Posts Tagged ‘havf’

Bamteli: KORKU, ÜMİT VE FARKLI DERİNLİKLERİYLE NEFİS

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Ey gizli lütuflar sahibi Rabbimiz! Bizi, korktuğumuz musibetlerden ve keyfiyetini bilmediğimiz için endişe duymadığımız şerlerden koru ve kurtar!..”

Şu dua ile başlayalım: اَللَّهُمَّ عَدْلاً وَقِسْطًا مِنْ لَدُنْكَ تُغْنِينَا بِهِمَا عَنْ كُلِّ جَوْرٍ وَظُلْمٍ “Allah’ım! Sen’den, adalet duygusu, istikâmet duygusu istiyoruz; öyle ki, bununla bizi her türlü cevir ve zulümden sıyânet ve himâye etmiş olasın.” Adaletin pâyimal olduğu, ayaklar altında kaldığı, hakkın şeytana emanet edildiği, şeytanî duygu ve düşüncelerin bütün insanlara değişik olumsuz/menfi sinyaller gönderdiği bir dönemde, adalete ve istikâmete ne kadar ihtiyacımız olduğunu size söylemek zâid olur. Takdir hisleriniz, mutlaka onu takdir ediyordur.

Bu da bir yalvarış: يَا خَفِيَّ الْأَلْطَافِ، نَجِّنَا مِمَّا نَخَافُ “Ey gizli lütuflar sahibi Rabbimiz! Bizi, korktuğumuz şeylerden emin buyur!” Rahmetlik pederim bunu derken وَمِمَّا لاَ نَخَافُ sözünü de ilave ederdi: “Hatta hiç korku bilmediğimiz, korkmak gerektiğini anlamadığımız şeylerden de bizi sıyânet buyur!” Öyle sürpriz şeyler insanın karşısına çıkar ki, bir künde ile, bir el-ense ile insanı yere serer; farkına varamaz insan, hafizanallah. “Korktuğumuz şeylerden sıyânet buyur bizi! Korkmadığımız, fakat korkulacak şeyler vardır, onlardan da bizi himâye buyur!”

Esasen korkmayan insan, zannediyorum, istikâmet mevzuunda mesafe alamaz; farkına varmadan takılır, yollarda kalır. Buna “mehâfet hissi” ve -nüansıyla- “mehâbet hissi” diyoruz. İnsan, daima, Cenâb-ı Hak’tan onu istemeli, “Sen’den haşyet ile ürperen bir kalb istiyoruz!” demeli. إِنَّمَا يَخْشَى اللهَ مِنْ عِبادِهِ الْعُلَمَاءُ “Allah’tan, kulları arasında ancak âlimler hakkıyla korkar.” (Fâtır, 35/28) buyuruyor Kur’ân. Evet, Allah’a karşı hakkıyla, yürekten haşyet duyanlar, O’nu bilenlerdir. İlme’l-yakîn bilenler.. ayne’l-yakîn bilenler.. Allah o ufka i’lâ buyursun, hakka’l-yakîn bilenler.. O nasıl ise, öyle bilenler.. korku ne ise, onu öyle bilenler.. mehâfet ne ise, onu öyle bilenler.

O, bir korku ama Akif’in ifadesi ile, “Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır; / Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır. / Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havfı Yezdân’ın… / Ne irfânın kalır te’sîri kat’iyyen, ne vicdânın.” Kalsaydı, ehl-i irfan gibi görünen kimseler, kendilerini zulüm çağlayanına salmazlardı ve o çağlayanın kenarlarında, aynen o düşünceyi paylaşmadıkları halde, dilsiz şeytan gibi o müthiş manzarayı seyredenler de olmazdı. Birileri şeytanın güdümünde, onun dediği şeyleri yapıyorlar. Öbürleri de orada bir düğün alayını seyrediyor gibi dillerini tutmuş, seyrediyorlar. Korku, kafalardan silinmiş, gitmiş; dolayısıyla, fazilet hissi, adalet duygusu, hak saygısı ve bunlar gibi değerler, bütün bütün ayaklar altında, pâyimal maalesef.

İnsan, âkıbetinden endişe duyuyorsa, endişe duyduğu şeyden emin olur. Âkıbetinden endişe etmeyen insanın, âkıbetinden endişe edilir!.. İnsan, hayatı boyunca, Hazreti Gazzâlî mülahazasıyla, hep korku içinde tir tir titremelidir. Hak Dostu gibi, “Ger beni bu günahlarla tartarsa Hazreti Deyyân / Kırılır arsa-i Mahşer’de arş-ı mizân.” demelidir. O, “Rahman” diyor; şairin o mevzudaki mülahazasına saygı duyuyorum. O, korkusunu/endişesini ifade ederken, “Rahman” diyerek meseleyi recâ duygusuna bağlıyor. Fakat Kıtmîr, kendi mülahazası açısından, “Ger beni tartarsa, bu günahlarla, Hazreti Deyyân…” diyorum. Deyyân; yapılan her şeyin hesabını soran, insanları sîğaya çeken demektir. “Kırılır arsa-i Mahşer’de mizan.” Böyle bir korku… “Bu günahlarla beni o Mahşer’deki terazi ile Allah tartarsa, korkarım o terazi kırılır.” diyor.

Bu ölçüde bir havf ve mehâbet hissi ile oturup kalkma… لاَ أَجْمَعُ بَيْنَ أَمْنَيْنِ، وَلاَ أَجْمَعُ بَيْنَ خَوْفَيْنِ “Bir kuluma iki emniyeti birden vermem; iki korkuyu da birden vermem!” Bu, kudsî hadis olarak rivayet ediliyor. “İki güveni ve iki emniyeti birden vermem!” Korku fasıllarını burada yaşamışlarsa, orada eminler; burada kendilerini hiçbir şey yapmamış gibi görüyor ve emniyet içinde, reftâre salınıp giderek yaşıyorlarsa, onların âkıbetlerinden endişe edilir. Korkuyu burada yaşamak lazım ki, emniyet oraya kalsın!.. Bütün emniyeti/güveni, dünyevî -cismânî, hayvanî- rahatlığı burada yaşarsa insan, orada -evet- avucunu yalar. Basitçe oldu değil mi?!. Avucunu yalar.

   “Yâ Rasûlallah, Sana kendi hesabıma kıymetli bir hediye ile gelemedim, mazur gör; fakat Senin yolunda dökülen gözyaşlarından bir kâse getirdim, kabul buyur!..”

Bu açıdan, bir yandan havf (korku) olmalı ama bir taraftan da reca (ümit) bulunmalı. Hazreti Gazzâlî, hayat boyu havfın baskın olması gerektiğini söyler; fakat “El el ile, ayak ayak ile el-veda/el-firak ettiği an, can dudağa geldiği zaman, recâ hissi ile coşmalı; insan Allah’ın rahmetinin enginliğine teveccüh etmeli!” der. Bununla beraber, “fuhûl-i ulemâ” (ilim ve faziletçe emsallerinden üstün olan, önde gelen âlimler) dünya hayatı boyunca -havfe öncelik tanımak üzere- recâyı da asla ihmal etmemişler.

İşte o recâ duygusuyla, kendini çok günahkâr gören birisi şöyle der: “Ger günahım kûh-i Kaf olsa ne gamdır ya Celîl / Rahmetin bahrına nisbet ennehû şey’ün kalîl.” (Ey güzel isimlerinden birisi de Celîl olan ulu Sultanım! Gerçi benim günahlarım, büyüklüğünü takdir edemediğim Kaf dağından daha büyüktür. Fakat dağlar kadar günah işlemiş olsam da ne gam; yine kaçkınlar gibi dönüp dolaşıp Senin kapına geldim ya! Hem benim dağlar cesametindeki günahlarım Senin rahmet, merhamet ve af deryalarına nispetle bir “şey-i kalîl”dir; deryada damla bile değil.) “Ger günahım kûh-i Kaf olsa ne gamdır ya Celîl / Rahmetin bahrına nisbet ennehû şey’ün kalîl.” Sen’in rahmetinin, rahmet deryanın enginliğine bakınca, günahlarım deryada damla kalır. Bu da “recâ” hissi…

Reca mevzuunda İmam Şâfiî’nin sözünü de biliyorsunuz; diyor ki:

وَلَمَّا قَسَا قَلْبِي وَضَاقَتْ مَذَاهِبِي – جَعَلْتُ الرَّجَا لِعَفْوِكَ سُـلَّمَا

تَعَاظَمَنِي ذَنْبِـي فَلَمَّا قَرَنْـتُـهُ – بِعَفْوِكَ رَبِّي كَانَ عَفْوُكَ أَعْظَمَا

“Kalbim kasvet bağlayıp yollar da sarpa sarınca, ümidimi affına merdiven yaptım. Günahım gözümde büyüdükçe büyüdü ama onu alıp affının yanına koyunca, affını tasavvurlar üstü büyük buldum.” “El, el ile, ayak, ayak ile el-vedâ/el-firak edince, can gelip dudağa dayanınca, ben, ümit merdivenimi, asansörümü Sen’in rahmetinin enginliğine dayadım!” demek suretiyle duygularını seslendiriyor. İşte orası recâ faslı…

İnsan, ümitsizliğe düşmemeli fakat yüreği her zaman korkuyla tir tir titremeli ki, ötede titremesin. Buyuruyor Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm; burada öyle bir havf, haşyet ve akıbet endişesi ile ağlamayan gözler, öbür tarafta gözlerin bilmem neye döndüğü, tırnakların neye döndüğü yerde -öyle bir tabir ile ifade buyuruyor- şakır şakır gözyaşı dökecekler.

Gelin, Allah aşkına, o ağlama faslını burada yaşayalım. En Büyük Hak Dostu’nun ifadesine göre, “Ağlamayan gözden Sana sığınırım!” diyerek, o göz kuruluğuna vedâ ederek, başımızı yere koyduğumuz zaman, o haşyetle, o mehâfetle gözyaşı dökelim. Zira hadis-i şerifte buyuruyor ki: “Cehennemin o azgın/taşkın şerârelerini söndürecek bir şey varsa, o da mehâfetullah adına dökülen gözyaşlarıdır.” Ve misali ile anlatıyor bunu: Melek, bir kâse, bir bardak içinde bir su ile geliyor. Soruluyor kendisine, “O nedir?” Cevaben, “Sen’den korkan insanların gözyaşı!” diyor. Cehennemin alevlerini, insanların üzerine gelen onun o aysbergler gibi büyük kıvılcımlarını tuz-buz edecek bir şey varsa, o da o gözyaşlarıdır.

Bu mülahazalar, bana, Doktor İkbal’in Lahor’daki hutbesinin sonunda söylediği şeyleri hatırlattı. Hutbesini îrâd ediyor, Osmanlı’nın belli bir döneminde, bir yerdeki bir zaferini alkışlama müstetbeâtü’t-terâkibi içinde; sözün siyakı-sibakı içinde o vardır. Der ki orada: “Herkes hesapta; kendisine bir şey soruluyor. Bana orada Hazreti Rasûl-i Zîşân tarafından, ‘Doktor İkbal, bana ne getirdin!’ denilirse şayet, derim ki: Efendim, bir kâse içinde Sana Senin yolunda dökülen kanları takdim ediyorum; bunu, cihanlara değiştirmem!” Bana böyle bir şey düşse idi, elimdeki o kâse ile gözyaşlarını arz eder ve derdim ki: “Yâ Rasûlallah, Sana bir hediye ile gelemedim, mazur gör!.. Ama, Senin için dökülen gözyaşlarıyla geldim!” Ey Habîb-i Edîb!.. Ey Mahbûb-i Rahman!.. Senin için aşk u iştiyak duygusuyla, اَللَّهُمَّ اَلْاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وأَحِبَّائِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ “Allah’ım! Her şeyden öte Zâtına karşı gönülden aşk u alaka, Sana kavuşma iştiyakı, Habîbine (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve sevdiklerine vuslat arzusu talep ediyoruz. Bunları ebedî, zaman üstü, zamanı aşkın olarak istiyoruz.” mülahazasıyla gözler yaşarmamış ise, kalb ürpermemiş ise, o kalbi de kesip köpeklere bir lokma et diye atmalı!..

Evet, اَلْخَوْفُ وَالرَّجَاءُ Havf ve Recâ. Kul, hayatını bu iki sıyânet serâsı arasında sürdürmeli. Her türlü tehlikeden -o zaman- masûn ve mahfuz kalır. Korkar, tir tir titrer; o titremeler, bütün şeytanî şerareleri kırar. Allah’tan ümit eder, recâ hissiyle O’na yönelir, Allah’ın izni-inâyetiyle ve meleklerin onun kalbine ilahî tayflar taşımasına vesile olur. O ışıklarla, o şualarla doğru görür, doğru düşünür, doğru adım atar, doğruya doğru yürür, doğru yaşar ve doğruların derdiği meyveleri derer. Cennet’i de derer, ırmaklarını da derer, Cemâlullah’ı da derer, Rıdvân’ı da derer; meyve gibi derer. Burada gedâ gibi yaşar fakat öbür tarafta sultanlar gibi yaşamaya mazhar olur.

   Nefisteki cezm tıkanıklığını çözebilen insanlar ötelerden vâridâtla nefes almaya başlar ve gönül inşirahı içinde itminandan rızaya kanat çırpmaya dururlar.

Sâzic (سَاذِج), sade nefis; bu tabiri kullanmamışlar, kullanmakta beis görmüyorum. Bu, “nefs-i insânî” demektir. Fakat onun kendini ilk idrak ettiği dönemde o nefis, “emmâre nefis” oluyor. Sonra “nefs-i levvâme” oluyor. Sonra bazıları araya “nefs-i mülheme” diye bir şey sokuyorlar; o, meleklere açılacak kapıları açmada sırlı bir anahtar gibi oluyor ve onunla kalb kapıları, İlahî vâridata kale kapıları gibi açılıyor.

Sonra “nefs-i mutmainne” geliyor, itmi’nâna ermiş nefis. أَلاَ بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ “Bilesiniz ki, kalbler ancak Allah’ın zikri ile mutmain olur.” (Ra’d, 13/28) أَلاَ بِالرِّيَاضَةِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ، أَلاَ بِخَشْيَةِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ، أَلاَ بِخَوْفِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ “Bilesiniz ki, kalbler riyazetle oturaklaşıp itminana erer. Bilesiniz ki, kalbler Allah haşyeti ile oturaklaşıp itminana erer. Bilesiniz ki, kalbler Allah korkusuyla oturaklaşıp itminana erer.” diyebilirsiniz. Bunlar ile kalb, itmi’nâna eriyor. Sonra iki tane kanadı oluyor böyle doygun bir nefsin; üveyik gibi, “Zâkiye”ye, “Sâfiye”ye doğru o kanatlar ile yükseliyor: “Râdıye” ve “Mardıyye”. O rasathaneye ulaşınca, Cenâb-ı Hakk’ın rızasını/hoşnutluğunu orada sürekli dillendirip duruyor. Dilimin ucuna kadar uygunsuz bir kelime geldi, “mırıldanıyor” diyecektim; fakat o seviyedeki insanların o mevzuda ifade ettikleri şeylere “dillendirme” denir.

Ve ötesi, daha gelişleri itibariyle, fıtratları tamamen “sâfî”, “Mustafeyne’l-Ahyâr”; “zâki”, tabiatında tamamen tezkiyeye uğramış, bir tezkiye-i nefse âdetâ ihtiyacı kalmamış yüce kâmetlerin mertebesi… Ama gelin görün ki, onlar yine de kendi ufukları itibariyle sürekli nefisleriyle yüzleşmektedirler. Enbiyâ-ı ızâmın o mevzudaki durumlarını siz, rasat ettiniz, gördünüz. Belki o makale ellerine geçen insanlar da orada onların nasıl tir tir titrediklerini göreceklerdir. (Burada Çağlayan Dergisi’nde neşredilen KENDİYLE YÜZLEŞMEDE PEYGAMBER UFKU başlıklı makale serisine işaret ediliyor.) Onların daha gelişte öyle bir tezkiyeden geçmiş olmaları söz konusudur Yed-i Kudret ile; öyle demeyelim, Yed-i İnâyet ile, Yed-i Rahmâniyet ile.. ve bir yönüyle, belki misyon vesilesi olarak tezkiyeden geçmiş, saffete ermiş, “Mustafeyne’l-Ahyâr” olmuşlar onlar.

Şimdi “itmi’nân” seviyesine gelen bir insanda, bir yönüyle, “nefs-i emmâre” elini-eteğini çekiyor; bu defa kuyruğunu kısıyor, kalbin/Latife-i Rabbâniye’nin emrine giriyor. Böyle demek lazım. Fakat fonksiyonunu edâ edemeyince, bazı eh-i tahkik, ona “Öldü, nefs-i emmâre; pılını-pırtısını topladı, kalbden uzaklaştı” demişler. Bazıları da nefsin o halini, “kalbin/Latife-i Rabbâniye’nin emrine girerek, onun ile beraber aynı şeyleri soluklama” şeklinde gösteriyorlar; dolayısıyla “nefs-i mutmainne” oluyor.

“Nefes” tabirini de kullanıyorlar burada; bir nefes, “nefha-i İlahî” demek. Anne karnına ilk düştüğü zaman, bir nefha-i İlahî. Hazreti Mesih, öyle bir nefha-i İlahî ile,.. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm da أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي “Allah’ın ilk yarattığı, benim nurumdur.” hakikatinde bir nefha-i İlahîdir esasen. Buna, muhakkikîn, “nefes-i İlahî” de diyorlar. Evet, bunda bir “fetha” farklılığı var, öbüründe cezm farklılığı var; “nefs” (نَفْسٌ) iki hareke ile; bu “nefes” (نَفَسٌ) üç hareke ile, inşirah veren fetha ile ifade ediliyor. Orada bir “cezm” tıkanıklığı var; işte insan, o cezm tıkanığını çözmek suretiyle, “nefs”i, “nefes” yapabilir; nefes-i İlahî, nefha-i İlahî yapabilir, Allah’ın izniyle.

   “Rabbim, şeytanların her türlü kışkırtmalarından ve çevremde olumsuz bir atmosfer oluşturup beni tesir altına almalarından Sana sığınırım.”

Nefs-i emmâre, elini-eteğini çekip insandan uzaklaştığı zaman, âhir ömre kadar mücadele ve mücâhedenin devam etmesi için, misyonunu âsâb, hassasiyet ve beşerî diğer garîzelere devreder. Dünyada hiç düşman olmasaydı, sizin Türkçe olimpiyatlarınızda veya Kültür olimpiyatlarınızda olduğu gibi, beyazın, siyahın, mavinin ve turuncunun birbirine sarılıp ağlamaları gibi, herkes birbiriyle sarmaş dolaş olsaydı, bu kıvamda bulunsaydı, zannediyorum, insanlar savaş/harp adına da hiçbir şey hazırlığında bulunmazlardı. Ama bir yönüyle bir tehlikenin bahis mevzuu olmasına karşı, “Acaba ne yapsak?” deyip her ihtimale hazırlık yapıyorlar. Bunlar, muhtemel tehlikelere karşı kendilerini koruma, isterseniz “usul-i hamse” veya “usul-i sitte”nin korunması adına gerekli olan hazırlığı yapma demekti.

Şimdi, eğer insanın karşısında böyle bir “nefs-i emmâre” olmasa, “sâzic bir nefis”, “sade bir nefis”, nefes u nefhâ-i İlahîden mahrum, tamamen yoksun bir şey olmasa, siz de o mevzuda Cenâb-ı Hakk’a zikir ile teveccüh etmezsiniz. Yok, tehlike yok!.. Onun için Üstad Necip Fazıl’dan aklımda kaldığına göre, o yönüyle, belki nefse rahmet okumak lazım: “İyi ki varsın!” Neden? Çünkü tehlikeni tahattur ettikçe biz, تَوَجَّهْتُ إِلَى اللهِ diyoruz: “Allah’ım, Sana yöneldim!” رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا، وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا، وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ diyoruz.. حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ diyoruz.. حَسْبِيَ اللهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ diyoruz. Senin gibi can alıcı bir hasmı karşımızda gördükçe veya bildirenlerin bildirmesiyle bildikçe, şerrinden Allah’a sığınıyoruz.

Böyle değişik ayak oyunlarına sahip… Enbiyâ-ı ızâma da saldırıyordu ama onlar masûniyet-i mutlaka, masumiyet-i mutlaka, nefs-i zâkiye, nefs-i sâfiye içinde bulunduklarından dolayı, şeytan etraflarındaki bu surlara tosluyor, boynuzları kırılıyor, kuyruğunu kısıyor, inine giriyordu. Yoksa onlara da saldırıyordu. Dolayısıyla onlar da أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ diyorlardı; رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ diyorlardı. أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ * رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ، وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ * اَللَّهُمَّ اسْتُرْ عَوْرَاتِنَا وَآمِنْ رَوْعَاتِنَا؛ اَللَّهُمَّ احْفَظْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِينَا وَمِنْ خَلْفِنَا، وَعَنْ أَيْمَانِنَا، وَعَنْ شَمَائِلِنَا، وَمِنْ فَوْقِنَا، وَنَعُوذُ بِكَ بِعَظَمَتِكَ أَنْ نُغْتَالَ مِنْ تَحْتِنَا، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ “Allah’a sığınırım lanetlenmiş ve kovulmuş şeytanın şerrinden!..” “Rabbim, (bilhassa vazifemi yerine getirirken inkârcılarla olan münasebetlerimde ins ve cin) şeytanlarının kışkırtmalarından (ve birtakım duygularımı harekete geçirmelerinden) Sana sığınırım. Rabbim, yakınımda bulunup (beni tesir altına almalarından da) Sana sığınırım.” (Mü’minûn, 23/97-98) “Allah’ım, ayıplarımızı setret ve bizi korktuklarımızdan emin eyle. Allah’ım, önümüzden ve arkamızdan, sağımızdan, solumuzdan ve üstümüzden (gelecek tehlikelerden) bizi koru; ayaklarımızın altından derdest edilmekten de Senin azametine sığınırız. Ey Erhamerrâhimîn!..” Duanın son kısımlarını ben, mütekellim maa’l-gayr (birinci çoğul şahıs sigası) ile söyledim; esas, mütekellim vahde (birinci tekil şahıs sigası) ile ifade ediliyor.

Enbiya-ı ızâm, Allah’a böyle teveccüh edip sığınınca nefis ve şeytan onlara o kadar zarar veremiyordu. Fakat insan için öyle zararlı, pusuya yatmış bir hasım olduğundan ve çok farklı oyunlar oynadığından dolayı, kalbin kaymasına, Latife-i Rabbâniye’nin -bir yönüyle- dejenere olmasına, belki emmârede uzun zaman kalmasına, itmi’nan ufkuna ulaşamamasına, itmi’nan ufkuna ulaşamamak suretiyle Râdıye ve Mardıyye’den uzak kalmasına sebebiyet vermektedir.

Râdıye ve Mardıyye, Allah’ın kuldan razı olması, onun da Allah’tan razı olması; herhangi bir hadise karşısında aklına gelen rahatsızlık mülahazasıyla, hemen başını yere koyup رَضِينَا بِاللهِ رَبًّا، وَبِالْإِسْلاَمِ دِينًا، وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولاً demesi mevzuu esasen… Allah, sizden râzı; O (celle celâluhu) razı olmazsa, siz O’ndan razı olamazsınız. O, gelecekte sizin O’ndan razı olacağınızı bildiğinden dolayı, önce Allah’ın hoşnutluğu… Bir Hak dostu diyor ki: “Sen, bizden razı ol ki, biz de Sen’den razı olalım!” O ince espriye dikkatleri çekiyor. Râdıye ve Mardıyye…

   Şeytan kimine sağdan kimine de soldan yanaşır; kimini sâlih amel ve iyiliklerle kimini de günah ve kötülüklerle vurur; onun açık bulacağı her yana uygun ayrı bir tuzağı bulunur.

Dolayısıyla öyle can alıcı bir hasım… Değişik oyunlarla karşınıza çıkacak. Sağdan gelecek bazen. Riya ile, süm’a ile, ucub ile, fahir ile sizi vuracak, siz farkına varmadan. Mesela, ne güzel el-pençe divan durdunuz. Başkasının görmüş olması aklınızdan geçecek o an. Azıcık böyle aklınızın ucundan geçse, “Durduğumu gördü!” falan… Başınızı eğdi, rükûa vardınız: اللَّهُمَّ لَكَ رَكَعْتُ وَبِكَ آمَنْتُ وَلَكَ أَسْلَمْتُ أَنْتَ رَبِّي خَشَعَ سَمْعِي وَبَصَرِي وَمُخِّي وَعَظْمِي وَعَصَبِي وَمَا اسْتَقَلَّتْ بِهِ قَدَمِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ “Allah’ım, Sana rükû ettim, Sana inandım ve Sana teslim oldum. Sen Benim Rabbimsin. Kulağım, gözüm, beynim, iliğim, kemiğim, sinirim ve ayaklarımın taşıdığı her şey, Âlemlerin Rabbi Allah’a boyun eğmiş, itaat etmiştir.” filan dediniz. Aklınızın yarısından geçti ki, “Duydu!” ve “Anlasın, denmesi gerekli olan şey ne imiş!” falan… Dolayısıyla rükûun da canına okudunuz, o tesbihin de canına okudunuz. Sağdan geliyor, riya ile, yaptığı şeyleri duyurmakla.

Ebu Musa el-Eş’ârî hazretleri idi değil mi? Ebu Musa el-Eş’ârî hazretleri, bir münasebetle Zâtü’r-Rika vakasında çektiği sıkıntıları anlatıyor. Ayaklarındaki kaplar yırtılmış, çoraplar yırtılmış, ayak zarını taşlar delmiş, kanlar içinde… O vaziyette Allah Rasûlü’nün işaretlediği noktada hep yürümüş gitmişler. Sonra bu çekilen şeyleri birine, bir fazilet olarak değil de hikâye olarak anlatmış; sonra bin pişman olmuş: “Keşke anlatmasaydım! Sanki nefsime bir hisse çıkardım gibi!..”

Riya, süm’a, ucub, fahir… Bütün bunlar, şeytanın sağdan gelince oynadığı oyunların neticesi… Mesela, yanlış yorumlanan اَلتَّكَبُّرُ عَلَى الْمُتَكَبِّرِ صَدَقَةٌ “Mütekebbire karşı tekebbür sadakadır.” sözü. Siyasîlerin çok kullandığı bir şeydir bu. Çalım, büyük görünme… Birileri size karşı büyük görünüyorsa… Özür dilerim, ben ayağımı ayağımın üstüne atmasını bilemiyorum. Bazen bu misali vermek için bir arkadaşa rica ediyorum, “Şunu bir bunun üstüne koysanız!” Fakat maşallahı var onların, o mevzudaki temrinâtları çok; böyle rahat hemen atıyorlar. اَلتَّكَبُّرُ عَلَى الْمُتَكَبِّرِ صَدَقَةٌ “Büyüklenene karşı büyüklenme sadakadır.” falan diyorlar. Şeytan oyununu oynuyor orada; hiç farkına varmadan, büyükleniyorsun sen orada ve kendi kendine teselli oluyorsun: “Kibirliye karşı kibirlendim!” Kimini de ucub ile vuruyor, “iç beğeni” demektir bu. Bu da sağdan gelmedir; sağdan gelir, oyunu çok şeytanın…

Soldan geliyor; me’âsî ile geliyor, mesâvî ile geliyor, bohemlik ile geliyor.. gözü, haramda kullanıyor.. ağzı, haramda kullanıyor.. gıybet ettiriyor, iftira ettiriyor.. kalemi, haramda kullanıyor.. önündeki daktilonun veya her ne ise, bilgisayarın tuşlarını haramda kullanıyor… İftira ediyor: “Falan şöyle yaptı, filan böyle yaptı!” Vallah da yalan, billah da yalan!.. “Falan ölmüş, bilmem nesi hâlâ konuşuyor!” Yalan!.. Dolayısıyla soldan geliyor. Hayvanî hisleri, garîze-i beşeriye ve cismâniyeyi tahrik etmek suretiyle, gözü kendi hesabına kullanıyor. “Az bir göz banyosu yapalım!” Özür dilerim; “Göz banyosu yapalım!” diyor. Menhiyâta kulakları açıyor, ardına kadar, kale kapıları kadar; “Az dinleyelim bunları!” diyor. Gıybet etme ne kadar günah ise, onu gönül rahatlığı ile dinlemek de o kadar günahtır. Kur’an-ı Kerim, “Uygun olmayan bir şey söylendiği zaman, terk edin orayı; uzaklaşın!” buyuruyor. Ama şeytan aynı zamanda ağzı-dili de o istikâmette kullanıyor.

Oysaki her uzuv ve nimet -eskilerin ifadesiyle- “mâ hulika leh” istikâmetinde kullanılmalıdır. Allah’ın lütfettiği uzuvları ihtimal hesaplarına göre, riyazî mülahaza ile sebeplere vermenin imkânı yoktur. Allah’ın lütfettiği sadece bu yüz… Hatta şimdi arkadaşlar, burnun fonksiyonlarını, kulağın fonksiyonlarını, dahası iç kulak, orta kulak, dış kulak gibi kısımlarının her birinin fonksiyonlarını, ağzın fonksiyonlarını anlatırken birer mücellet ifade ediyor. Beyne dair bir yazı yazdıkları zaman, daha açık görülüyor ki, bunu ihtimal hesaplarına göre tekâmüle, evolüsyona, mutasyona falan vermek, mümkün değil. Fakat şeytan… Şeytanın ayak oyunları… Hafizanallah.

Allah, gözü niye vermiş? Mesela, tekvinî emirleri, kâinat kitâb-ı kebîrini mütalaa edesiniz diye. Neden? Çünkü Kur’an-ı Kerim -esasen- kulaklara seslenirken, ona Usûluddin’de “mesmûât” deniyor, onu dinlemek gerekiyor; öbürüne de “mubsarât” deniyor. Bunlar, omuz omuza verdikleri zaman bir mana ifade ediyor. Tekvinî emirlerin analiz edilmesi, hallaç edilmesi… Bu tabiri Üstad Necip Fazıl kullanırdı; “Tekvinî emirleri hallaç etmişler!” derdi. Analizler müthiş; fakat bir yönüyle mesaj dine dayandırılmayınca, felsefede mesele o dinî disiplinlere dayandırılmayınca, çok defa falsoya kayabilir. Dolayısıyla Natüralizme kaymışlar, Pozitivizme kaymışlar; kaymışlar, kaymışlar.

Gözün mubsarâtta kullanılması lazım; kulağın mesmûâtta kullanılması lazım. İkisinin, kullanıldıkları bu şeylerden bir kap içinde -bir yönüyle- bir bulamaç yapmaları lazım. O tahlili, böyle bir terkibe tâbi tutarak, yani analizi senteze tâbi tutarak bir şey çıkarmaya çalışmaları lazım. Hazreti Pîr-i Mugân, Şem’-i tâbân diyor ki: “Sus. Kâinat mescid-i kebirinde Kur’an kâinatı okuyor! Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak’tan gelip Hak diyen, hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.” Sensin yalnız ey Kelâm-ı İlahî olan Kur’an!.. Evet, uzuvlar “mâ hulika leh”e uygun kullanılmayınca, şeytan bu defa sol taraftan öyle geliyor.

   Biz, kökü mazide bir âtîyiz; maziden koptuğumuz zaman bize ait bütün değerler manzumesinin yıkılışına sebebiyet vermiş oluruz.

Şeytan önden geliyor: Bir yönüyle, ileriye matuf şeyler mevzuunda, içine türlü türlü şeytanlıklar atıyor senin. Öleceksin, kabre gireceksin, Berzah hayatı var, Berzah’ın kendine göre projektörleri var, Mizan hayatı var, Mahşer hayatı var, Terazi var, kantar var, Sırat var, açılacak Cennet kapıları var veya Cehennem kapıları var. O “dinî siyaset” falan diyenlerden bir tanesi, çok yakın bir arkadaşımıza -belki hâlâ burada, şu anda içinizdedir- bir şey söylüyor. “Ben dindarım; esasen dini hayata hâkim kılmak istiyoruz. Kanunlarla bunun etrafında surlar ördürmek suretiyle ilişilmesini engellemeye çalışıyoruz!” iddiasında bulunan o şahsa, arkadaşımız dünya, ukbâ, ahiret, hesap, mizan falan anlatınca, o diyor ki: “Yahu siz gönlünüzü çok uzak şeylere bağlamışsınız; asıl mesele, bu dünya!” Şimdi bakın, şeytan ileriye matuf, insanı kör haline getiriyor. Evet, Kur’an-ı Kerim, açıktan açığa, وَمَنْ كَانَ فِي هَذِهِ أَعْمَى فَهُوَ فِي الْآخِرَةِ أَعْمَى وَأَضَلُّ سَبِيلاً “Kim bu dünyada gerçekleri görmede kör ise, âhirette de kördür, hatta yol bulmadaki şaşkınlığı daha da beterdir.” (İsrâ, 17/72) buyurur. Kim burada kör yaşar, görülmesi gerekli olan şeyleri görmezse, görülmeyecek şeylere göz açar, dolayısıyla kör yaşarsa, öbür tarafta da kör olarak haşrolur. Mukabeledir bu; oradaki körlük ne ise, o. Hafizanallah, hiç farkına varmadan tepe-taklak bir gayyaya yuvarlanacaktır.

Şeytan, arkadan da gelir vurur. Bakın, çok oyunları/taktikleri var mel’ûnun. Biraz hissediyorum ben; sizin içinizde ehl-i irfan vardır, onlar daha derinlemesine, bu meretin ayak oyunlarını biliyorlardır ama benim de başım dertte; günde kaç defa Cenâb-ı Hakk’a sığınıyorum. İnanın odamdan çıkıp buraya gelinceye kadar kaç defa, رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ diyorum; kaç defa, “Allah’ım! Şeytanların hemzinden, lemzinden Sana sığınırım; onların ayak oyunlarından Sana sığınırım!” diyorum.

Şeytan arkadan geliyor, seni kökünden koparıyor. Senin kökün tâ “Ezel”e dayanıyor; İlm-i İlahî’de Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm’a dayanıyor; “Ehadiyyet” tecellisi ile أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي fehvasınca, O’na dayanıyor. Sonra hükmünün, peygamberler manzumesinin kâfiyesi olması itibariyle, Hazreti Muhammed’e dayanıyor, o Hazreti Ahmed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem). Sonra, Ebu Bekirler ile, Ömerler ile, Osmanlar ile, Aliler ile, عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي، وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ، عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ “Siz, Benim ve doğru yolda olan Râşid Halifeler’in yolunu yol edinin. Bu yolu, azı dişlerinizle tutar gibi sımsıkı tutun.” ile, çok mükemmel bir mazi meydana getirilmiş. Mazin o, geçmişin o!.. Senin, arkanda bıraktığın şey, o!.. Sonra değişik devletler gelmiş; içinde, gerçekten sahabî ayarında insanlar yetişmiş. Bir Ömer İbn Abdülaziz’i, bir Hâdî’yi, bir Mehdî’yi, bir Orhan Gazi’yi, bir Osman Gazi’yi, bir Süleyman Şah’ı, bir Murad Hüdavendigâr’ı, bir İkinci Murad’ı onlardan geri göremezsiniz. Tam arkalarında; o ayağını kaldırırken, o oraya basıyor gibidir. İçlerinde böyle babayiğitler, devasa insanlar yetişmiştir, Allah’ın izniyle. Mazin bu senin!..

Yahya Kemal’in -Tevfik Fikret’e karşı- ifadesiyle, “Ne harabîyim, ne harabâtiyim / Ben, kökü mazide bir âtiyim.” Biz, kökü mazide bir âtîyiz. Şimdi maziden koptuğumuz zaman bize ait bütün değerler manzumesi yıkılır. Evet, bu da şeytanın arkadan gelmesi demektir, hafizanallah.

Yine şeytan “Tepelerine inerim, düşünce karışıklığına sebebiyet veririm!” diyor, Vesveseli insanlar gibi, şüphe ve tereddütlü insanlar gibi… Sofistler, septistler demiyorum. Kur’an-ı Kerim, إِنَّهُمْ كَانُوا فِي شَكٍّ مُرِيبٍ “İşkilli bir şekkin, kötü zanna düşüren ümitsiz bir şüphenin içinde bocalayıp duruyorlardı.” (Sebe’, 34/54) diyor, onların içlerini anlatma adına. Yani, sadece “şekk” de değil, “tereddüt” de değil; aynı zamanda “reybî”. Eskiler usûl kitaplarında, felsefe kitaplarında “reybî” derlerdi, o septistlere, sofistlere.

Evet, şeytan değişik düşünceler pompalamak suretiyle, bir yönüyle, senin nöronlarını kirletir, kuvve-i hafızanı kirletir; dolayısıyla seni -esasen- konsantre olman gerekli olan noktadan uzaklaştırır, farkına varmadan.

Alttan gelir; bilemiyorum, çok daha farklı bir oyun seni alttan vurması. Onun için, “Alttan çarpılmadan da Sana sığınırım!” buyuruyor Efendimiz; “Alttan çarpılmadan da Sana sığınırım!” Nasıl pusuya yatmış, belli değil. Evet, bu, şeytan…

   Bazen olur ki, nefs-i emmâre kalb ve ruhtan elini eteğini çeker; fakat âhir ömre kadar mücadele ve mücâhedenin devam etmesi için, misyonunu âsâb, hassasiyet ve beşerî diğer garîzelere devreder.

Gündüz, orada arz ettim: Şârânî hazretleri diyor ki, “Şeytan ile karşılaştım, onunla mücadele ettim. Bana dedi ki: ‘Sen, benimle başa çıkamazsın!’ Ben, mücadele ederken çok zorlandım ve terledim! Bana -yine- dedi ki: ‘Siz, ne yaparsanız yapınız, Sahibi, kıyamete kadar bana izin verdi. Elli türlü ayak oyunuyla her zaman sizin karşınıza çıkacak, hiç bilemediğiniz şekilde sizinle meşgul olacağım!’” Aynı şeyi çok farklı ifadeyle, Tüsterî hazretleri de söylüyor. Bunların ikisi de devasa, büyük insanlar: “Karşıma çıktı, ‘Onu yendim’ diyemem; fakat beni terletti!” diyor. İnsanı terletecek bir şeydir; fakat gırtlağına kadar ter içinde olan insanlar veya böyle bir terleme lüzumunu duymayan insanlar, o mevzuda nakavt olmuşlar ama farkında değiller, hafizanallah.

Şimdi geriye dönelim: Bakın, şeytan, esas bu mevzuda; nefis, şeytanın insan içindeki borazanı veya sinyallerini gönderdiğinde sinyal çözen bir sinyal müşkil-küşâsı. O, “di-di-dâ-dıt / dâ-dâ-dıt” yapıyor; nefis de orada “Bu, F.G demek.” diyor, hemen çözüyor onu. Dolayısıyla insanın bütün letâifine pompalıyor şeytanın sinyallerini, hafizanallah. Böyle bir mekanizma…

Siz, böyle bir mevzuda, bir taraftan “zikrullah” ile, bir taraftan “murakabe” ile, bir taraftan “riyâzât” ile manen beslenip sağlam duracak, bir taraftan da kalbî ve ruhî hayata yükselmiş, “sır” hayatını temâşa eden, “Râdıye-Mardıyye” mülahazaları ile oturup-kalkan insanlar ile postnişin olmaya, onlar ile oturup kalkmaya bakacaksınız ki, bu, “eşerr-i eşrâr” (şerlilerin en şerlisi) olan şeytanın, dolayısıyla nefs-i emmârenin şerrinden emin olasınız.

Ama bir gün, bir yönüyle ona bu huylarını terk ettiriyorsunuz; işte bu yollar ile terk ettiriyorsunuz. Dolayısıyla hasmınız yok olmuş gibi oluyor. Ben, bir başkasında görmedim onu; fakat Hazreti Pîr, nefs-i emmârenin, misyonunu âsâb, hassasiyet ve beşerî diğer garîzelere devredebileceğini ifade ediyor. Diyor ki: “Bazen olur ki, nefs-i emmâre, ya levvâmeye veya mutmainneye inkılab eder; fakat silâhlarını ve cihazâtını âsâba devreder. Âsâb ve damarlar ise, o vazifeyi âhir ömre kadar görür. Nefs-i emmâre çoktan öldüğü halde, onun âsârı yine görünür.”

Dolayısıyla insan olarak yaratıldığımızdan, her zaman hata ve günaha açık bulunuyoruz. Bakın Hazreti Âdem’de de var bu mesele; Efendimiz buyuruyor ki: كُلُّ النَّاسِ خَطَّاءٌ وَخَيْرُ الْخَطَّائِينَ اَلتَّوَّابُونَ “Her insan hata yapar. Hata edenlerin en hayırlıları ise çokça tevbe edenlerdir.” Bütün insanlar, hataya açıktırlar; fakat hataya açık olan bu insanların en hayırlıları, hemen o hatalarını “istiğfar” ile, “tevbe” ile, “inâbe” ile, “evbe” ile, o kurnalara koşarak arınmaya bağlamış olanlardır. “Âdem, hata etti, evlatları da etti.” Onunki zelle idi. Efendimiz, genetik bir şeye dikkati çekiyor; insanın genlerinde var bu.

Şimdi, dolayısıyla o nefs-i emmâre, “Eyvallah!” diyor size, alıyor pılını pırtısını, uzaklaşıyor sizden. Fakat o, kendi misyonunu âsâba, hassasiyete, beşerî garîzelere tevdi ediyor. Dolayısıyla insanda yine şehevî hisler var, beşerî garîzeler var, hafizanallah. Tâ âhir ömre kadar mücadele, icap ederse mukâtele/muhârebe devam etsin diye… Fakat nasıl yapacak insan o muharebeyi, mücadeleyi? İşte kendisini sürekli zikrullaha verecek, duaya verecek, evrâd u ezkâra verecek; ibadet u tâatini aksatmayacak; az yiyecek, az içecek, az uyuyacak, ten mezbelesinden vazgeçecek, dil gülşenine uçacak. Sonra da “Mevlâ görelim neyler, Neylerse güzel eyler!” diyecek. “Hak, şerleri hayr eyler / Sen, sanma ki gayr eyler / Ârif, anı seyreyler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler.”

Kırık Testi: YEİS ZİNCİRLERİNİ KIRIN!..

Herkul | | KIRIK TESTI

Halk arasında hayırlı işler için kullanılan “Allah tamamına erdirsin” ifadesinin muhtevasını da taşıyan “tamamiyet”in iki manası vardır. Birinci manası, bütünlük, tam olmak, bir meselenin küllî olarak ele alınması demektir; ikincisi ise, bir işi tamamlayana kadar devam ettirmek, bitirmek, neticeye bağlamaktır.

   Hangi konu olursa olsun, her hayırlı işte kararlılık, sabır ve sebat çok önemlidir.

Nitekim, Allah Teâlâ, İslâm’ı bize bir nimet olarak verdiğini ifade ettiği yerde; “İşte bugün sizin dininizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin hakkınızda hoşnutluğumu İslâm’a bağladım.” (Mâide, 5/3) der; bize verdiği nimetini yani dinini tamamladığını, onun bütün emir ve yasaklarını bildirdiğini beyan eder. Öyleyse, İslâm, ancak bütün emir ve yasaklarıyla, cüzlerinin tamamıyla ele alındığı zaman Allah’ın bizim için seçtiği din ve tamama erdirdiği nimet olur. O bir bütün olarak yaşanmayınca kendisinden beklenen fonksiyonu hakkıyla yerine getiremez, bir din olarak misyonunu tam eda edemez. Çünkü, dinin bir bütün olarak yaşanması tıpkı bir insan vücudunun organlarının tamamının, bir organizmanın her azasının eksiksiz çalışması gibidir. Nasıl ki, bir eli çok sağlam ve güçlü olsa bile diğeri sakat olana ya da hiç olmayana özürlü veya bugün daha çok kullanılan ifadesiyle “engelli” deniyor.. nasıl ki, bir gözü çok iyi görse de diğeri hiç görmeyen ya da kulakları iyi duysa da ayakları sakat olan bir insan, kendinde bir eksiklik hissediyor; aynen öyle de, iman hakikatleri dinin birer uzvudur; kelime-i şehadet, namaz, oruç, hac ve zekat gibi ibadetlerin her biri ayrı bir organdır; ahlâk-ı hasene ve sosyal münasebetler adına vaz’ edilen esaslar dinin ayrı ayrı yanları ve onun birer parçasıdır. Bunlar, birbirini tamamlayan cüzler, bir hakikati tamamlayıcı unsurlardır. İşte, bunların herbiri Cenabı Hak tarafından nasıl tespit edilmişse o şekilde yaşanmalıdır ki din de kendinden bekleneni yerine getirsin. Ancak bu unsurların hepsi bir araya geldiği zaman, Müslümanlık tamam olarak ortaya konmuş olur.

Evet, ferdî, ailevî, içtimaî hayat adına dinden bazı şeyler bekliyorsak, onu bir bütün olarak ele almak zorundayız. Eğer, dini sadece vicdanlara hapsedersek, namaz, oruç gibi ibadetleri yok sayarsak, dinin kolunu, kanadını kırmış ve onu fonksiyonunu eda edemez hâle getirmiş oluruz. Ve dolayısıyla, din adına kusurlu ve eksik bir görüntü ortaya çıkar. Bu kusurlar, eksikler İslam’dan bilinir ve günümüzde bazılarının dediği gibi, “İslam niçin ekonomik durumumuzla alakalı şu problemlerimizi halletmiyor; neden bir kısım içtimaî dertlerimize de derman olmuyor.” denir. Oysa, siz onun kolunu kanadını kırmışsınız, kendisini ifade etmesine ve fonksiyonlarını ortaya koymasına fırsat vermiyorsunuz. Onun uygulanmasına imkan vermeniz lazım ki, ondan sonra “Neden şu fonksiyonunu eda etmedi?” diyebilesiniz. İşte bu manada tamamiyet hem Allah’ın teveccühüne vesile olması hem de dinin kendisini ifade etmesi açısından çok önemlidir.

Tamamiyetin diğer bir yanı da sabır, ısrar ve devamlılıktır. Kur’an-ı Kerim, “İnsanlardan bazıları da vardır ki, Allah’a kulluk etse de bunu sırf bir hesaba binaen yapar, imanla küfrün arasında bir yerde durur. Şayet umduğu faydayı elde ederse onunla huzur bulup sevinir, eğer bir sıkıntı ve imtihana mâruz kalırsa yüzüstü dönüverir. Bundan dolayıdır ki, dünyayı da âhireti de kaybeder. İşte besbelli olan hüsran budur.” (Hac, 22/11) buyurarak kulluğunu ganimet elde etme gibi bazı hesap ve çıkarlara bağlayan kimselerden bahsetmektedir. Öyle bir insan, iyi günlerde dinin kenarından, köşesinden tutar; “Bir parça da biz katkıda bulunalım.” der ama bunu derken bile “Amaaan, olduğu kadar olur!” düşüncesini terk edip onu bütünüyle kucaklamaya da yanaşmaz, dine tam sahip çıkmaz. Ona sağlam bir imanla değil de, âdeta pamuk ipliği ile bağlanmıştır. Tehlikeli dönemlerde ve sıkıntılı günlerde dini de dindarları da yüzüstü bırakıp kendi şahsî dünyasını garanti altına alacağını zannettiği yerlere ve kimselere sığınır.

Oysa, hangi konu olursa olsun, kararlılık, sabır ve sebat çok önemlidir. Siz belli bir mevsimde bütün himmet ve gayretinizi ortaya dökebilirsiniz. Mesela, ekim yaparken karlar erimiş olsa da hâlâ hava soğuktur ama siz ona katlanarak tarlaya tohumu atarsınız. Fakat, daha sonra onu koruma mevzuunda hiçbir tedbir almazsanız, sulama hususunda bir gayretiniz olmazsa, hasat mevsimini aktif sabırla beklemez ve tarlayı biçeceğiniz zaman da en iyi ürünü alabilmek için üzerinize düşeni yapmazsanız, işin ilk bölümünü ve bir yanını yapmış olsanız da katiyen ürün elde edemez ve dolayısıyla, avam ifadesiyle, hava alırsınız. İşe herhangi bir yerinden girseniz ve sadece bir faslını yapsanız, mesela, tarlayı sürseniz de hiç tohum saçmasanız ya da ekini biçseniz de onu harmanda dövmeseniz veya sapı-samanı birbirinden ayırmasanız yine beklenen semereyi elde edemezsiniz. Nasıl ki böyle dünyalık bir işte sabır, sebat ve devamlılık esastır; aynen öyle de, bir hakikati temsil etme ve insanlar arasında yerleştirme mevzuunda da sabır ve devam çok önemlidir. Rahat zamanda, kendinizi, duygu ve düşüncelerinizi ifade eder ama bir tazyike maruz kaldığınız an geriye durursanız, hem kader birliği ettiğiniz arkadaşlarınızı şaşırtmış, hem dostlarınızı tereddüde sevk etmiş, hem de imtihanın hakkını vermemiş ve tohum attığınız halde ürün elde edememiş olursunuz.

   En Mükemmel İnsan

Bundan dolayı, insanın tamamiyet peşinde olması, her şeyi kemale erdirmeye çalışması, kâmil olanı araması ve hatta insan-ı kâmil olmaya yönelmesi önemli bir esastır, dahası bir fazilettir. Çünkü, bugüne kadar kitleler, kâmil insanların rehberliğinde ebedî mihraplarını bulmuş, Hakk’a yönelmiş; onlar sayesinde varlık ve hadiseleri isabetli yorumlayabilmişlerdir. Ne var ki, o seviyede bir kemale erişmek her zaman herkese müyesser değildir. Varlık âleminde, Hazreti Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) ölçüsünde kemalât-ı insaniye ile tanınmış bir ikinci şahıs göstermenin mümkün olmadığını söyleyen Cîlî’nin “İnsan-ı Kâmil”ini mütala edenler, kemale ermenin ve insan-ı kâmil ufkuna ulaşmanın nasıl çetrefilli yollardan geçmeyi gerektirdiğini göreceklerdir. Fakat, o yol uzak olsa da, hedefe varmak için pek çok menzili aşmak icap etse de, bir insanın öyle bir mertebe-i kusvâyı ve aksâ’l-gâyâtı talep etmesinde bir problem olmasa gerek. Evet, o işi temsil eden zâtın bir hakikatı vardır; O nübüvvetle serfirazdır. Nübüvvet zincirinin halkaları bitmiştir; bundan sonra peygamberliğin rüyasına tâlib olmak bile bir saygısızlık ve bir küstahlıktır, hatta küfürdür. Peygamberâne evsâfa, bir nebide var olan güzel sıfatlara gelince, bir insanın o sıfatlarla müzeyyen olmayı istemesi ve peygamber ahlakıyla ahlaklanma ardına düşmesi bir fazilettir.

Mesela, Peygamber Efendimizin şahsında fevkalade bir sıdk, bir sadâkat görürsünüz. O, Allah kapısında sâdık, davasında sâdık, kardeşlerine karşı sâdık, İslâm’ı yaşamada sâdıktır, adeta sıdkın timsalidir; çünkü, peygamberlik hakikatı, sıdk dediğimiz, doğruluk çarkı ve esası üzerine döner durur. Allah Rasûlü, o kadar sözünün eridir ki, daha sonra sahâbe olma şerefine eren bir zat şöyle der: “Cahiliye devrinde Allah Rasûlü’yle bir yerde buluşmak üzere anlaşmıştık. Ben verdiğim sözü unuttum. Üç gün sonra hatırladığımda koşarak anlaştığımız yere gittim. Baktım ki Peygamber Efendimiz orada bekliyor. Bana ne kızdı ne de darıldı. Sadece, “Ey genç! Bana meşakkat verdin; üç gündür seni burada bekliyorum.” dedi.

Emanet de bir Peygamber sıfatıdır. Efendimiz o kadar emindi ki, Mekke halkı, henüz gün yüzü görmemiş kızlarını birine emanet edecek oldukları zaman bile akıllarına ilk gelen O’ydu. Çünkü, Efendimiz’in gözlerinin içine katiyen haram girmemişti, giremezdi; Mekkeliler bunu bilir, O’nun iffet ve ismetine şehadet eder ve O’nu “Muhammedü’l-Emin” diye çağırırlardı. Efendimizin hayatına ve ahlakına baktığımızda, O’nun tam bir emniyet ve güven insanı olduğunu görürüz. Emin olma, emanete hiyanet etmeme, herkese emniyet telkin etme ve aynı zamanda îmanın sadık temsilcisi olma gibi hususlar O’nun şahsiyetiyle bütünleşmiştir. Zaten, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden biri de “Mü’min”dir. Çünkü O, güven kaynağıdır. Peygamberleri güvenli kılan ve onları emniyet sıfatıyla serfiraz eden de yine O’dur. Öyle ise, emniyet, güven, emanet ve îman dediğimiz mesele, bizi peygamberlere ve önemli bir ölçüde peygamberleri de Allah’a bağlar.

Efendimizin çok ehemmiyetli özelliklerinden bir diğeri tebliğ vazifesini, yani, İslâm hakikatini anlatmayı veya “emr-i bi’l-mârûf, nehy-i ani’l-münker”i hayatının gayesi bilmesiydi. O gelmeseydi, “Biz neyiz? Nereden geliyor ve nereye gidiyoruz?” gibi müthiş sorular, sürekli bir matkap gibi beynimizi delip duracaktı. Biz Efendimiz sayesinde anladık ki, dünyaya gelişimiz bir gayeye bağlı olduğu gibi, buradan gidişimiz de bir hikmete mebnidir. Ölüm, yokluk ve hiçlik değil, o sadece bir mekân değiştirmek ve vazifeden terhis edilmektir. Kabir ise, ahiret âlemine açılan bir kapı ve bir bekleme salonudur. Biz Peygamberimiz sayesinde öğrendik ki, bizim en büyük vazifemiz nâm-ı Celil-i İlahî’yi ve Efendimiz’in adını bayraklaştırmak, dünyanın dört-bir yanında dalgalanmasını sağlamak; bunu yaparken de akıllıca davranmak, O’nun hayatında örneklerini gördüğümüz fetanetle hareket etmektir.

Fetanet, peygamber mantığı demektir. Bu mantık, ruh, kalb, his ve letâifi bir araya getirip mütalâa edilecek hususu bütün olarak ve her yanıyla ele almanın adıdır. Efendimiz, Allah’tan getirdiği mesajları ve elçiliğine terettüp eden hususları insanlığa takdim ederken, onu yolunca ve usulünce yapmıştır. O, insanı bir bütün olarak ele almış ve vereceği mesajları da böyle bir bütünlük içinde takdim etmiştir. Onun için de, nebinin tebliğ vazifesinde, akıl, mantık, kalb, gönül, his ve duygulardan hiçbiri katiyen terke uğramamış ve vahyin aydınlatıcı tayfları dışında bırakılmamıştır. Ayrıca, Efendimiz’in emir ve tavsiyelerine muhatap olan insanlar da derece derecedir. Bunlardan bir kısmı, din ricalidir; bir kısmı, tamamen felsefî meselelere dalmış, âdeta bütünüyle bir mantık ve muhakeme insanıdır; bazıları, ticarî ve iktisadî sahada uzman olanlar; diğer bir kısmı harp meydanlarında yetişmiş kumandanlar, büyük siyasî dehalardır; büyük bir bölümü de bedevî insanlardır. Bunların hepsinin kendilerine göre problemleri vardır. Fakat, Allah Rasûlü, öyle söz söylemiş ve öyle izahlar yapmıştır ki, bedevîsinden en medenîsine kadar herkes, bu sözlerden kendine ait hisseyi alabilmiştir.

   Günahlar, Ahh Günahlar!..

İşte her insan, Efendimizde zirve noktada örneklerini gördüğü bu güzel sıfatların hepsine sahip olmayı isteyebilir. Bu âlî sıfatlara tâlib olarak diyebilir ki, “Allah’ım, Sen Efendimizden sonra peygamber yaratmazsın. Çünkü hatimeyi çekmiş, “bu son” demiş ve peygamberlik sarayının Sultanını göndermişsin. Fakat ben de, Peygamberimizi “üsve-i hasene” olarak gönderip O’nunla bize gösterdiğin güzel ahlakla ahlaklanmak istiyorum; O’ndaki evsâf-ı âliye’ye tâlibim. Beni de öyle sâdık eyle, Onun gibi emin kıl; beni de tebliğ insanı yap, o vazifeyi eda ederken fetanetli hareket etmeye muvaffak eyle. O’na yetişmem mümkün değil ama O’nun ardında yürümeme de bir mani yok. Peygamberliğe tâlib değilim, böyle bir talep en başta Sana karşı saygısızlıktır; fakat, peygamberâne evsâfa tâlibim. Bana da o evsâfı nasip et ki, elimi uzattığım her yerde Senin rızanı tahsile muvaffak olayım.”

Evet, bu duygu ve düşüncede olmak, tamamiyete ve kemale tâlib olmaktır. Fakat, siz tamamiyete tâlib olsanız da, niyetinizle bunu isteyip davranışlarınızı ona göre ayarlasanız ve insan-ı kâmil ufkunu yakalama yolunda gayret etseniz de hata etmek, bazen tökezlemek, kimi zaman eksik ve noksan yapmak mukteza-yı beşeriyettir. Bundan dolayıdır ki, Allah Rasûlü, “Küllü’n-nâs hattâûn” demiş ve “hattâûn” kelimesini özellikle kullanarak hata yapmanın insanın tabiatından olduğunu, onun çok büyük hatalar yapabileceğini ifade etmiştir. Daha sonra da, “Ve hayrul-hattâîne et-tevvabûn: Hata edenlerin en hayırlısı hata ettikten sonra hemen tevbe ile onu silmeye çalışandır.” buyurmuştur. Demek ki, bu yavuz hataları, bu sevimsiz kabahatları ortaya koyan insanların en hayırlısı hata eder etmez, kabiliyetine, seviyesine göre, tevbe, evbe, inâbe kurnalarına koşarak hemen arınıp yeniden Allah’a yönelendir. Öyleyse biz, mükemmeliyete tâlib olsak da, muktezâ-yı beşeriyet bazı zâaflarımız nüksettiği yerde, mânen hastalanabilir, sürçüp düşebiliriz. Önemli olan düşüp kalmamak, düşüp kalkmaktır. Düşer düşmez hemen kalkıp Seyyidina Hazreti Âdem gibi, “Rabbimiz kendimize zulmettik!” (A’râf/23)) deyip, nefsin zulmünden Cenâb-ı Hakk’a sığınmaktır.

Hata karşısında Âdem tavrı ortaya koymak çok önemlidir; Allah’ın kapısında akıllıca hareket etmeyi Hazreti Adem’den öğrenmek lazımdır. Onunki bir zelledir; mukarreb hatasıdır. Buna rağmen Hazreti Âdem, zellesinin hemen ardından Rabbine yönelmiş; şeytan ise, temerrüdünde devam etmiştir. İşte bu noktada, sürçüp düşen ile bilerek başkaldıran birbirinden ayrılmıştır. Biri, Cennetten çıkarılacağı sırada dahi kalbî teveccühünü devam ettirmiş, Hakk’ın kapısına karşı vefalı ve sadık olmuş, Rabbiyle münasebetlerini tamamlamaya çalışmıştır. Diğeri ise, mütemadi bir inişe geçmiş; kibir, gurur ve isyanından dolayı her geçen dakika biraz daha gayyâya yuvarlanmıştır.

Hazreti Âdem’in çocukları olarak biz de hataların ağına takılabilir ve onlar cibilliyetimiz üzerinde ciddi tesir icra edince, aradığımız mükemmeliyete giden yollarda bir tereddüt yaşayabiliriz. Kâmiliyet ve tamamiyeti yakalamak adına yürürken tökezleyebilir ve bir hendeğe düşebiliriz. Fakat, insan için, düşüp kalmak değil; düşse de hemen kalkmaktır esas olan. Değişik münasebetlerle arz ettiğim gibi; elden geldiğince günaha en az hayat hakkı tanıma civanmertliğini göstermek çok önemlidir. Gözün bir harama kaysa, bu günahın üzerinden bir dakika bile geçmeden, o günahtan sıyrılmak için hemen huzura koşmalı, Allah’ın huzurunda af fermanı arayacağın bir seccade bulmalı, başını yere koymalı ve tevbe etmelisin. Günahın canlı kalmasına meydan vermemelisin; çünkü Efendimizin ifadesiyle, işlenen her günah ruhta yaralar açar; kalbde bir leke bırakır ve aynı zamanda her günah bir başka günahın davetçisi olur. Eğer günah tevbeyle çabuk silinmezse, Üstad’ın dediği gibi, bir günah, bir günah, bir günah daha derken ona inzimam eden diğer günahlarla kalbde hatm olur, hafizanallah, kalb mühürlenir. Bundan dolayı, “Her günah içinden küfre giden bir yol vardır.” Evet, insan günah işlemekle ne kafir olur, ne de küfürle iman arasında bir menzile asılı kalır. Fakat şurası da bir gerçektir ki; günah işleyen insan imandan bir adım uzaklaşmış, küfre de bir adım yaklaşmış olur. Eğer, iki günah işlerse, iki adım atmış ve küfre iki adım yaklaşmış, kendisiyle küfür arasındaki mesafeyi daraltmış olur. Bundan dolayı, hakiki bir mü’min, özellikle alerjik bir insanın arı veya akrep sokması gibi şeylerden sakındığı gibi günahlardan sakınmalı; yılandan, çıyandan kaçtığı gibi günahların en küçüğünden bile kaçmalıdır. Çünkü, tamamiyetin ve kemâlin tâlipleri aradıklarını ancak böyle bir teyakkuzla bulabilirler.

Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde, “Üç haslet vardır. Bunlar kimde varsa imanın tadını duyar: Allah’ı ve Rasûlünü her şeyden ve herkesten daha çok sevmek; bir kulu sırf Allah rızası için sevmek; Allah, imansızlıktan kurtarıp İslâm’ı nasip ettikten sonra tekrar küfre, inançsızlığa düşmekten, ateşe atılmaktan korktuğu gibi korkmak.” buyurmaktadır. Demek ki imanın tadını almanın ilk şartı, “Allah’ı ve Rasûlü’nü her şeyden artık sevmek”tir. Bu sevgi, insanı “Allah için sevme” mülahazasına taşıyacaktır. Bunu da hidayet yolundan ayrılma korkusuyla tir tir titreme ve günaha, dalalete girme endişesiyle sürekli teyakkuzda yaşama hâli takip edecektir. Evet, sevgi iradî olarak başlar. Sonra gayr-i iradî bir muhabbete inkılap eder. İnsanlara karşı duyulan mecazî sevgilerin başlangıcında bile bir irade söz konusudur; bir görme, bir karşılaşma, bir görüşme vardır ve bunlar iradîdir. Bu mevzuda iradî bir adım atılınca zamanla gayr-i iradî alaka başlar. İşte, Allah’la olan münasebetlerimizi derinleştirme, Rasûlullah’a karşı alakamızı daha engin bir sevgiye dönüştürme mevzuunda da işin başı iradedir.

   “Hey Mübarek Allah Hey!”

Derin bir muhabbete yürümek istiyorsan iradenin hakkını verecek, Allah’ı tanımaya bakacak, O’nun nimetlerini düşüneceksin; kudret eserlerini seyredecek, arzı senin için nasıl bir beşik yaptığını görecek, bir meşher gibi yarattığı semalara nazar edecek, kâinatı okuyacaksın. Ve bu iradî bakmaların, düşünmelerin, okumaların neticesinde âdeta kendinden geçeceksin. Alvar İmamı’nın derslerine devam eden, ondan feyz alan yaşlı bir zat vardı. Cenab-ı Hakk’ın ef’âl, âsâr ve esmâsının tecellilerinden bahsedildiği zaman, Erzurumlulara mahsus o kendine has lisanıyla “Hey mübarek Allah hey!” der ve âdeta kendinden geçerdi. Sen de baktığın her şeyde O’nun mührünü görecek, için için coşacak ve “Hey mübarek Allah hey” demekten kendini alamayacaksın. Böyle hissedip, böyle görmeye irade adımıyla başlayacaksın ama bir gün gelecek, sen ilahi üns esintileri sağanağıyla sırılsıklam olacaksın. Öyle ki, artık O’ndan başka hiçbir şey duymayacak, hissetmeyeceksin.

Efendimizle alakalı bir kitap okusanız, bir şemâile baksanız; mesela, “Şifâ-i Şerif”e, “Sıfatu’s-Saffe”ye, hatta “Sonsuz Nur”a göz gezdirseniz, O’na karşı içinizde iradî bir alaka meydana gelecektir. Fakat, O’nun hakkında değişik kitaplar okumaya, O’nunla alakadar olmaya devam ederseniz bir süre sonra o iradî alakanız, gayr-i iradî bir sevgiye, aşkın bir muhabbete inkılap edecektir. Öyle ki artık O’nsuz edemeyecek, “Teveccühünden beni mahrum bırakma, Sensiz nefes alamam” diyeceksiniz. “Ben evsiz-barksız, yurtsuz-yuvasız, çoluksuz-çocuksuz edebilirim; fakat Efendimsiz edemem” diye inleyeceksiniz. Bir Peygamber aşığının “O’nun huzûr-u pürnurundan bir an mahrum olduğumu hissetsem ölürüm” dediği gibi siz de O’nsuz yaşayamayacağınıza kanaat getireceksiniz. Bir Şah-ı Geylânî’nin nabzını tutsanız; Hasan Şâzelî, Ahmed Bedevî, Şah-ı Nakşıbend, İmam Rabbanî, Akîl Menbicî, Şeyhu’l-Harrânî ve Ebu’l-Hasan Harakanî gibi Hak dostlarının nabızlarına el vursanız kalblerinin aynı hislerle attığını göreceksiniz. Öyle ki, onlardaki gayr-i iradî bu muhabbet, alaka ve irtibatı gönüllerinden koparmak için elli tane zincir atsalar, Cenâb-ı Hakk’ın bir mekri olmazsa, onu oradan koparmak mümkün olmayacaktır.

   Yeis Zincirlerini Kırın!..

Meselenin bir diğer yanına gelince; biz başkaları hakkında hüsn-ü zanna memur olsak ve onların tamamiyeti yakalamış olabileceklerini düşünsek de, kendi nefsimize “Ey eksik, pürkusur, zavallı nefsim, bir türlü olgunlaşamıyor, kemali yakalayamıyorsun” diyebiliriz. Fakat, bunu derken ye’se düşmemeye de dikkat etmeliyiz. “Yağmur” şairi gibi biz de,

“Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım

Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım

Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım

Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım!..”

diyerek O’na karşı aşk u alakamızı seslendirebiliriz. Ne var ki, zihnimizin bir köşesinde de sürekli “Olduğuma da çok şükür. Ya seni tanımasaydım, ya Senin nurundan mahrum kalsaydım.” mülahazasını canlı tutmalıyız. Hani Hazreti Ömer, Yemâme Savaşında kardeşi Zeyd bin Hattâb’ın şehid olduğu haberi karşısında, çok hayıflanmış; “Sabâ yeli estikçe Zeyd’in kokusunu alıyorum.” diyerek hüzünlenip ağlarmış. Bir gün şâir Mütemmem bin Nüveyre onu ziyârete gelmiş. Mütemmem’in kardeşi Mâlik de Yemâme Savaşında yer almış ama mürtedlerin safındayken ölmüş. Hazreti Ömer’in hüznünü gören Mütemmen, “Ey Ömer, Yemâme’de senin kardeşin şehid olup Cennet’e giderken benim kardeşim mürted olarak Cehennem’e girdi. Eğer benim kardeşim de senin kardeşinin gittiği yere gitseydi, ben ona hiç üzülmez ve hiçbir zaman ağlamazdım” demiş. Malumdur ki, Hazreti Ömer’in hüznü bunları bilmediği için değildi, ama kader-i ilahîye razı olmakla beraber sevdiklerden ayrılanın kalbinin hüzünlenmesi, gözünün yaşarması da insanın tabiatının icabıydı.

Evet, olduğumuza da hamd olsun; ya sokaklara korku salan şu serâzât, çakırkeyf insanlar gibi olsaydık; ya talihsizler safında yer alsaydık… bu hâlimize de hamd olsun, demeli. Mükemmeliyet ve tamamiyetin peşinde olurken diğer taraftan da meseleye böyle bir hamd u senâ mülahazasıyla yaklaşmalı ve katiyen ye’se düşmemeli. Tamamiyeti arama ve işin ciddiyetini görme insanı ümitsizliğe değil daha fazla gayret göstermeye sevketmeli..

Bildiğiniz gibi, hayatını ibadetle geçiren Esved b. Yezîd en-Nehâî vefat ederken çok korkuyor ve çok ağlıyor. Gelip diyorlar ki; “Nedir bu hıçkırıklar, günahlarından mı yoksa ölmekten mi korkuyorsun?” Bunun üzerine o büyük Hak dostu, “İnne’l-emra ciddün – Hayır hayır, iş çok ciddi; ben günahlarımdan ya da ölümden değil, küfür üzere ölmekten korkuyorum” diyor. Vefat ettikten sonra rüyada görüyorlar; “Orada ne muamele gördün, nasıl karşılandın?” diye soruyorlar; “Vallahi, nübüvvet’le aramda dört parmak bir mesafe kalmış gibi muamele ettiler.” cevabını veriyor. Esved b. Yezid, Alkame, İbrahim Nehaî gibi insanlar rıza-yı ilahiye muhalif bir davranışta bulunma korkusuyla yaşamış, hayatlarını havf ufkunda sürdürmüş; hayır adına yapıp ettiklerine ve ibadet u taatlerine hiç bel bağlamamış, imanlı olarak ölememe endişesini hep taşımışlardır ama bütün bunlara rağmen ümitsizliğe de katiyen düşmemiş, rahmet-i ilahiyenin onların imdadına da yetişeceği recasını gönüllerinde hep canlı tutmuşlardır. Allah dostlarının hiçbirisi ye’se düşmemiştir; çünkü Hazreti Üstad’ın ifadesiyle; Yeis, mâni-i herkemâldir. Ümitsizlik hastalığına yakalananların kemale ve tamamiyete yürümeleri mümkün değildir. İnsanın kendisini yetersiz, eksik ve nâkıs görmesi onu ümitsizliğe değil, bilakis eksiklerini tamamlamak için daha ciddi bir cehd u gayrete sevketmelidir. M. Akif’in meşhur şiiri bu hususda ne tatlı ve yürekten bir çağrıdır:

“Ey dipdiri meyyit, ‘İki el bir baş içindir.’

Davransana… Eller de senin, baş da senindir!

His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin?

Hayret veriyorsun bana… Sen böyle değildin.

Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?

Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz?

Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.

Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yûs olan rûhunu, vicdânını bağlar

Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar…

Uğraş ki: telâfi edecek bunca zarar var.

Feryâd ile kurtulması me’mûl ise haykır!

Yok, yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır!

‘İş bitti… Sebâtın sonu yoktur!’ deme, yılma.

Ey millet-i merhûme, sakın ye’se kapılma.”

Biliyor musunuz, korkudan yüreğimin ağzıma geldiği anlar çok olmuştur!.. “Acaba ölünce bir çukura mı yuvarlanırım, ne olur benim hâlim?” gibi endişeler zihnimi, hayâlimi sarınca saatlerce kıvrandığım, uyuyamadığım geceler vardır. Ama eksiklerime, daha iyi bir kul olma adına fevt ettiğim fırsatlara rağmen, hiçbir zaman ye’se, ümitsizliğe düşmedim. Rüyalarda insanlar bazen harikuladeden olarak uçar ya; koşuyorsunuzdur dolu dizgin, beklemediğiniz anda bir uçurum geliverir önünüze. Aslında o uçuruma yuvarlanmanız muhtemeldir; fakat, rüyadaki o fevkalâde uçma kabiliyetinizle aşar geçersiniz bütün uçurumları. İşte, ümitsizliğe düşebileceğim anlar olmuştur, mehib bir dağ gibi ufkumun önüne geçen ve onu karartan hadiseler yaşamışımdır ama Allah’ın rahmeti rüyadaki uçma kabiliyeti gibi imdadıma yetişmiştir her defasında Rahmet-i ilahiye iki kanat haline gelmiş, en çaresiz anlarımda bile rahmetin enginliğine bağlılık bir kurtuluş kaynağı olmuştur.

Hâsılı, kemâle ve tamamiyete tâlib olma kadar ye’se düşmeme de çok önemlidir. “Tam olamadım!” deyip sa’ye sarılma bir fazilet olsa da, “olamadım” duygusundan dolayı “olma” düşüncesinden bütün bütün vazgeçme de bir aldanmışlıktır.

KIRIK TESTİ: ARŞ’I TİTRETEN ÇIĞLIKLAR

Herkul | | KIRIK TESTI

Biz, Cenâb-ı Hakk’ı tanımamız, O’nu tasdik etmemiz ve imanımız sayesinde, bu dünyayı bir zikirhâne, bir eğitim alanı ve bir imtihan meydanı gibi görürüz. İrademizin yetersiz kaldığı noktada, Allah Teâlâ’nın sonsuz iradesine dayanır; üstesinden gelemeyeceğimiz konularda O’nun kudretine itimat ederiz. Dolayısıyla, kendi acizliğimize rağmen Hakk’ın kudretiyle güçlü olur; fakr u zaruret içinde bulunduğumuz anlarda bile O’nun servetiyle zenginleşiriz. Şu dünyadaki bütün doğumları askerlik vazifesine başlama, ölümleri de askerlikten terhis olma sayarız. Bundan dolayı da bizim nazarımızda kâinattaki herkes ve her şey birer vazifeli memurdur ve her ses birer zikir, tesbih ve şükür nağmesidir.

   “İman hem nurdur, hem kuvvettir.”

Eserlerinde sürekli bu hakikati ifade eden Hazreti Üstad, “İman hem nurdur, hem kuvvettir. Hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre, hâdisâtın tazyikâtından kurtulabilir.” der. Evet, kâinata iman nuruyla baktığımız sürece, bizim nazarımızda dünya karanlık değildir. Varlık ve eşyanın ifade ettiği manalar açıktır. Mahlukâtın çehresindeki her şeyi çok rahatlıkla okuyabilir; kendi varlığımızın ifade ettiği hakikatleri kolayca anlayabiliriz. Dünyanın ve insanlığın akıbeti mevzuunda da inanç ve kanaatlerimiz nettir; ebedî yokluk olmadığını; Cennet ya da Cehennem’le noktalanan bir yolculukta bulunduğumuzu; Cennet ve Cehennem’in de, belli ölçüde ve şart-ı âdi planında insanların iradelerine bağlandığını; iradesinin hakkını verenlerin –Allah’ın inayetiyle– Cennet’e, hevâ ve heveslerine yenilenlerin de –adl-i ilahîyle– Cehennem’e sevk edileceğini söyleyebiliriz. Sahabe Efendilerimizden Hârise b. Mâlik el-Ensârî’nin “Şimdi Rabbimin arşını ayan-beyan görür gibiyim. Sanki şu an Cennet ehlinin birbiriyle ziyaretleşmelerini görmekteyim. Âdetâ Cehennem’liklerin çığlıklarını duyuyorum.” dediği gibi diyemesek de; Cehennem’dekilerin gulgulelerini (bağrışıp çağrışma, velvele) ve Cennet ehlinin şevk ü târab içinde neşeli seslerini duyamasak da, bunların bir hakikat olduğuna biz de inanıyoruz. Belki bazen kendimizi az sıksak Cehennem’in velvelesini duyacak gibi oluyor; bir yarım adım daha atsak Cennet koridoruna gireceğimiz hissine kapılıyoruz; yani, Cennet ve Cehennem’i çok yakınımızda biliyor ve varlıklarına kat’i iman ediyoruz. Belli ölçüde bütün varlığın mâhiyetini okuyor ve her şeyin O’na delalet ettiğini görüyoruz. Bu da, içinde bulunduğumuz anı nurlandırdığı gibi gelecek adına da ufkumuzu aydınlatıyor; hiçbir şey bizim için müphem ve muğlak kalmıyor.

Ayrıca, O’nun gönderdiği rehberler sayesinde vazife ve sorumluluklarımız da artık bâriz ve beyyin; onlar da bir aydınlık içinde. Namaz kıldığımız zaman ne yaptığımızı biliyoruz. Onu mü’minin miracı, kalblerin nuru ve sefine-i dinin dümeni olarak görüyoruz. Onunla Allah’a yaklaştığımıza ve başımızı yere koyduğumuz an O’na en yakın hâle geldiğimize inanıyoruz. Oruç tuttuğumuz zaman, “Oruç benim içindir; sevabını da bizzat ben veririm.” vaad-i sübhânîsiyle ümitleniyor; sevabını sadece Allah’tan bekliyor ve mükafâtını alacağımız hususunda da asla şüpheye düşmüyoruz. Hacca giderken, yeniden bir doğuş ve diriliş yaşama, günahların ağırlığını Arafat’ta döküp yüklerden kurtularak geri dönme duygularıyla dopdolu olarak yola koyuluyor ve Rahman’ın misafirlerinin mutlaka misafirperverlik göreceklerine itimad ediyoruz. İşte bütün bu inanç, ümit ve uhrevî beklentiler, hem sorumluluklarımız, hem mesuliyetlerimiz ve hem de umduğumuz mükafâtlar adına bize gayet açık, oldukça net ve çok güzel manalar fısıldıyor. Bunlar sayesinde, Bediüzzaman Hazretleri’nin ifade ettiği, “İman bir mânevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise, mânevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor.” hakikatini vicdanlarımızda duyuyoruz. O tûbâ-i Cennet çekirdeği sayesindedir ki, gam ve keder sâikleriyle kuşatıldığımız zamanlarda bile hep huzur içindeyiz ve asla ne devamlı gam çekiyor ne de kederin süreklisini biliyoruz. Bazı anlarda gam ve keder tatsak bile, hemen Allah’ı zikrediyor, O’nun güç ve kuvvetine dayanıyor, ilahî merhamete sığınıyoruz. Böylece sıkıntıların arka yüzündeki uhrevî güzellikleri görerek elemleri lezzetlere çeviriyor ve korku, endişe, gam ve kederleri “hüzn-ü mukaddes” renkleriyle beziyoruz.

   Mukaddes Hüzün

Tabiî ki, inanan bir insan da bazı korkular yaşayabilir, bazen bir kısım endişelerin ağına düşebilir. Fakat, onun korku ve endişeleri dünyevîlikten çok uzaktır ve mukaddes bir hüzün çerçevesindedir. Çünkü, o korku ve endişelerin arkasında, mücerred, kuru bir imana güvenmeme duygusu ve imanı daha sağlam bir teminat altına alma ihtiyacı vardır. İnsanın kendi ameline güvenmemesi, imanını koruma altına almak için emin yollar araması ve her an düşebileceği endişesiyle Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine iltica etmesi de yine imandan kaynaklanan bir hâldir. Eğer iman etmişseniz, mutlaka Cennet’i ümit edecek ve Cemâlullah arzusuyla öteleri gözleyeceksiniz. Aynı zamanda, “Allah korusun, attığımız yanlış bir adımdan ötürü ya Cennet kapısından geriye dönersek ne olur bizim halimiz? Müslüman doğduk, Müslüman yaşadık; fakat, hafizanallah, ya devrilir gider ve hayatın sonunda bir çukura yuvarlanırsak ne yaparız?” şeklinde endişeler de duyacaksınız. İşte, ahiret hesabına böyle bir korku ve endişe içinde olma da imanın gereğidir. Bir insan, burada kendini rahat hissediyor, “Buldum, erdim, kurtuldum” diyorsa, onun akıbetinden endişe edilir. Fakat, ebedî hayat adına hâlinden endişe duyuyor, ahiret korkularını burada yaşıyorsa, ötede endişelerden âzâde hâle gelir. Nitekim, Cenâb-ı Allah, bir kudsî hadiste “İki korkuyu ve iki emniyeti bir arada vermem.” buyurmaktadır. Evet, dünyada ahiretinden endişe etmeyen ve öteler için hazırlık yapmayanlar, orada korkularla kıvranacak; burada havf (korku) içinde yaşayanlarsa, ahirette emniyet ve huzur içinde olacaklardır.

Bir insanın, ahiret hesabına korkması ve kendi akıbetinden endişe etmesi çok önemlidir. Çünkü bu endişe, onu Allah’a yönelmeye ve günahlara karşı tavır almaya sevkeder; gelecekte tehlikeli hallere maruz kalmaması için, teyakkuza geçmesini ve uyanık olmasını sağlar. Akıbetinden endişe etmeyen gafillerin halini, Kur’an-ı Kerim şöyle anlatır: “Binasını, Allah’a karşı gelmekten sakınma ve O’nun rızasını kazanma temelleri üzerine kuran kimse mi hayırlıdır; yoksa yapısını, yıkılmak üzere olan bir uçurumun kenarına kurarak onunla beraber Cehenneme yuvarlanan mı? Allah zalimler gürûhuna hidâyet etmez, onları umduklarına eriştirmez.” (Tevbe, 9/109) Bu âyette geçen “cüruf” kelimesi, her an yıkılmaya hazır bir yar demektir. İşte ameline güvenen ve akıbetinden endişe etmeyen insanların imanı –şayet varsa– tıpkı sel sularının dere kenarında biriktirdiği toprak üzerine yapılan ev gibidir ve onun yıkılması an meselesidir. 

Hak dostları “hayatta iken havf kapısını ardına kadar açık bırakmak ve ölüm zamanı da recâya yapışmak” gerektiğini söylerler. Mü’minler, Allah’tan, Kıyamet gününün dehşetinden, Cehennem azabından ömür boyu korkmalıdırlar. Fakat, bu korku onları pasifliğe, hareketsizliğe, ümitsizlik ve karamsarlığa itmemelidir. Aksine onları, korkunun sebeplerini ortadan kaldıracak tutum ve davranışlara yöneltmelidir.

Aslında Kur’ân-ı Kerîm, gönüllerimize bütün bir hayat boyu âkıbet-endiş olma duygusunu aşılar ve ayaklarımızı her zaman yere sağlam basmamızı hatırlatır. Cenâb-ı Hak, bizim için çok defa havfı bir kamçı olarak kullanır. Nasıl, annesi tarafından azarlanan çocuk yine onun şefkatli kucağına koşuyorsa; korku ve endişeler de bizi ilâhî rahmetin enginliklerine yöneltir ve Allah’a sığınma duygularımızı tetikler. Ayrıca, sadece Cenâb-ı Hak’tan korkup yalnızca ahiretinden endişe eden bir vicdan, başkalarından korkma ve dünyevî endişelerle titreme belasından da kurtulmuş olur. “Eğer gerçek mü’minler iseniz, onlardan korkmayın, Benden korkun!” (Âl-i İmrân, 3/175) mealindeki ayet-i kerime de, insan mahiyetindeki korku hissinin sağa-sola dağıtılmamasını ve dağınıklığa düşülmemesini vurgular.

Dahası, korku ve ahiret endişesinin derecesi imanın derecesini de gösterir. “Rab’lerine döneceklerine inandıklarından kalbleri titreyenler, O’nun yolunda mallarını harcayanlar, evet, işte onlardır hayırlara koşanlar ve o işlerde öne geçenler!” (Mü’minûn sûresi, 23/60) meâlindeki âyet münasebetiyle, Hazreti Aişe validemiz buyurur ki: “Bu âyet nâzil olunca ‘âyette zikredilenler, zina etme, hırsızlık yapma, içki içme gibi haramları irtikap edenler midir?’ diye Rasûlullah’a sordum. Allah Rasûlü, ‘Hayır yâ Âişe, âyette anlatılanlar, namaz kılıp, oruç tutup sadaka verdiği halde, kabul olup olmadığı endişesiyle tir tir titreyenlerdir.’ buyurdular.” Bu hadis-i şerifte de görüleceği üzere, hakiki mü’minler hayır ve hasenât adına koşar durur, daima salih amellerde bulunurlar ama amellerinin kabul olup olmadığı hususunda da sürekli endişe yaşar; yapıp ettiklerine asla güvenmezler. Şu kadar var ki, bu endişe onları ye’se atmaz, bilakis, daha çok gayret göstermeye, hayır ardında daha fazla koşturmaya sevk eder.

Bu itibarla bütün mü’minler, her durumda havf ve recâ dengesini gözetmelidirler ki, lâubaliliğe düşmesinler ve kazanç yolunu hüsranlarla karartmasınlar. Bir Hak dostu bu konuda ne hoş söyler:

“Korku öğret nefsine ey salikâ

Ol korkuyla gele nefsine bükâ;

Öyle korkmalı ki Huda’dan nefs-i dûn,

Havf-ı Hak’tan ola dem be dem zebûn.

Lâubali olmasın nefs-i denî

Sevk eder serbestliğe her dem seni.

Ehl-i iman lâubali söylemez

Terk-i teklife cesaret eylemez.

Havf-ı Hakk’a ol mülâzim dâimâ,

Kalbde olsun her an irfan rûnüma.”

   Tevbe Kapısı ve Ümit

Buraya kadar anlattıklarımızdan ayrı olarak, bir de işlenen günahlardan, kalbin tatminsizliğinden, ibadetlerle beslenememeden, arkadaşsızlıktan, okuma ve tefekkür adına boş bulunmaktan, meşguliyetsizlikten ve dine hizmet etmemekten kaynaklanan bazı sıkıntı, hafakan ve bunalım halleri vardır ki, bunlar insan gönlünde şeytanın her zaman nüfuz edebileceği gedikler açarlar. Şeytan, daha ziyade böyle âtıl insanlara, gevşeklik ve tembellik içinde miskin miskin oturanlara hücum eder. İşte bir insan, şeytanın hücumlarına yenik düşmüş ve kendini büyük günahlara salmışsa, kumar oynuyor, içki içiyor, sürekli hevâ ve heves peşinde koşuyorsa; fakat, yer yer aklı başına geliyor ve “Ne olacak benim hâlim?” diyor ve pişmanlık da izhar ediyorsa, ona da diyeceğimiz bazı şeyler vardır: Her şeyden önce, Allah’ın rahmeti çok geniştir; O, “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır” (A’raf, 7/156) buyurmakta ve bir kudsî hadiste ilâhî rahmetin her zaman gazabın önünde bulunduğunu ifade etmektedir. Ötede, şeytanların bile ümit ve beklentiye kapılacağı böyle engin bir rahmete karşı lâkayt kalmak, hatta o rahmetin mevcudiyetini inkâr mânâsına gelecek şekilde ümit hissini yitirip ye’se kapılmak büyük bir günahtır.

İnsan, hayatının son dakikasında bile olsa, o tek dakikayı değerlendirip Allah’a dönebilir, O’na yönelip kurtulabilir. Dolayısıyla, endişeleri deşeleyecek hadiseler ve günahlar karşısında ye’se düşmek ve karamsarlığa kapılmak değil, recâ duygusuyla tevbeye ve salih amellere yapışmaktır esas olan. Bir Müslüman, Allah’ın engin rahmeti varken asla ye’se düşmez; Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine teveccüh ederek, yitirdiği şeyleri bulmaya ve kaçırdıklarını telafi etmeye bakar. Evet, sizi korku ve endişeye atan sâikler nelerse onları düşünüp çareler aramanız lazım. Neden korkuyorsunuz veya sizi ye’se doğru iten şeyler nelerdir? “Ben mahvoldum, battım, işim bitti benim; beni kaldırıp partal bir eşya gibi Cehennemin bir gayyasına savururlar artık!” diye düşünürken, neye binaen bu türlü mülahazalara dalıyorsunuz? İşte, evvela Cenâb-ı Hakk’ın rahmetini, merhametinin enginliğini ve O’nun hakkındaki recânızı gözlerinize sağlam bir gözlük gibi geçirmeli; sonra da sizi endişelendiren şeyler nelerse onları tesbit etmeli ve onların çaresini aramalısınız. Gözlerinize hakim olamamak mı korkutuyor sizi? O zaman gözlerinizi haram nazarlardan korumaya bakmalısınız. İki çeneniz arasından dökülen şeyler mi karartıyor ahiretinizi? Öyleyse, dudaklarınızı sadece hayır için açmalısınız. Hevâ ve hevesinize düşkünlüğünüz mü matlaştırıyor akıbetinizi? O halde keyif ve lezzeti helal dairesinde aramalı ve yapıp ettiğiniz her şeye helal vizesi sormalısınız. Yani, korku ve endişeler, sizi sizinle yüzleşmeye sevk etmeli. Kendi hayatınızın muhasebesini yapmalısınız. Perişan hallerinize bakmalı, kırılan noktalarınızı onarmalı, çatlayan yanlarınızı sarmalı ve eksiklerinizi telafi etmeye çalışmalısınız. Aslında, tevbe de bir manada, tıpkı sehiv secdesi gibidir. Sehiv secdesi, namazdaki bir ihmal, bir terk ve bir yanılmaya karşı “cebren linnoksan”dır, yani, ondaki eksiği, gediği sarma, pansuman yapma demektir. Tevbe de, insanın şahsî hayatındaki hatalara karşı cebren linnoksandır. O da bir sargıdır; kırığı ve çatlağı sarma, bir yönüyle, kulluk anlayışını yeniden cilalama manasına gelir.

Diğer taraftan, hakikaten günahlardan ürküyor, onların öldürücülüğüne inanıyor ve akıbetinizden endişe ediyorsanız, hemen bir tevbe kurnasına koşmanız ve o günahlara tekrar dönmemek için elinizden gelen her şeyi yapmanız icap eder. Aksine, insanın tevbesiz ve amelsiz af beklemesi veya ömrünü günah vadilerinde geçirdiği halde, Cennet’ten dem vurması, yalancı bir recâ, boş bir kuruntu ve Allah’a karşı da bir saygısızlıktır.

Bu açıdan, bir insan, çok büyük hata ve günahlar işlese, -Allah korusun- adam öldürse, zina etse, içki içse bile, bütün bunlarla ye’se düşeceğine, hemen kendisini Cenâb-ı Hakk’ın rahmet deryasına salmalı ve tevbeye sığınmalıdır. Allah Teâlâ, her insana, onun irfan ve idrak seviyesine göre Kendisine yönelme merdiveni uzatmış; kulları için tevbe, inâbe ve evbe basamakları kurmuştur. Bir kudsî hadiste, “Ey âdemoğlu, Bana dua eder ve Benden affını istersen, günahın ne kadar çok olursa olsun onu affederim. Ey insan, günahların ufukları tutacak kadar çoğalsa ama sen yine istiğfar etsen, onun çokluğuna bakmadan günahlarını bağışlarım. Ey âdemoğlu, dünya dolusu hatayla da olsa bana ortak koşmadan huzuruma gelirsen, Ben de dünyayı dolduracak kadar mağfiretle sana muamele ederim.” buyurmuştur. Öyleyse, bir kulun günahı ne olursa olsun, ona düşen, yaptığı şeylere bir daha dönmemek, günahlardan uzak durmaya azm ü cezm ü kast eylemek ve bu kararında sağlam durmaya çalışmaktır. Nitekim, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) haber vermişlerdir ki, bir insan yüz defa tevbesini bozmuş olsa bile, “Allah’ım, ben yine düştüm; günahımı bağışla, beni affet..” diyerek ve o çirkinliklere dönmeme hususunda kesin karar vererek bir kere daha tevbe etse, Allah onun tevbesini yüzbirinci defa da kabul eder. Evet bu hususta önemli olan, “Hem endişe, hem de ümit ile O’na yalvarın. Muhakkak ki Allah’ın rahmeti iyi kimselere yakındır.” (Ârâf, 7/56) mealindeki ayete uygun bir şekilde endişe duygusunu ümitle dengeleyerek O’na yalvarmaktır; “Kullarım Beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki Ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da dâvetime icabet etsin ve Bana hakkıyla inansınlar ki doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler.” (Bakara, 2/186) ilahî beyanına itimad ederek O’na yönelmek ve O’nun icabet edeceğine de katî inanmaktır.

Tevbenin kabul edilmesi için, gönülden pişmanlık duymak, eski hataları ürpertiyle ve büyük bir mahcubiyetle hatırlamak, ruhta meydana gelen boşlukları istiğfarla, ibadet ü tâatla doldurmak, Allah rızasına götüren yollar dışında geçen hayat için âh ü enîn edip ağlamak ve her türlü haksızlığı gidermeye çalışmak önemli hususlardır. Kul hakkı varsa onu gidermek, gıybet, haset ve su-i zan edilmişse, onlardan dolayı hakkı geçen insanlara meseleyi anlatıp haklarını helal ettirmek tevbenin mühim bir yanını teşkil eder.

Bu açıdan, “Ben günah işledim/işliyorum; dolayısıyla, artık kurtulabileceğime dair zerre kadar ümidim kalmadı” şeklindeki mülahazalar inanan bir gönlün düşünceleri olamaz. Şahsen, özellikle bazı anlarda akıbetimden çok korktuğum halde, ümitsizlik ve ye’se asla düşmedim; bundan sonra da düşmeyeceğim kanaatini taşıyorum. Çünkü, iğne deliği kadar bir aralıktan sızacak olan rahmet-i ilahiyenin bana da yeteceğine ve şu aciz kulu da zâyi etmeyeceğine inanıyorum. Yapmam gereken tek şey olduğunu zannediyorum; o da, eğer üzerimde bazı haklar olduğu hususunda gerçekten endişe duyuyorsam ve onlar o iğnenin deliğini de kapatacak gibi duruyorsa önümde, hemen onları ödemeye bakmalıyım; varsa hakkını yediğim bir insan ya da gıyabında olumsuz bazı şeyler söylediğim bir kimse, gitmeli, elini ayağını öpmeli, yalvarmalı ve “Ne olur, hakkını helal et” demeliyim. Böyle bir tevbe yolu varken ve Allah Yegâne Merhametli iken ne diye ye’se düşeyim? Ye’sin babası şeytanken, neden kendimi onun acımasız kollarına bırakayım? Hayır, M. Akif gibi, “Azmiyle, ümîdiyle yaşar hep yaşayanlar / Me’yûs olan rûhunu, vicdânını bağlar!” demeli; ayağa kalkıp doğrulmalı, elime tevbe baltasını alarak bütün günahların başını kırmalıyım.

   Tevbe etmek, sadece bazı kelimeleri söylemekle mi olur; yoksa, tevbe maksadıyla namaz kılmak, Kur’an okumak ve bir istiğfar duası yapmak da söz konusu mudur?

Aslında, tevbenin özü pişmanlıktır; tevbe etmek, içten nedâmet duyma, hata ve günahlardan dolayı gerçekten pişman olma demektir. Pişmanlık tevbedeki manadır. Fakat, manaların da bir kalıbı olur ve onların kalıbı da sözlerdir, lafızlardır. Bundan dolayı “El-elfâzu kavâlibu’l-meâni; lafızlar, manaların kalıplarıdır” denmiştir. Mesela; Cenâb-ı Hakk’a değişik şekillerde teveccüh etmek mümkündür; önemli olan O’na yönelme ve huşûdur. Fakat, namaz bu teveccüh için güzel bir kalıptır. Teveccüh o işin ruh ve manası; niyet, iftitah tekbiri, kıyam, kıraat, rükû ve sücûd ise o yönelmenin şeklidir. Şekil sadece kuru bir kalıp değildir; onun manaya kattığı ayrı bir derinlik vardır. İşte tevbenin de, bir özü ve manası olduğu gibi bir kalıbı da bulunur. Onun kalıbı da, öncelikle istiğfar ve dualardır. Özellikle, Şeddad bin Evs’den (radıyallahu anh) rivayet edilen hadisin “Seyyidü’l-İstiğfar” olarak anılan şu kısmı tevbe için önemli bir kalıptır: “Allâhümme ente Rabbî. Lâ ilâhe illâ ente halaktenî ve ene abdüke ve ene alâ ahdike ve va’dike me’steta’tü, eûzü bike min şerri mâ sana’tü, ebûü leke bi ni’metike aleyye ve ebûü leke bi zenbî fağfirlî fe innehû lâ yağfiru’z-zünûbe illâ ente – Allahım! Sen benim Rabbimsin. Senden başka ilâh yoktur. Beni Sen yarattın ve ben Senin kulunum. İman ve ubûdiyetimde gücüm yettiği kadar Senin ahd ü misâkın üzereyim. Yâ Rabbi! Yaptıklarımın şerrinden Sana sığınırım. Senin bana in’âm ve ihsan buyurduğun nimetleri ikrar ve i’tirâf ettiğim gibi kendi kusur ve günâhlarımı da i’tirâf ediyorum. Rabbim! Sen beni afv ü mağfiret eyle. Zîra, Senden başkası günâhları afv ü mağfiret edemez, yegâne Gafûr Sensin.” Bu duayı her sabah dört kere söylemek sünnet olduğuna göre, demek ki, tevbeyi kelimelerle dile getirmenin de kendine has bir önemi var.

Ayrıca, bir kısım rivayetlerde, günahlarına tevbe etmek isteyen insanın iki rekat namaz kılmasının mendub bir nafile ibadet olduğu da anlatılmaktadır. Bu namaza bazıları “tevbe namazı”, bazıları da “istiğfar namazı” demiş olsa bile, onun ismi de, o namazı kılacak insanın tevbesinin seviyesine göre değişebilir. Allah’ın emirlerine muhalefetin kalbde burkuntular hâlinde hissedilmesi ve ferdin, günahını idrak şuuruyla Hakk kapısına yönelmesi neticesinde kılınan namaza “tevbe namazı”; huzurda bulunma âdâbına aykırı her davranış ve her düşünceden sonra, büyük-küçük her gaflet karşısında Allah’ın rahmetine sığınma niyetiyle kılınana “inâbe namazı” ve mâsivayla alâkalı her şeyi gönülden söküp atma ve kalbi O’ndan başka her şeye kapama cehdiyle eda edilene de “evbe namazı” denebilir. Hazreti Ali (radiyallahu anh), Ebu Bekir Efendimizin şöyle dediğini rivayet eder: Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), “Günah işleyen bir adam, hemen (sünnet ve âdâbına dikkat ederek) güzelce abdest alır, sonra iki rekat namaz kılar ve günahının mağrifetini Allah’tan dilerse, Allah ona mağrifet eder.” buyurdu. Sonra Rasûlullah şu ayeti okudu: “Onlar, çirkin bir iş yaptıklarında veya kendi nefislerine zulmettiklerinde, peşinden hemen Allah’ı anar, günahlarının affedilmesini dilerler. Zaten günahları Allah’tan başka kim affedebilir ki? Bir de onlar, bile bile işledikleri günahlarda ısrar etmez, o günahları sürdürmezler.” (Âl-i İmran, 3/135).

Bu namazda okunacak sure ya da ayetlerle alâkalı bir tayin yapılmamıştır. Fakat, Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) hâcet namazında ve sabah namazının sünnetinde, genel olarak, Kâfirun ve İhlas surelerini tavsiye etmişlerdir. Bu tavsiyeye saygılı olma ve onu uygulamanın yanı başında, şahsen içimde tevbe duygusunu coşturacak ayetler okumayı tercih ettiğim zamanlar da oluyor. Mesela, bazen ilk rekatta, “De ki: “Ey mülk ve hakimiyet sahibi Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden onu çeker alırsın. Dilediğini aziz, dilediğini zelil kılarsın. Her türlü hayır yalnız Senin elindedir. Sen elbette her şeye kâdirsin.” (Âl-i İmran, 3/26) mealindeki ayeti ihtiva eden bir bölümü; ikinci rek’atta da, “De ki: Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Allah dilerse bütün günahları mağfiret eder. Çünkü O, Gafûr ve Rahîm’dir.” (Zümer, 39/53) mealindeki ayetin de yer aldığı kısmı okuyorum.

Fakat, Kâfirun ve İhlas surelerinin ayrı önemi vardır. Bunların biri Tevhid-i Ubudiyetten, diğeri de Tevhid-i Uluhiyetten bahsetmektedir. Bu açıdan, onları okuyarak iki rekat namaz kılma tevbenin ruhuna daha da uygundur. Namazdan sonra ise, “Estağfirullâhe’l-Azîm el-Kerim ellezî lâ ilâhe illâ Hüve’l Hayyu’l-Kayyûm – Kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan, bizâtihî var olup başkasına muhtaç bulunmayan, her şeyin varlık ve bekâsını kudret elinde tutan, hayat sahibi Hayy u Kayyum ve yegâne kerem sahibi yüce Allah’tan bağışlanmamı dilerim” deyip başı yere koymak ve “Yâ Hayyu yâ Kayyûm bi rahmetike esteğîsü, eslihlî şe’ni külleh ve lâtekilni ilâ nefsi tarfete ayn – Ey Hayy u Kayyum, Senin rahmetine sığınıyorum. Benim her hâlimi ıslah eyle, göz açıp kapayıncaya kadar da olsa beni nefsimle başbaşa bırakma!” diyerek Rahman u Rahîm’den afv ve merhamet dilenmek gerekir. Dua ve zikir kitaplarında, yoruluncaya kadar “Ya Hayyu ya Kayyum…” diye inlemenin; lafızlara manayı, ses ve soluğa da kalb heyecanlarını katarak, hatta kalbin rikkat ve inceliğini gözyaşlarıyla konuşturarak söylemenin fazileti üzerinde durulur. O hâl üzere içini dökme, sızlanma, ağlama, nedametini tam ortaya koyma ve hem hâl hem de sözle “tevbeler tevbesi” deme tavsiye edilir. Peki, neye karşı böyle bir tevbe?!. Küçücük bir bakmaya, minnacık bir lokmaya, ufacık bir kelimeciğe, anlık bir öpmeciğe ve yalan bir sözcüğe bunlardan birine, ya da herbirine öyle pişmanlık duyma ve ölesiye ağlama ki, değil birisini, bin tanesini götürebilecek çağlayanlar meydana getirerek, hepsini silip temizlemeye çalışma işte asıl tevbe!..

   “Bu yakıcı iniltinin sahibi kim?!.”

Tevbenin şartlarına riayet etseler de, meseleyi sadece kalıbıyla ortaya koyanlar, boş iş mi yapmış sayılırlar? Hâşâ ve kellâ!.. Allah için yapılan hiçbir şey O’nun nezdinde karşılıksız kalmaz. Ancak tevbeden tevbeye fark vardır. Tevbe adına ortaya konan her söz ve davranış da, insanların niyet derinliği, iç enginliği ve huşû seviyesine göre değerlendirilir. Bunlar birer derinliktir ve pişmanlık iniltilerini bu derinliklerle sunmanın, tevbeye ayrı bir değer kazandırması söz konusudur. Bazen gönlünüzün en sırlı yerinden gelen bir inleme vesilesiyle bütün hata ve günahlarınızı temizler Allah Teâlâ. Samimi bir niyazınız giderir bütün günah lekelerini. Malumunuz, bir gün, Yunus bin Mettâ (aleyhisselam) öyle bir inler ki, tâ Arş-ı âzamı ihtizaza getirir. Melekler “Bu yakıcı iniltinin sahibi kim Ya Rabb!” diye sorarlar; “Bizim Yunus” cevabını alınca da, “Şu yanıp yakılan, içli içli dua eden Yunus mu?” demekten kendilerini alamazlar. Evet o, içli içli dua eden Yunus Nebî’dir; Arş’ı titreten de onun yakarışlarıdır.

İşte öyle bir inleme ve ağlama bütün günahları yuyup yıkamaya vesile olabilir. Fakat, sizin yakarışınız kendi kendinize olmalı; sesinizi ancak siz duymalısınız ve sadece Allah’a duyurmayı düşünmelisiniz. Çünkü biz bir nebî gibi masum ve masûn değiliz; görülme, duyulma ve bilinme neticesinde devrilebiliriz. Öyleyse âh u eninlerinizi ne şeytana duyurun ne de meleklere. Çığlıklarınız kalbinizden yükselsin ama yine kalbinize insin. Kalbiniz bütünüyle bir bamteli olsun; duygularınız da bir mızrab gönlünüzün sesi feryat gibi yükselsin, fakat sinenizin çeperlerini aşıp ağyara ulaşmasın, yine gönlünüzde boğulsun. Kıskanın içinizin samimiyetini; meleklere bile duyurmayın Allah’a adadığınız ses ve soluklarınızı. Rabbinizle aranızdaki sırlar hakkında çok kıskanç olun; O’ndan başka kimseye bildirmeyin, duyurmayın. O ince tavırlarınız, derin bakışlarınız ve içinizdeki derd u ızdırabınız başkalarının bulunduğu yerlerde de dökülüp saçılıyorsa ama siz farkında değilseniz, o tabiî dökülüşten dolayı muaheze olmazsınız. Fakat, duyurmama ve göstermeme iradeniz dahilinde ise, çok kıskanç olun sırlarınızı ortaya dökmeme hususunda. Rabbinizle aranızdaki sırlar sizin namusunuzdur; onları orada-burada açığa vurmak suretiyle namusunuzu fâş etmeyin.

Bamteli: Aman Zehirlenmeyin!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi haftanın Bamteli sohbetinde özetle şu hususları dile getirdi:

Peygamber Efendimiz bazen bir mecliste yetmiş ya da yüz defa istiğfar ederdi; biz de hiç olmazsa günde yedi veya on defa gönülden bağışlanma dilesek!..

*Günümüzün insanı genel tavırları itibariyle her şeyi halletmiş gibi ciddi bir emniyet içinde yaşıyor; istiğfar ve tevbe gibi çok önemli dinamiklere uzak bulunuyor.

*Bağışlanma talebinin sözle yapılanına “istiğfar” denir. İstiğfar; insanın, içine düştüğü bir hatanın pişmanlığıyla kıvranarak Cenâb-ı Hak’tan kusurlarının affedilmesini ve günahlarının bağışlanmasını istemesi, afv ve mağfiret dilemesi demektir. İstiğfar, bir başlangıçtır; onun devamı ve müntehası ise, tevbe, inâbe ve evbedir.

*Tevbe; hataları itiraf edip pişmanlıkla kıvranmak, fevt edilen sorumlulukları yerine getirerek, yeniden toparlanıp Cenâb-ı Hakk’a yönelmektir. Hakikat ehlince tevbe; duyguda, düşüncede, tasavvur ve davranışlarda Zât-ı Ulûhiyet’e karşı içine düşülen muhalefetten kurtulup O’nun emirleri ve yasakları zaviyesinden, yeniden O’nunla muvafakat ve mutabakata ulaşma gayretidir.

*İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) mâsum ve masûn olduğu halde bazen bir mecliste yetmiş ya da yüz kere istiğfar ederdi; kendi ufku itibariyle, seyyidü’l-mukarrebin olması açısından ve imamlığı zaviyesinden, dualarında adeta nefsini yerden yere vururdu. Bu haliyle de bize nasıl davranmamız gerektiğini talim buyururdu.

Ne kadar değişik zehir ve ne çok zehirlenen insan var!..

*Nefsini sık sık sorgulamayan, istiğfar ve tevbe ihtiyacı hissetmeyen bir insan bütün mesâvîye karşı kapıları aralamış sayılır ve hiç olmayacak şeylerle çarpılır. Çarpıldığı her şey de onu felç eder, hafizanallah. Dünyanın cazibedar güzellikleri zehirler, felç eder. Basit bir aile muhitinden, bir gecekondudan bir gündüz-konduya gelince saltanat zehirlenmesine maruz kalır.

*Basit bir muhitten biraz daha alımlı çalımlı bir muhite gelme.. basit bir takdirden herkes tarafından takdir edilir bir duruma yükselme.. acz, fakr ve kuvvetsizlikten birden bire hiç ummadığı şekilde bir kuvvet ve bir iktidarı elde etme.. Cennet’in kenzi olan “Lâ havle ve lâ kuvvete”yi tamamen kendinde görme.. “istediğimi yaparım, istediğimi işlerim” mülahazasına kapılma.. biraz okuyup yazınca kendini her şeyi bilir zannetme… Bunlar kendisini sık sık kontrol etmeyen/edemeyen, günde birkaç defa ister istiğfar, ister tevbe, ister inâbe, ister evbe havuzunda arınmaya çalışmayan kimselerin zehirlenmeleridir.

*Meseleyi nefis muhasebesine bağlı götürmeyen, nazarı sürekli kalbî ve ruhî hayatta olmayan, günde bir kaç defa “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana halis aşk u iştiyakla dolu bulunmayı diliyorum, lütfet!..” demeyen insanlar, sayılan hususlardan biriyle zehirlenmekten kurtulamazlar.

Yollar yürünerek alınabilir; azim, irade ve gayretle bugün olmazsa yarın zirvelere ulaşılabilir.

*Marifet, muhabbet ve hal Müslümanlığının oluşma süresi, istidat ve kabiliyetlere göre farklılaşabilir. Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri gibi inkişafa açık müstaid bir fıtrat bile bazı şeyleri altmış yaşından sonra duyup hissettiğini söylemiştir. Hazreti Cüneyd’in bu sözünü, onun altmış yaşına kadar ciddi bir şey duymadığı, görmediği, tatmadığı şeklinde anlamak elbette ki doğru değildir ve böyle bir anlayış o mümtaz ruha karşı saygısızlık olur. Demek ki o büyük insan, gözünü insan-ı kâmil ufkuna dikmiş hep oraya bakıyordu ama o ufka dair bir kısım esintileri duymak belli bir zamana vâbesteydi. Belki de o, bu sözüyle insanlardaki istidat farklılıklarına dikkat çekmek istemişti.

*Her mefkûre insanının, hayatının gayesi bildiği dâvasını ve vazifesini üstün bir gayretle ele alması, kulluğa dair sorumluluklarını derin bir mesûliyet şuuruyla ve fedakârca yerine getirmesi gerekir.

*“Men câle nâle – Yollar yürünerek alınabilir, zirvelere azim, irade ve plânlarla ulaşılabilir; azimle yola koyulan ve yolculuğun gereklerini yerine getirenler hedeflerine nail olurlar.” ve “Men talebe ve cedde, vecede – Bir şeyi gönülden dileyen ve onu elde etmek için azim ve iradesinin hakkını vererek çalışıp çabalayan insan mutlaka istediği o şeyi bulur.” hakikatleri hep hatırda tutulmalıdır.

“Günahım gözümde büyüdükçe büyüdü ama onu alıp affının yanına koyunca, affını tasavvurlar üstü büyük buldum.”

*İnsan, kusurları ve günahları açısından kendisine derin ve kuşatıcı bir bakışla bakmalı; en küçük olumsuzluklarını Everest Tepesi kadar büyük görmelidir. Hani bir Hak dostu diyor ya, “Beni günahlarla tartarsa Hazreti Deyyân / Kırılır arsa-i mahşerde arş-ı mizan” Mü’min, kendine öyle bakmalıdır.

*Esved b. Yezîd hazretleri bütün hayatını dini omuzunda taşımakla ve halis kullukla geçirmiş. Her zaman dini hecelemiş, hep dinle gecelemiş, başka hiçbir şey düşünmemiş. Ruhunun ufkuna yürüme mevsimi gelince, iki büklüm olmuş, ağlamaya durmuş; endişesi yüz kıvrımlarında, gözünün irisinde okunuyormuş. Demişler ki; “Nedir bu hıçkırıklar, günahlarından mı yoksa ölmekten mi korkuyorsun?” Bunun üzerine o büyük Hak dostu, “Hayır hayır, iş çok ciddi; ben günahlarımdan ya da ölümden değil, küfür üzere ölmekten korkuyorum.” cevabını vermiş.

*Vakıa, ümidini yitirmemek ve reca hissini hep canlı tutmak da bir esastır. “Ger günahım kûh-i Kaf olsa ne gam ya Celîl / Rahmetin bahrına nisbet ennehü şey’ün kalîl” (Ey güzel isimlerinden birisi de Celîl olan ulu Sultanım! Gerçi benim günahlarım, büyüklüğünü takdir edemediğim Kaf dağından daha büyüktür. Fakat dağlar kadar günah işlemiş olsam da ne gam; yine kaçkınlar gibi dönüp dolaşıp Senin kapına geldim ya! Hem benim dağlar cesametindeki günahlarım Senin rahmet, merhamet ve af deryalarına nispetle bir “şey-i kalîl”dir; deryada damla bile değil.) Evet, bu reca hissini de yitirmemek lazımdır.

*İmam Gazzali hazretlerinin yaklaşımıyla, insan hayattayken hep havf yörüngeli yaşamalı, Allah karşısında mehabet duygusuyla oturup kalkmalı; fakat can hulkuma gelip el el ile, ayak ayak ile “elveda, elfirak” dedikleri zaman da hep reca soluklamalıdır. İmam Şafii’nin dediği gibi demelidir:

وَلَمَّا قَسَا قَلْبِي وَضَاقَتْ مَذَاهِبِي     جَعَلْتُ الرَّجَا لِعَفْوِكَ سُـلَّمَا

تَعَاظَمَنِي ذَنْبِـي فَلَمَّا قَرَنْـتُـهُ       بِعَفْوِكَ رَبِّي كَانَ عَفْوُكَ أَعْظَمَا

“Kalbim kasvet bağlayıp yollar da sarpa sarınca, ümidimi affına merdiven yaptım. Günahım gözümde büyüdükçe büyüdü ama onu alıp affının yanına koyunca, affını tasavvurlar üstü büyük buldum.”

Kimisi makam, kimisi servet, kimisi iktidar ve kimisi de maharetle zehirlenmiş.

*Evet, zehirleyen faktörler pek çoktur. Mesela, biraz evvel ifade edildiği gibi, gecekondudan, Eşrefpaşa’dan veya Kasımpaşa’dan bir yerlere sıçrayan külhaniler farkına varmadan öyle zehirlenirler ki, kendilerini bir şey görmeye başlarlar. Bir yerde okuduğumu hatırlıyorum: Esasen Hâmân mezar bekçiliği yapıyormuş. Mezar bekçiliğinden Amnofis’in yanına yükselince ve orada şeytânî dehasıyla artık her dediğini dedirtip yaptırınca zehirlenmiş.

*Cenâb-ı Hak, Hazreti Musa’nın (aleyhisselâm) kavminden olan Kârun’a, hazinelerinin anahtarlarını bile güçlü, kuvvetli bir topluluğun zorla taşıdığı büyüklükte bir servet vermiş, fakat o, bu serveti kendi becerisiyle kazandığını iddia etmiş. Hakk’ın, kendisine yaptığı iyilik ve ihsanlara bir şükür ve teşekkür ifadesi olarak insanlara iyilik yapacağı yerde, iyiliğin asıl sahibini unutmuş, kendini bencilliğin gayyalarına salıvermiş ve sahip olduğu servet u sâmânla şımarmış, böbürlenmiş, ferîh fahûr yaşamaya ve ifsada başlamış. O da mal, mülk ve servetle zehirlenmiş.

*Amnofis, halkı ezmek, zayıflatmak, tesirsiz kılmak, sonra da ezikliği kabul ettirerek kitleleri küçük olmaya ve küçük kalmaya alıştırmak suretiyle herkese boyun eğdirmiş. O da karşısında tasmalı ve prangalı halayıklar görmesi sebebiyle zehirlenmiş.

*Samirî ise marifetiyle zehirlenmiş. O aklı eren, konuşmasını bilen, el ve ayak hareketleriyle değişik beceriler sergileyebilen bir insanmış. Fakat o da kendisine bahşedilen bu mârifet ve kabiliyetleri bir buzağı heykeli/putu yapmada kullanmış ve bu sebeple tepetaklak devrilip gitmiş.

*Demek ki, sanatla veya bir başarı ortaya koymakla da zehirlenme oluyor. İnsan, sürekli kendisini kontrol altına almazsa ve dini disiplinlerle kendisini rehabilite etmek suretiyle ahsen-i takvime mazhariyetinin gereklerini yerine getirmeye çalışmazsa, hafizanallah, kendini salmış sayılır. Dolayısıyla da o türlü sebeplerden biriyle zehirlenmesi kaçınılmaz olur.

*En tehlikeli mesh (suret değiştirme, hayvan şekline bürünme) nedir biliyor musunuz? İnsanın, mesh olduğunun farkına varamamasıdır; hâlâ kendini Müslüman zannetmesi ve hala “onu getireceğim” iddiasında bulunmasıdır. Böyle bir gafletin zararı, sadece -bağışlayın- o ferdi küstahlaştırması, şirazeden çıkarması ve meshe maruz bırakması değil, aynı zamanda o yanlış İslamiyet telakkisiyle bir toplumu korkunç bir badire içerisine atmasıdır. Maalesef, günümüz İslam dünyasında böylesine bir fecaat, böylesine bir şenaat, böylesine bir denaet yaşanmaktadır.

“Sen, ey riyakâr nefsim! Dine hizmet ettim diye gururlanma!..”

*Dünyevî beklentilere bağlı olan herhangi bir hizmet akîm kalmaya mahkûmdur. Ancak “Varım ol Dost’a verdim hânümanım kalmadı / Cümlesinden el yudum pes dü cihanım kalmadı” mülahazasıyla, yürüdüğünüz yolda sonuna kadar yürürseniz, sizin karşınızda bütün kuvvetler, aysbergler bile olsa, tuz-buz olur erir gider Allah’ın izni ve inayetiyle.

*Allah’ın lütfettiği hizmet ve muvaffakiyetleri O’nun lütfu olarak bilmek lazımdır. Allah Teâlâ’nın kendi büyüklüğünü göstermesinin vesilelerinden birisi de çok küçük unsurları kullanarak çok büyük neticeleri halk etmesidir. O dilerse, çok küçük ve sıradan insanlara, dâhi ve güçlü kuvvetli kimselerin başaramayacağı işleri gördürür.

*Mazhar olunan başarılar ve güzellikler illa bir sebep ve vesileye bağlanacaksa, şöyle demeli: “Demek arkadaşlar arasında ciddi bir vifak ve ittifak var ki Cenâb-ı Allah tevfikini yâr ediyor. Hizmet gönüllüleri arasındaki kardeşliği bir vesile ve teveccüh kabul ediyor; o teveccühe teveccühle mukabelede bulunarak muvaffakiyetler lütuf buyuruyor.”

*Her fert, bir yönüyle kendi sa’yinin de işin içinde olması itibarıyla, “Ya Rabbî, bana lütfettiğin bu nimetlerin birer istidraç olmasından Sana sığınırım!” demelidir. Alvar İmamı nasıl diyor: “Değildir bu bana layık bu bende / Bana bu lütf ile ihsan nedendir?” Hazreti Pir de bu düşünceyi farklı bir ifadeyle şöyle dile getiriyor: “Nefis cümleden edna, vazife cümleden âlâ.” Yine, “Sen, ey riyakâr nefsim! Dine hizmet ettim diye gururlanma. ‘Allah bu dini, fâcir bir adamla da te’yid ve takviye eder.’ sırrınca, müzekka olmadığın için, belki sen kendini o racül-i fâcir bilmelisin!” diyerek bu hususa dikkat çekiyor. Kim diyor bunu? Doğduğu günden itibaren gözünün içine günahın girmediği bir insan söylüyor. Niye söylüyor bunu? Talebelerine ders vermek için: İşte böyle düşünün, Cenâb-ı Hakk’ın lütuflarını sahibinden bilin!..

Bamteli: YÜREĞİN VARSA, NEFSİNLE YÜZLEŞ!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi (iki ayrı hasbihalden müteşekkil) haftanın Bamteli sohbetinde özetle şu hususları dile getirdi:

Burada hesaplı yaşayın ki, ötede, görülmemiş hesapların altında ezilmeyesiniz!..

*Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehayâ) en büyük mahkemede hesaba çekilmeden önce dünyadayken sık sık nefsi sorgulamayı akıllılık ve mü’minlik emaresi olarak zikretmiş; Hazreti Ömer Efendimiz de Allah Rasûlü’nden işittiği bu hakikati farklı bir üslupla seslendirerek şöyle buyurmuştur: “Ahirette hesaba çekilmeden evvel kendinizi hesaba çekin. Ötede amelleriniz tartılmadan önce burada kendiniz tartın. En büyük arz ve mahkeme için şimdiden gerekli hazırlıklarınızı yapın. Bilin ki, o gün huzura alındığınızda size ait hiçbir şey gizli kalmayacak ve bütün sırlarınız bir bir sayılıp dökülecek.”

*“Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz.” حَاسِبُوا أَنْفُسَكُمْ قَبْلَ أَنْ تُحَاسَبُوا buyuruyor Hazreti Ömer. Hesaplı yaşayın; tabir-i diğerle, riyâzî, yani matematikteki katiyetler ölçüsünde yaşayın. “Bu hayat tarzım, mülahazalarım, tefekkür, tedebbür, tezekkür dünyam riyâzî bir kat’iyette -Allah’ın izni ve inayetiyle- bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa öbür gün, öbür gün olmazsa daha öbür gün Cenâb-ı Hakk’ın rıza ufkuna ulaşmama vesile olacaktır.” yörüngesine bağlı bir muhasebe içinde yaşayın. Şayet böyle sürekli kendinizle uğraşma ve nefsinizi sorgulama yerine başkalarının kusurları arkasına takılır, onların eksiklikleriyle meşgul olursanız, şeytan sizi işgal eder.

Aynı delikten ikinci defa ısırılmamak için “hüsn-ü zan ama adem-i itimat!”

*Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz, “Hüsn-ü zan sahibi olması, kişinin kulluğunun güzelliğindendir.” buyurmuş; hâlis niyetli, müspet düşünceli ve güzel görüşlü olmayı İslam’ı hazmetmenin, onda derinleşmenin ve Allah tarafından görülüyor olma mülahazasına bağlı yaşama enginliğinin bir alâmeti saymıştır. Evet, başkaları hakkında hüsn-ü zan en güzel ibadettir. Ama hususiyle günümüzde olduğu üzere, birileri sürekli yılan gibi ısırıyorlarsa, adem-i itimat mülahazasını da -eskilerin ifadesiyle diyeyim- nazardan dûr etmemek lazım.

*Evet, hüsn-ü zan mümkün oldukça hüsn-ü zan etmek ve hüsn-ü zanna kilitlenmek esastır. Fakat yine bir hadîsin ifadesiyle, “Bir mü’min bir delikten bir defa ısırılır.” Mutlak hüsn-ü zan eder, takılıp arkalarından sürüklenirseniz, fırsat bulunca sizi yine ısırırlar. Öyleyse, bir daha ısırılmamak için lazım gelen tedbiri, temkini almalısınız. Tasavvufun ilk basamağı teyakkuzdur; teyakkuza geçmelisiniz. Hüsn-ü zan ettiğiniz hususlarda sürekli negatif bir kısım tavır ve davranışlarla karşı karşıya kaldıysanız, bu defa Hazreti Pir’in verdiği ölçüler çerçevesinde, “hüsn-ü zan ama adem-i itimat” prensibini işletmelisiniz.

Dünyaya gönlünü kaptırıp ahireti elinin tersiyle itenler gibi olmayın!..

*İnsan sık sık kendini sorgulamaz ve nefis muhasebesinde bulunmazsa, şeytanın elinde bir oyuncak haline gelir. Şeytan onu bugün ayrı bir dünyevîliğe sevk eder, başka bir gün ayrı bir dünyevîliğe. Böylece o hiç farkına varmadan dünyanın câzibedar güzelliklerine kapılıp onların arkasından sürüklenebilir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır:

زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَاللّهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَآبِ

“Kadınlar (kadınlar için de erkekler), oğullar, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüş, güzel cins atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin hoşuna giden şeyler insanlara (süslenmiş) cazip gelmektedir. Bunlar dünya hayatının geçici bir metaından ibarettir. Asıl varılacak güzel yer ise, Allah’ın katındadır.” (Âl-i İmrân, 3/14)

*Her hal ve hareketiyle dünya peşinde koşan kimselere Kur’an şu şekilde hitap ediyor: كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ “Hayır hayır! Siz, peşin gelir olarak (gördüğünüz dünyanın) peşindesiniz ve onu tercih ediyorsunuz. Âhireti ise bir kenara koyuyorsunuz.” (Kıyâme, 75/20-21) Hayır, siz dünyaya gönlünüzü kaptırmışsınız, ahireti elinizin tersiyle itmişsiniz. Hesaptan haberiniz yok; kabirden, Münker Nekir’in sualinden, mizandan haberiniz yok. Gırtlağınıza kadar günah içindesiniz fakat hâlâ kendinize göre dinden bahsediyorsunuz. Âcile’yi (hazır ve peşin olanı) seviyorsunuz, gönlünüzü hemen olana kaptırmışsınız. Ahireti terk ediyor; yarını, öbür günü, daha öbür günü, berzah hayatını ve mahşeri görmüyorsunuz. Rıdvan’la sevineceğiniz hayatı görmüyorsunuz, cehennemle muazzeb olacağınız hayatı görmüyorsunuz. “Bugün, bugün, bugün…” diyorsunuz, Ömer Hayyam’ın ifadesiyle “Bir geçmiş gün için beyhude feryat etme / Bir gelecek günü boşuna yâd etme / Geçmiş, gelecek masal hep / Eğlenmene bak, ömrünü berbat etme.” mülâhazasına bağlanıp her şeyi cismaniyet ve beden hesabına değerlendiriyorsunuz.

İlahi nusret umumiyetle arınmış kullara yetişir; arınmadıktan sonra ferec, mahreç ve nusret gelmez.

*İnsanın nefsini sorgulayarak istiğfar ve tevbeye yönelmesi ile sıkıntılardan kurtulup felah ve huzura ermesi arasında da sıkı bir münasebet vardır. Bundan dolayıdır ki, ayet ve hadislerde nusret talebinden önce istiğfar ve tevbe nazara verilmektedir.

*Ezcümle; yatsı namazından sonra okunması sünnet olan Bakara Suresi’nin son iki ayetinin ikincisinde şöyle buyurulmaktadır:

لاَ يُكَلِّفُ اللَّهُ نَفْسًا إِلاَّ وُسْعَهَا لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْ رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِنْ نَسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا رَبَّنَا وَلاَ تَحْمِلْ عَلَيْنَا إِصْرًا كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِنَا رَبَّنَا وَلاَ تُحَمِّلْنَا مَا لاَ طَاقَةَ لَنَا بِهِ وَاعْفُ عَنَّا وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَآ أَنْتَ مَوْلاَنَا فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ

“(Onların bu dualarına karşılık Allah şöyle buyurdu: Ey mü’minler! Allah’ın, içinizde kurduğunuz niyet ve planlardan dolayı bile sizi sorguya çekeceğinden çok endişe duyuyorsanız, şunu da bilin ki:) Allah, kimseye kapasitesinin üstünde bir sorumluluk yüklemez; herkesin kazandığı (hayır) kendi lehine, işlediği (fenalık da) aleyhinedir. (Siz, şöyle dua edin:) ‘Rabbimiz, (Sana itaat etmeye çalışırken) eğer unuttuk veya kastımız olmadan bir yanlış yaptıysak, bundan dolayı bizi sorguya çekme! Rabbimiz, bizden önceki ümmetlere (zamanın, şartların ve mizaçlarının gerektirdiği terbiyeleri icabı) yüklediğin gibi, bize öyle ağır yükler yükleme! Rabbimiz, takat getiremeyeceğimiz hükümlerle bizi yükümlü tutma! Ve günahlarımızdan geçiver; bizi bağışla ve bize acı, rahmetinle muamele buyur! Sen, bizim efendimiz, yardımcımız, koruyucumuzsun; şu kâfirler güruhuna karşı ne olur, bize yardım et ve zafer ver!’” (Bakara, 2/286)

*“Kâfir” kelimesinin manası çok umumidir. Mutlak zikredildiğinde, kemâline masruftur ve Allah’ı inkâr edenler için kullanılmış olur. Fakat onun berisinde, nankör kimse için de istimal edilir. Kur’an’da insan için “kefûr” sıfatı zikredilmektedir; bu vasıf, çok nankör manasına gelir; zaten nan, ekmek ve nimet demektir; nankör de nimetin kadrini bilmeyen. Ayrıca, kâfir, bir şeyi saklayıp gizleyene denir. Bundan dolayı, tohumu toprağa gömüp saklaması açısından -şer’î manada değil, lügat itibarıyla- rençpere de kâfir denmiştir. Fıtratındaki inanma kabiliyetini, inanç istidadını setreden, vicdanını karartan, söndüren ve öldüren kimseler de bu manada kâfir olarak anılırlar. Onun için, “…kâfirler güruhuna karşı bize yardım et ve zafer ver!” (Bakara, 2/286) denirken hem ehl-i küfre hem de nankörlük içindeki kimselere karşı nusret talebi söz konusudur.

*Kur’an-ı Kerim, nebiler çevresinde saf bağlayıp mücahede eden “ribbiyyûn”un duasını aktarırken de istiğfar ve nusret münasebetine işarette bulunmaktadır:

وَمَا كَانَ قَوْلَهُمْ إِلاَّ أَنْ قَالُوا رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَإِسْرَافَنَا فِي أَمْرِنَا وَثَبِّتْ أَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ

“Evet, onların bu durumda dedikleri sadece şu oldu: Ey kerîm Rabbimiz! Günahlarımızı ve bilmeyerek içine düştüğümüz aşırılıklarımızı affeyle; bizleri doğru yolda sabitkadem kıl ve küfr ü küfran içindekilere karşı bize yardım/zafer ihsan eyle!” (Âl-i İmrân, 3/147)

*Demek ki, arınmadıktan sonra ferec, mahreç ve nusret olmaz. Kendi kusurlarıyla meşgul olmayan için de arınma söz konusu değildir. Hata ve günahlarını itiraf edip Cenâb-ı Hakk’ın yarlığamasını dilemek, arınma kurnalarında yunup yıkanarak ilahi nusrete ehil hale gelmek çok önemlidir.

Arınma yolunda “istiğfar” bir başlangıçtır; onun devamı ve müntehası ise, “tevbe”, “inâbe” ve “evbe”dir.

*Bağışlanma talebinin sözle yapılanına “istiğfar” denir. İstiğfar; insanın, içine düştüğü bir hatanın pişmanlığıyla kıvranarak Cenâb-ı Hak’tan kusurlarının affedilmesini ve günahlarının bağışlanmasını istemesi, afv ve mağfiret dilemesi demektir. İstiğfar, bir başlangıçtır; onun devamı ve müntehası ise, tevbe, inâbe ve evbedir.

*Hataları itiraf edip pişmanlıkla kıvranmak, fevt edilen sorumlulukları yerine getirerek, yeniden toparlanıp Cenâb-ı Hakk’a yönelmek şeklinde ilk küçük yorumları ile tanıyacağımız tevbe; hakikat ehlince, duyguda, düşüncede, tasavvur ve davranışlarda Zât-ı Ulûhiyet’e karşı içine düşülen muhalefetten kurtulup, O’nun emirleri ve yasakları zaviyesinden, yeniden O’nunla muvafakat ve mutabakata ulaşma gayretidir.

*Tevbeden sonra inâbe ve evbe gelir. Bunların farklı tarifleri söz konusudur ama şöyle de denebilir: Ukûbet endişesiyle Hakk’a sığınma bir tevbe; makam ve derecâtı muhafaza arzusuyla O’nda fâni olma bir inâbe; O’ndan başka her şeye kapanma da bir evbedir. Birincisi, bütün mü’minlerin hâlidir ve ezanları da, وَتُوبُۤوا إِلَى اللهِ جَمِيعًا أَيُّهَ الْمُؤْمِنُونَ “Ey iman edenler, hepiniz inhiraflardan vazgeçip Allah’a sığının!”dır. (Nûr, 24/31) İkincisi evliyâ ve mukarrabînin vasfıdır; kametleri de, mebde itibarıyla وَأَنِيبُۤوا إِلٰى رَبِّكُمْ “Rabbinize inâbe ediniz.” (Zümer, 39/54), müntehâ itibarıyla da وَجَۤاءَ بِقَلْبٍ مُنِيبٍ “Cenâb-ı Hakk’a saygı dolu bir kalble geldi.” (Kaf, 50/33) beyanıdır. Üçüncüsü enbiyâ ve mürselînin hususiyetidir. Şiarları da نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ “O ne güzel kuldur! Çünkü o her zaman (Allah’a) rücûdaydı.” (Sâd, 38/30, 44) şeklindeki ilâhî takdir ve iltifattır.

*İnsanda böyle arınma niyeti, azmi ve cehdi olmalıdır ki Cenâb-ı Hak, vaad buyurduğu neticeyi ihsan eylesin:

فَآتَاهُمُ اللَّهُ ثَوَابَ الدُّنْيَا وَحُسْنَ ثَوَابِ الآخِرَةِ وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ

“Allah da onlara hem dünya mükâfatını, hem de en güzel âhiret mükâfatını verdi. Elbette Allah, (böyle) ihsan sahiplerini, (Allah’ı görürcesine, en azından O’nun kendilerini gördüğünün şuuru içinde iyiliğe adanmışları) sever.” (Âl-i İmrân, 3/148)

“Sana ulaşan her iyilik Allah’tandır; başına gelen her fenalık ise nefsindendir.”

*Hakikî bir mü’min, bütün iyilik, güzellik ve başarıların Allah’tan geldiğini, kötülük ve musibetlerin ise nefsinden kaynaklandığını bilir. Zira çok açık ve net bir şekilde Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللهِ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ “Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her fenalık ise nefsindendir.” (Nisâ, 4/79) Bu inanç, bir taraftan Allah’a karşı hamd, şükür ve sena hissini tetikler; diğer yandan da istiğfar, tevbe, inâbe ve evbe duygusunu harekete geçirir.

*Ceza umumiyetle insanın amelinin cinsinden olur. Bu itibarla da insan şayet bir karıncaya basmışsa, sonraki musibeti ondan bilmeli; “Demek ki ben bir karıncaya bastım, benim de tepeme bastılar!” demelidir.

*Evet, insan o kadarcık bir günah bile işlemiş olsa, “Demek ki başıma inen bu balyoz ondan!” demesini bilmelidir. Şayet bir şahıs, başına gelen olumsuz hadiseleri kendinden bilmezse, hiç durmadan dışarıda suçlu arar. Kendi suçlarını örtmek, perdelemek ve unutturmak için, sun’i gündemler oluşturur; başkalarını kusurlu ve kabahatli gösterir.

Herkes kendi dairesinden sorumludur; alanındaki her musibete “Benim yüzümden oldu!” diye bakmalıdır!..

*Hazreti Sâdık u Masdûk (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

كُلُّكُمْ رَاعٍ وَكُلُّكُمْ مَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ. اَلْإِمَامُ رَاعٍ وَمَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ وَالرَّجُلُ رَاعٍ فِي أَهْلِهِ وَهُوَ مَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ. وَالْمَرْأَةُ رَاعِيَةٌ فِي بَيْتِ زَوْجِهَا وَمَسْؤُولَةٌ عَنْ رَعِيَّتِهَا. وَالْخَادِمُ رَاعٍ فِي مَالِ سَيِّدِهِ وَمَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ وَكُلُّكُمْ رَاعٍ وَمَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ

“Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden mesulsünüz. İmam (idareci) çobandır ve güttüğünden mesuldür. Erkek ailesinin çobanıdır, elinin altındakilerden mesuldür. Kadın, evinin çobanıdır, yeddiklerinden mesuldür. Hizmetçi de, efendisinin malından mülkünden sorumludur.”

*Bu açıdan bakılınca, şayet bir köyde imam veya muhtar yönlendirici insan konumundaysa, oraya bir sel geldiği, bir çığ düştüğü zaman, o imam ya da muhtar “Benim yüzümden oldu!” demelidir. Muhtar köyünden mesul olduğu gibi devletin başındaki insan da bütün halkın mesuliyetini uhdesine almıştır; herhangi bir kurumun ya da birimin idarecisi ise, bilhassa kendi dairesinden sorumludur. Herkes şahsî kusurlarının, özellikle kendi vazife ve sorumluluk dairesinde bir kısım menfi hadiselere sebebiyet verebileceğine inanmalı, bundan korkmalı ve temkinli yaşamalıdır.

*İkinci Halife devrinde bir ara Mekke ve Medine kuraklıkla kavruluyor ve günler geçmesine rağmen bir türlü yağmur yağmıyordu. Hazreti Ömer çok zaman, başını yere koyar, gizli-açık, sesli-sessiz münacat ve tazarruda bulunurdu. Yanından ayırmadığı Eslem onun halini anlatırken diyor ki, “Hazreti Ömer’i çok defa secdede hıçkırıklarla kıvranırken ve tir-tir titrerken görüyordum; şöyle niyaz ediyordu: Öyle zannediyorum yağmursuzluk benim günahlarım sebebiyle! Allahım! Ümmet-i Muhammedi benim günahlarımdan dolayı mahvetme.” (Hangimiz memleketin başına gelen bela ve musibetleri kendi günahlarımızdan biliriz. Kaçımız “Bu kuraklık benim günahlarım sebebiyledir. Bu bela ve musibetler benim yüzümden milletin başına yağıyor. Allahım beni affet. Günahlarım yüzünden masum insanları mahvetme” deriz?) Evet, kuraklık ve kıtlık uzayınca, halk Hazreti Ömer’e müracaat etti. Yağmur duasına çıkmasını istediler. Hazreti Ömer birden, bir şey hatırlamış gibi koştu. Gitti, Hazreti Abbas’ın evine vardı. Kapısını vurdu. “Gel benimle” dedi. O’nu bir tepeye çıkardı. Orada, Hazreti Abbas’ın ellerini tutup, yukarıya kaldırdı. Sonra dudaklarından şu sözler döküldü: “Allahım! Bu Senin Habibinin amcasının elidir. Bu el hürmetine bize yağmur ver.” Sahabi diyor ki, “O el, daha aşağıya inmeden yağmur yağmaya başladı. Biz yağmurla, selle birlikte evlerimize döndük.” İşte Hazreti Ömer’in bu tavrı, öncelikle mahviyet, tevazu ve sorumluluk duygusundan kaynaklanmaktaydı; sonra da Hazreti Abbas’a karşı hüsn-ü zannının, onu Hakk’ın muradı görmesinin neticesiydi.

“Âlemin lekeleri senin yağlı karalarını unutturmasın! Yoksa maiyyetin kokusunu duyamazsın!”

*Geçen haftalarda burada da arkadaşlarınız yağmur duasına çıktılar ama bu defa kar talep ettiler. Bir tanesi, her şeyi kendinden biliyor; söylediğine göre, onlara iltihak etmiyor; “Ben bu cürmümle onlara iltihak edersem, o dualar yüzlerine çarpılır, kabul edilmez. Gelecekken yağmur gelmez, gelecekken kar gelmez!..” diyor. Fakat az ötede hıçkıra hıçkıra ağlıyor; dövünürcesine, “Ne olur ya Rabbî, ellerini kaldıran bu arkadaşları benim yüzümden mahcup olarak geriye döndürme; sevindir onları, gülsün yüzleri!..” diye dua ediyor.

*Konumunun hakkını vererek, insanın bütün olumsuzluklar karşısında böyle demesi, böyle düşünmesi, meseleye böyle bakması ve kendisini böyle sorgulaması icap eder. “Bakma yâ Rab sevâd-ı defterime / Yak yakacaksan onu benim yerime!” Şayet, kendinize öyle bakmazsanız, terakki yolları tıkanır önünüzde; Allah’la münasebete geçemezsiniz, maiyyetin kokusunu alamazsınız, aşk u iştiyak nedir bilemezsiniz, Allah’a karşı özleme hissi nedir bilemezsiniz. Camiye gidebilirsiniz, hacca da gidebilirsiniz, oruç da tutabilirsiniz. Fakat bu kadar dünya levsiyatı içinde kirlenmişseniz ve kiri de başkalarında arıyorsanız şayet, Allah’la münasebetten fersah fersah uzaksınız demektir.

*İnsan kendi hata ve kusurlarına yoğunlaşmalı; onları telafi etmeye ve gidermeye çalışmalıdır. Yoksa kendisi darmadağınık yaşadığı halde, başkalarının şöyle böyle eğri-büğrü halleriyle, küçük kırılmalarıyla meşgul olup durur. El-âlemin bir kısım küçük kusurlarına konsantre olunca da kendi olumsuzluklarını hiç göremez.

*İnsan, kusurları ve günahları açısından kendisine derin ve kuşatıcı bir bakışla bakmalı; en küçük olumsuzluklarını Everest Tepesi kadar büyük görmelidir. Hani bir Hak dostu diyor ya, “Beni günahlarla tartarsa Hazreti Deyyân / Kırılır arsa-i mahşerde arş-ı mizan” Kendine öyle bakmak lazım.

Ahiretinden hiç endişe etmeyip emniyet içinde yaşayanlar akıbetlerini tehlikeye atmış olurlar.

*Vakıa, ümidini yitirmemek ve reca hissini hep canlı tutmak da bir esastır. “Ger günahım kûh-i Kaf olsa ne gamdır ya Celîl / Rahmetin bahrına nisbet ennehü şey’ün kalîl” (Ey güzel isimlerinden birisi de Celîl olan ulu Sultanım! Gerçi benim günahlarım, büyüklüğünü takdir edemediğim Kaf dağından daha büyüktür. Fakat dağlar kadar günah işlemiş olsam da ne gam; yine kaçkınlar gibi dönüp dolaşıp Senin kapına geldim ya! Hem benim dağlar cesametindeki günahlarım Senin rahmet, merhamet ve af deryalarına nispetle bir “şey-i kalîl”dir; deryada damla bile değil.) Bu reca hissini de yitirmemek lazım.

*Dağlar cesametinde mesâvîsini görmeyen ama başkalarının sinek kanadı kadar kusurlarına takılan akılzedeler var. Akılzedeler… Hep başkalarının kusurunu kovalar dururlar fakat bir bataklık içinde sürüm sürüm olduklarının farkına varamazlar.

*Emniyet ve güven içinde yaşayanlar akıbetlerini tehlikeye atmışlardır. Burada O’ndan korkup tir tir titreyen yürekler ise öbür tarafta emniyetlerini teminat altına almış olurlar. Cenâb-ı Allah, bir kudsî hadiste “İki korkuyu ve iki emniyeti bir arada vermem.” buyurmaktadır. Evet, dünyada ahiretinden endişe etmeyen ve öteler için hazırlık yapmayanlar, orada korkularla kıvranacak; burada havf (korku) içinde yaşayanlarsa, ahirette sürekli emniyet ve huzur yudumlayacaklardır.

463. Nağme: Korku ve Ümit

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, inanan insanın musibetler karşısında halinden şikâyet etmemesi lazım geldiğini ifade ederek sözlerine başladı. Bazı büyüklerin Ehl-i dil söyleyemez derdini Allah’a bile! mülahazası içinde olduklarını ve bu düşünceyi nasıl anlamak lazım geldiğini açıklayarak Peygamberlerin Cenâb-ı Hakk’a hallerini arz ettiklerini, bunu yaparken de büyük bir edep tavrı ortaya koyup bir talepten bahsetmediklerini söyledi.

Daha sonra havf ve reca dengesinden söz açan Hocamız, İmam Şafiî Hazretleri’nin şu dörtlüğünü hatırlattı:

وَلَمَّا قَسَا قَلْبِي وَضَاقَتْ مَذَاهِبِي    جَعَلْتُ الرَّجَا لِعَفْوِكَ سُـلَّمَا

تَعَاظَمَنِي ذَنْبِـي فَلَمَّا قَرَنْـتُـهُ     بِعَفْوِكَ رَبِّي كَانَ عَفْوُكَ أَعْظَمَا

“Kalbim kasvet bağlayıp yollar da sarpa sarınca, ümidimi affına merdiven yaptım. Günahım gözümde büyüdükçe büyüdü ama onu alıp affının yanına koyunca, affını tasavvurlar üstü büyük buldum.”

Hocaefendi, insanın kendisini sıradan bir kul görmesi ve günahlarının ağırlığını sırtında hissetmesi gerektiğini ama katiyen ümitsizliğe de düşmemesi lazım geldiğini belirtti. Konuyu şu beyitle detaylandırdı: “Ger günahım kûh-i Kaf olsa ne gamdır ya Celîl / Rahmetin bahrına nisbet ennehü şey’ün kalîl” (Ey güzel isimlerinden birisi de Celîl olan ulu Sultanım! Gerçi benim günahlarım, büyüklüğünü takdir edemediğim Kaf dağından daha büyüktür. Fakat dağlar kadar günah işlemiş olsam da ne gam; yine kaçkınlar gibi dönüp dolaşıp Senin kapına geldim ya! Hem benim dağlar cesametindeki günahlarım Senin rahmet, merhamet ve af deryalarına nispetle bir “şey-i kalîl”dir; deryada damla bile değil.)

Hocamız, “İki korkuyu ve iki emniyeti bir arada vermem.” hadis-i kudsîsini hatırlatarak dünyada ahiretinden endişe etmeyen ve öteler için hazırlık yapmayanların orada korkularla kıvranacaklarını; burada havf (korku) içinde yaşayanların ise, ahirette emniyet ve huzur içinde olacaklarını vurguladı. Daha sonra Hazreti Âişe validemizden ve Hazreti Ömer bin Abdülaziz’den misaller verdi.

Bu cümleden olarak şu hadiseyi özetledi: Hazreti Âişe Validemiz, bir gün Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanında hıçkıra hıçkıra ağlar. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisine niye ağladığını sorduğunda da “Cehennem’i hatırladım da onun için ağladım! Acaba, kıyamet günü ailenizi hatırlar mısınız?” der. Onun bu sorusuna karşılık, o sevgi ve şefkat insanı Nebiler Serveri (sallallâhu aleyhi ve sellem) şu cevabı verir: (Yâ Âişe!) Üç yerde kimse kimseyi hatırlayamaz: 1) Mizan esnasında, tartının ağır mı hafif mi geldiğini öğreninceye kadar. 2) Amel defterlerinin tevzî edildiği zaman, defterin sağdan mı soldan mı yoksa arkadan mı geleceğini göreceği âna kadar. 3) Sırat’ı geçme esnasında ve geçinceye kadar.