyiş üzerine tesis edenler, sadece boş gürültü çıkarmış olurlar. Hâlbuki esas olan, sözlerin aksiyon öncelikli olmasıdır. Nitekim Hazreti İbrahim (aleyhisselâm), وَاجْعَل لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْاٰخِرِينَ “Gelecek nesiller içinde iyi nam bırakmayı, hayırla anılmayı nasip eyle bana!” (Şuarâ sûresi, 26/84) şeklinde dua ederek gelecek nesillere uzanan kalıcı hizmetler yapmayı Cenâb-ı Hak’tan istemiştir. Bu, aksiyon öncelikli bir sözdür. Onun için insan, bildiği ve yapabildiği kadar tarlaya tohumu atıp gerisini Allah’a bırakmalıdır. Ancak böyle engin bir mülahazayla hizmet etme de Allah’ı (celle celâluhu) biliyor ve tanıyor olmakla mümkündür ki O’nu (celle celâluhu) bilip tanıma ise insanın kendini, kendi konumunda bilmesine bağlıdır.

Kendini Bilmeyen Rabb’ini de Bilemez

Hadis diye rivayet edilen مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ “Nefsini bilen, Rabb’ini de bilir.”  (el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 1/225, 4/399, 5/50; el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/343) sözünde ifade edildiği gibi, fizyolojik yapısıyla, vicdanıyla ve onun dört rüknü olan irade, latîfe-i rabbâniye/kalb, zihin ve hissiyle birlikte kendini tahlil ve analiz eden insan, Rabb’ini daha iyi bilir. Bu sözün mefhum-u muhalifi alınacak olursa, “Kendini bilmeyen, Rabb’ini de bilemez.” demektir. O hâlde insanın, Rabb’ini bilmesi için kendisinin ne olduğunu bilmesi lâzımdır. Hazreti Pîr’in ifadesiyle insan, öyle mükemmel bir “fabrika”dır ki (Bkz.: Sözler s.165 (On Üçüncü Söz, İkinci Makam)) onun her parçası bir diğeriyle ciddî tenasüp içindedir. Aynı zamanda bu varlık, kâinatla da çok ciddî bir tenasüp içindedir. Mesela, insanın ağzı ve onunla yiyeceği şeyler arasında bir münasebet olduğu kadar, gözleri ve onlarla göreceği şeyler arasında da bir münasebet vardır. Hem öyle bir münasebet ki, onunla değişik tecellî dalga boyundaki varlıkları görüp seçebilir.

İnsanın âzâları arasındaki bu tenasüp, onun içinde bulunduğu kâinattaki diğer varlıklar arasında da söz konusudur. Fizikçi ve astrofizikçilerin ifadelerine göre, en uzak sistemlerin bile, yeryüzünde çok küçük görülen insanla bir alâkası ve münasebeti vardır. Ancak bu münasebeti sezip anlayabilmek için işe öncelikle yakın daireden başlamak gerekir. Mesela insan, yiyeceği maddelerle ağzının, göreceği nesnelerle gözünün münasebetleri açısından kendini tahlil ettiği zaman mutlaka Yüce Yaratan’ın varlık ve birliğini gösteren delillere ulaşacaktır. Onun için kudsî hadis diye rivayet edilen ve tasavvuf kitaplarında da yer alan bir mübarek sözde Cenâb-ı Hak, “Ey insanoğlu, nefsini bilen Beni bilir; Beni bilen Beni arar; Beni arayan mutlaka Beni bulur ve Beni bulan bütün arzularına ve dahasına nail olur; nail olur ve Benden başkasını Bana tercih etmez. Ey insanoğlu, mütevazi ol ki, Beni bilesin.. açlığa alış ki, Beni göresin.. ibadetinde hâlis ol ki Bana eresin. Ey insanoğlu, Ben Rabb’im; nefsini bilen Beni de bilir.. nefsini terk eden Beni bulur… Beni bilmek için nefsini terk et; Benim mârifetimle mamur olmayan bir kalb kördür!” buyurmuştur.

Anatomik Yapıdan Ruhun Derinliklerine

Alexis Carrel, daha 1935 yılında yazmış olduğuİnsan Bu Meçhul” adlı eserinde, insan vücudundaki mükemmelliğe ve mutlaka onun bir Yaratıcısı olduğuna dikkat çekmiş, böylece önemli bir çalışmaya imza atmıştı. Her ne kadar kitabın yazarı, Türkiye’de bazılarının karalamasına maruz kalsa da söz konusu eser, insanımız tarafından okunmuş ve ondan istifade edilmiştir. İnsanlar, -hususiyle doktorlarımız- o kitabı okurken ondaki insan anatomisi üzerine yapılan tahlillere baktığında, o tahlillerin her faslında “Lâ ilâhe illâllah-Allah’tan başka ilâh yoktur.” diyeceklerdir. Zira O’nun (celle celâluhu) kudret eli olmadan insan vücudundaki o harikulâde tenasübü izah etmek mümkün değildir.

İnsan, bu şekilde kendi anatomisi ve fizyolojisi başta olmak üzere onların eşya ile irtibatlarını yani dış âlemini tanıdıktan sonra, iç âlemi de diyebileceğimiz nefsini, vicdan mekanizmasını ve içine doğanları bilmeye yönelmelidir. Zaman zaman “içe doğma” şeklinde de ifade edilen “hiss-i kable’l-vukû”ların yaşanması; mesela, insanın sabah vakti aklına gelen birisiyle ikindi vakti karşılaşması; rüyada âlem-i misal ve âlem-i berzaha ait levhaların insanın müşâhedesine sunulması ve sabah olduğunda rüyada gördüğü bazı şeylerin aynıyla, bazılarının da “tevil-i ehâdis”e vâkıf olanların tevil ettiği şekliyle zuhur etmesi gibi olaylar, onun iç âleminde yaşadığı olaylardır. Bunları sebepler çerçevesinde izah etmek de mümkün değildir. İnsan, bütün bunlardan hareketle kendi iç âleminde yolculuğunu sürdürdüğünde hem kendini icmâlî olarak bilecek, hem de Yüce Yaratıcı’nın varlığına ulaşacak ve Rabb’ini daha iyi tanıyacaktır.

Gerçek Hürriyet

Kudsî hadis diye rivayet edilen yukarıdaki sözde, “Beni bilen, Beni arar.” buyruluyor. Bu da bir önceki fasla bağlanabilir. İnsan, Yüce Yaratıcı’yı tanıdıkça, “Acaba O, benden ne istiyor? O’nun yakınlığına nasıl erebilirim, sinemi O’nun iştiyakıyla nasıl doldurabilirim? Zira sinemi O’nun iştiyakıyla doldurmak benim vazifem, O’nun da hakkıdır. Bu sinede sadece O tecelli etmeli, O’ndan gayrı her şeyi (mâsiva) çıkarıp atmalı!” diyecek ve arayışını derinleştirecektir. Fuzûlî, bu hakikati şöyle seslendirir:

“Hikmet-i dünya ve mâfîhâyı bilen ârif değil;

Ârif odur, bilmeye dünya ve mâfîhâ nedir?”

Evet insanın, bu şiirde işaret edildiği gibi, dünya ve içindekileri sinesinden söküp atması, sadece O’nun mülahazasıyla dolup taşması ve zihnini sürekli O’nunla meşgul etmesi lâzımdır. İnsan, bunları yerine getirdiği takdirde Cenâb-ı Hakk’ı bulmuş olacak; O da kulunun bu samimi gayretlerini karşılıksız bırakmayacak ve kudsî hadis diye rivayet edilen sözün devamında buyurulduğu gibi, onun bütün arzularını, hatta daha da fazlasını lütfedecektir. Alvarlı Efe Hazretleri bu hakikati ne güzel ifade eder:

“Sen Mevlâ’yı seven de

Mevlâ seni sevmez mi?

Rızasına iven de

Hak rızasın vermez mi?”

“Ben, Ganimet İçin Müslüman Olmadım Yâ Resûlallah!”

İşte bu mertebeye eren mü’min, değişik arzu ve isteklerin vesayetine girmekten kurtularak hakikî hürriyete kavuşur. Zira merhum Seyyid Kutub’un ifadesiyle “Hakikî hürriyet, Allah’a kul olmaktan geçer.” Evet Allah’a (celle celâluhu) kul olanlar, başkalarına kulluktan kurtulurlar. O’na hakkıyla kul olmayanlar ise başları secdeye gitse bile makama, mansıba, korkuya, yuvaya, rahata, zevk u sefaya, bohemliğe, alkışa, takdire, çoluğu çocuğu adına da yalıya, villaya kulluk gibi onlarca kulluk çeşidi sergileyeceklerdir ki, herhalde cahiliye dönemi müşriklerinin bile bu kadar çok putu olmamıştır!

Evet başka şeylere kul-köle olmaktan sıyrılmanın yolu, Allah’a hakikî mânâsıyla kul olmaktan geçer. Bu konuda sahabe efendilerimizin hayatları ne güzel, ne çarpıcı misallerle doludur. Mesela askerî ve siyasî bir dâhi olan Hazreti Amr İbnü’l-Âs (radıyallâhu anh) çok geç Müslüman olmasına rağmen, bu mevzuda dinin ruhunu öylesine güzel kavramıştır ki, o anlayışa hayran olmamak mümkün değildir.

Bildiğiniz gibi Amr İbnü’l-Âs Hazretleri, Hudeybiye Sulhü sonrasında Müslüman olmak için Medine’ye gidip Efendimiz’in yüce huzuruna çıkar. Mahcubiyetinden dolayı âdeta tir tir titremektedir. Çünkü o güne kadar İnsanlığın İftihar Tablosu’na (aleyhi ekmelüttehâyâ) çok kötülük yapmıştır. Fakat Rahmet Peygamberi (sallallâhu aleyhi ve sellem) yapılan hiçbir kötülüğü deftere yazmamış, onları çoktan unutmuştu. Musafaha yaparken Amr İbnü’l-Âs kendisinden geçmiş, âdeta bir cezbe hâliyle Allah Resûlü’nün mübarek elini sıktıkça sıkmış, bunun üzerine de Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Ne demek istiyorsun yâ Amr?” diye sormuştu. Hazreti Amr, “Kusurumu bağışla yâ Resûlallah!” diye mukabelede bulununca, Allah Resûlü ona, “Bilmiyor musun yâ Amr, ‘Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah’ geçmiş bütün günahları siler, süpürür ve temizler…” fermanında bulunmuştu. (Bkz.: Müslim, îmân 192; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/204) Amr İbnü’l-Âs Müslüman olduktan kısa bir süre sonra Fahr-i Kâinat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) onu çağırmış, kendisini bir seriyye ile harbe göndereceğini ve neticesinde de ganimet elde edeceğini bildirmişti de o, “Yâ Resûlallah! Ben, ganimet için Müslüman olmadım…” demişti. (Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/197, 202; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 4/467)

Aynı şekilde Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm), kaynaklarda ismi zikredilmeyen bir sahabî efendimize ganimetten hissesini vermek istediğinde, o zat: “Yâ Resûlallah! Ben bunu kabul edemem. Ben -boğazını göstererek- şuradan bir ok yiyeyim de şehit olayım diye Müslüman oldum.” demiş, ganimeti elinin tersiyle itmişti. Neticede o, arzu ettiği gibi boğazına isabet eden bir okla şehit olup ötelere yürümüştü. (Nesâî, cenâiz 61; Abdurrezzak, el-Musannef 5/276; Hâkim, el-Müstedrek 3/688)

Yine Mekke’nin fethine kadar Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem]) karşısında yer almış olan Ebû Süfyan’ın (radıyallâhu anh) gözüne Yermûk Savaşı’nda bir ok isabet etmişti. Ebû Süfyan, çıkan gözünü avucuna aldıktan sonra diğer gözüyle ona anlamlı anlamlı bakmış, “Neye yararsın ki, yetmiş sene kendi sahibini görmedin!” diyerek yere atmıştı. (Bkz.: İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe 6/158)

Bütün bu misaller,

“Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır
Mürşidi kâmil olanın, gayet yolu âsân imiş.” (Niyazî-i Mısrî)

sözleriyle ifade edildiği üzere, insanı yetiştiren muallimin tesirini ortaya koyduğu gibi, aynı zamanda bir hamlede amudî (dikey) yükselme adına da misal teşkil etmektedir.

İşte günümüzün inanan gönülleri de, kendilerine ashâb-ı kiramı örnek alıp hiçbir dünyeviliğe tâlip olmamalı; hele hele devletin herhangi bir kademesinde görev yapıyorsa, makamının kredisini kullanarak kendisine, çoluk çocuğuna, yakınlarına çıkar sağlamamalı; araba, uçak, yat, gemi.. vb. şeyler peylememelidir. Meşhur bir atasözünde denildiği gibi o sadece “Allah bes, bâki heves!” deyip Hak rızası istikametinde yürümeli, sadece O’nun rızasına tâlip olmalı; hedeflediği rızâ-i ilâhîyi, cemâlullâhı, iştiyak-ı likâullâhı ve maiyyet-i nebeviyeyi hiçbir şeye değişmemelidir. Hatta bunlardan vazgeçmesi karşılığında ona cennetler teklif edilse bile, “Allah Allah! Bunlar bende nasıl bir eğrilik gördüler ki bana rızâ-i ilâhînin, iştiyak-ı ilâhînin, ru’yet-i ilâhiyenin berisinde bir şeyler teklif ediyorlar.” diyebilme yiğitliğini göstermelidir. Yüreğini öylesine bu duygularla “lebrîz” etmeli, doldurup taşırmalı ki başka şeyleri içine almasın. Zira bunların yanında gökte uçma, suda batmadan yürüme, insanların içini okuma, çehrelerine bakarak başlarına gelecek şeyleri onlara söyleme gibi şeyler, çer-çöp denecek kadar basit kalır.

Hâsılı, kendini iman ve Kur’ân hakikatlerini i’lâya ve ruhunun âbidesini ikâme etmeye adamış insanlar, izah edilen hususlara çok dikkat etmek mecburiyetindedirler. Evet onlar, dünya ve mâfîhâ adına her şeyi ellerinin tersiyle itmeli ve فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ “Sana nasıl emredilmişse öyle dosdoğru hareket et.” (Hûd sûresi, 11/112) âyeti hükmünce, kendi tarz-ı telâkkilerine göre doğru bildikleri şeylere göre değil, doğruluk denilince nezd-i ulûhiyette neye karşılık geliyorsa işte o şekilde doğru olmaya çalışmalıdırlar.