Posts Tagged ‘gaye’

Bamteli: MÜ’MİN UFKUNDA KURTULMAK VE KAZANMAK

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Durduğumuz yer ile ebedî duracağımız yer; bu ikisi arasındaki farkı çok iyi görerek, herhalde ona göre bir tavır ayarlamak icap ediyor. Biri muvakkaten misafirhane, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın beyanı ile: مَا لِي وَمَا لِلدُّنْيَا مَا أَنَا فِي الدُّنْيَا إِلَّا كَرَاكِبٍ اسْتَظَلَّ تَحْتَ شَجَرَةٍ ثُمَّ رَاحَ وَتَرَكَهَا “Ne alakam var benim dünya ile?!. Benim durumum, tıpkı bir yolda giderken bir ağacın altında muvakkaten ârâm eden bir insana benzer. Sonra o kalkar, bineğine biner, göçer gider.” İşte o kadar hepsi…

   Âhiret ve ebedî saadet yolunda bütün imkânlar seferber edilmeli, dünya için de “nasibi unutmama” esasına bağlı kalınmalıdır.

Dünya hayatı, bir ağaç gölgesi altında dinlenme gibi bir şeydir. Ebediyet ile elli-altmış sene karşı karşıya getirildiği zaman, bu hiç görünmez. Mikroskop ile bile göremezsiniz, en büyültücü büyüteçler ile bile göremezsiniz; dünya öyle küçülür. Altmış sene, yetmiş sene, hatta bütün insanlığın ömrü, ebediyet yanında bir “ân-ı seyyâle” gibidir; gelir, uğrar, geçer, gider. Ve insana, bu iki âlem arasındaki konumu ve durumu itibarıyla, durum ayarlaması iktiza eder.

Kur’an-ı Kerim, Kârûn’a hitabı naklederken buyuruyor ki: وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللهُ الدَّارَ الْآخِرَةَ وَلاَ تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا وَأَحْسِنْ كَمَا أَحْسَنَ اللهُ إِلَيْكَ وَلاَ تَبْغِ الْفَسَادَ فِي الْأَرْضِ إِنَّ اللهَ لاَ يُحِبُّ الْمُفْسِدِينَ “Allah’ın sana ihsan ettiği bu servetle ebedî âhiret yurdunu mamur etmeye gayret göster. Dünyadan da nasibini unutma! (Dünyaya ihtiyaç ölçüsünde yönel.) Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de insanlara iyilik et, (malını Allah yolunda infak et.)” (Kasas, 28/77) Allah’ın sana verdiği ile, âhiret hayatını peyle!.. “İbtigâ” (ابتغاء) kelimesi ile ifade ediyor, “vetlub” (وَاطْلُبْ) değil. İbtigâ fiili ile olunca, “Candan-yürekten arkasına düş, hep onun talebinde ol, soluk soluğa onu (âhiret hayatını) takip et!” demektir. وَلاَ تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا “Dünyadan da nasibini unutma.” Bir yiyecek kadar, bir içecek kadar, muvakkaten yaşayacak kadar. Ferdî hayat itibarıyla böyle olduğu gibi, içtimâî hayat itibarıyla da böyledir, fark yok.

İnsanın, öbür tarafa gittiği zaman, hiss-i nedâmet (pişmanlık duygusu) ile “Keşke!” dememesi, orada “keşke”lerle nedametini izhâr etme durumuna düşmemesi için burada hayatını çok iyi değerlendirmesi lazımdır. Bir Hak dostu ne hoş söyler:

“Bir ticaret yapmadım, nakd-i ömrüm oldu heba,

Yola geldim, lâkin göçmüş cümle kervan, bî-haber;

Ağlayıp nâlân edip düştüm yola, tenha, garîb,

Dîde giryan, sine piryan, akıl hayran, bî-haber.” (Niyâzî-i Mısrî) -Türkçe’mizde “püryan” derler; şiirde “Dîde giryan, sine piryan…”

Bir başkası der ki:

“Çeşm-i ibretle nazar kıl, dünya bir misafirhanedir,

Bir mukim âdem bulunmaz ne acîb kâşanedir,

Bir kefendir âkıbet sermayesi şâh u geda,

Bes, buna mağrur olan Mecnun değil de ya nedir?”

Böyle gelip geçici, bir şimşek gibi çakıp kaybolucu, dünya hayatı… İnsan aldanıyor, gözünü hep ona dikiyorsa, ebedî ışığa karşı kapısını kapamış demektir, kendini bir ebedî körlüğe salmış demektir. Evet, öyle… Bir güzel söz de bu mevzuda -bunların hatırlattığı- Aziz Mahmud Hüdâî hazretlerine ait:

“İki kapılı bir handır bu dünya (bu virane)

Bunda konan, göçer; konuk, eylenmez.”

Bakın hepsi aynı şeyleri söylüyor. Bu da size başka bir şeyi hatırlatır:

“Acîb bir kârubân-hane bu dünya,

Gelen gider, konan göçer bu elden,

Vefası yok, sefası yok, fani hülya,

Gelen gider, konan göçer bu elden.”

Alvarlı Efe Hazretleri’nden bir başka manzum:

“Bu dert meyhanesinde / Kimi gördün şaduman olmuş;

Bu gam-hane-i mihnette / Beladan kim emân bulmuş!

Bu bir devvâr-ı gaddardır / Gözü gördüğünü hep yer

Ne şah-u ne geda bunda / Ne bir fert payidar olmuş.”

İki mısra atlayarak, sonunu söylüyorum:

“Hüner bir ibret almaktır / Hüner Hakk’a kul olmaktır;

Hüner irfanı bulmaktır / Bu gaflet âlemi almış.”

Gördüğünüz gibi, çokları, âhirete karşı kendilerini bir körlük içine salmışlar; “Varsa da dünya, yoksa da dünya!..” Hatta dini, dinî değerleri, işte o “Varsa da, yoksa da dünya!” uğrunda kullanarak, ebedî kalacakmış gibi bu dünyada çırpınıp duruyorlar. Oysa ki,

“Ölüm demez, yiğit, koca,

Gelir bir gün, ya bir gece,

Kefen elinde bir hoca,

Yuyar bir gün, demedim mi?!.” Bu da Yunus Emre’ye ait.

   “Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım, kalblerimizi dininde sabit kıl.”

Dünyaya bakarken bu mülahazalar ile bakmak lazım; onun derinleştirilmesi, esasen derinlik mülahazasına insanın kendisini salması, mercan adalarına insanın kendisini salması lazım. Veya tâbir-i diğerle, insan, güneşe doğru hep bir seyahat tertip etmeli, bitip tükenme bilmeyen bir arzu ile, bir iştiyak ile ölesiye bir koşuş ile, hep ona doğru koşmalı, hep ona doğru, hep güneşe… “Daha! Daha!” demeli!.. Bu tabiri de Hazreti Pîr-i Mugân, Ayetü’l-Kübrâ risalesinde kullanıyor, “Hel min mezîd!” diyor. Bu söz, vakıa Cehennem’e atılan insanlara karşı Cehennem’in هَلْ مِنْ مَزِيدٍ “Daha yok mu?” (Kâf, 50/30) şeklindeki ifadesinden alınma ama pozitif şekilde de kullanabilirsiniz bunu. Allah bilgisi, marifetullah, muhabbetullah, aşk u iştiyâk-ı likâullah… Bu ufka ulaştığın zaman bile “Daha yok mu? Daha yok mu? Daha yok mu?!. Ne latif şey imiş bu!” deme.

“Ol suyu kim içse hemân,

Kalbe doğar nur-i cihân,

Verir hayat-ı câvidân,

Yandıkça yandım, bir su ver!” (Gedâî) “Yandıkça yandım, bir su ver!” diyor.

“Bana Hak’tan nidâ geldi: Gel ey âşık ki mahremsin!

Bura mahrem makamıdır, seni ehl-i vefâ gördüm.” (Nesîmî)

Bu hitap ile, bu iltifat ile Cenâb-ı Hakk’a müteveccihen gitmek, bu “fâni” hayatı, “bâkî”leştirmek demektir.. bu “mezraa”yı, âhiret hesabına değerlendirme demektir.. O’nun değişik esmâsının mecâlîsi olan, tecellîgâhları olan yerleri, değerlendirme demektir.. âhiretin koridoru; bu koridorda doğru yürüme demektir. Dolayısıyla bunların hepsi, Allah’a doğru yürümenin, koşturmanın, ölesiye sa’y etmenin ifadesidir.

İnşaallah sizler, o yolda koşturuyorsunuz ve sonuna kadar da inşaallah koşturacaksınız. Allah’tan onu dileyelim: Cenâb-ı Hak, bizi, Kendi yolunda sâbit-kadem eylesin!.. Nitekim İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) şu duayı hiç durmadan vird-i zebân etmiş: يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دِينِكَ “Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Benim kalbimi dininde sâbit kıl!” اَللَّهُمَّ يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلَى دِينِكَ؛ يَا مُصَرِّفَ الْقُلُوبِ، صَرِّفْ قُلُوبَنَا عَلَى طَاعَتِكَ “Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım, kalblerimizi dininde sabit kıl. Ey kalbleri halden hale koyan Rabbim, kalblerimizi ibadet ü tâatine yönlendir!..”

Kalbler, O’na karşı olan o iman, iz’an, marifet ve muhabbet ile hep aynı ritimde atmalı!.. Nabız dinlenirken, insan, hep onda “Hû, Hû, Hû” sesini duymalı!.. Bilmem, onu öyle dinleyen hekimler var mı; nabzın atışında “Hû” sesini dinleyen?!. Aslında her şey öyle “Hû!” diyor.

“Bir kitabullah-ı a’zamdır serâser kâinât. / Hangi harfi yoklasan manası Allah çıkar.” بِأَيِّ حَرْفٍ حَرَّكْتَ يَقُولُ: هُو Hangi harfi yoklasan, harekete geçirsen, “Hû!” ile karşılaşacaksın, “O!” diye bir nağme duyacaksın. Önce söylediğim şiir, Recâîzâde Ekrem’e ait idi: “Bir kitabullah-ı a’zamdır serâser kâinât. / Hangi harfi yoklasan manası Allah çıkar.” Celle celâluhu. Evet… “Varsın Sen İlahî yine varsın, yine varsın / Aklımda, gönlümde, ruhumda hep varsın!..” Bu da Cenab Şehabettin’e ait.

   “Ve yüzler de olacaktır ki, o gün, ümitsiz ve asık; bel kırıcı bir belaya uğrayacakları kaygısını taşıyan…”

Böyle yaşamak, böyle oturmak, böyle kalkmak… Bulunduğumuz her yeri böylesine “sohbet-i Cânân” ile aydınlatmak.. ve hep aydınlık içinde, ışık tufanı içinde oturup-kalkmak.. hep ışık tufanı içine oturup-kalkmak. Yoksa -hafizanallah- insan, Kârûn gibi, kendisini zulmetlere salar; sonra da bir gün ak saray ile, kara sarayı ile, turuncu sarayı ile, pembe sarayı ile, villaları ile, filoları ile hasf edilir, yerin dibine batırılır. Her şeyi ile batırılır.

Batırıldı mı, batırılmadı mı? فَخَسَفْنَا بِهِ وَبِدَارِهِ الْأَرْضَ فَمَا كَانَ لَهُ مِنْ فِئَةٍ يَنْصُرُونَهُ مِنْ دُونِ اللهِ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُنْتَصِرِينَ “Derken Biz onu da, sarayını da yerin dibine geçiriverdik. Ne yardımcıları Allah’a karşı kendisine yardım edip onu kurtarabildi ne de kendi kendisini savunabildi.” (Kasas, 28/81) “Nice servi revan canlar / Nice gül yüzlü sultanlar // Nice Hüsrev gibi hanlar / Bütün bu deryaya dalmış!” Hepsi geldikleri gibi gitti; toprağa gömüldü ve sizin ayaklarınızın altında kaldılar. Girdikleri o çukurdan, âdetâ melekleşerek O’na doğru, melekûtî âleme üveyikler gibi kanat açma varken, ayaklar altında çiğnenen mahlûklar haline geldiler.

Evet, bu da bana bugün Mü’min/Gâfir Sûresi’ndeki şu ayeti hatırlattı: فَسَتَذْكُرُونَ مَا أَقُولُ لَكُمْ وَأُفَوِّضُ أَمْرِي إِلَى اللهِ إِنَّ اللهَ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ “Bugün size söylediklerimi çok geçmeden hatırlayacak (ve bana hak vereceksiniz). Ben ise, tam bir teslimiyet içinde işimi Allah’a bırakıyorum. Allah, elbette kullarını çok iyi görmektedir.” (Mü’min, 40/44) Mü’min-i Âl-i Firavun’un bu sözü nakledildikten sonra şöyle buyuruluyor: فَوَقَاهُ اللهُ سَيِّئَاتِ مَا مَكَرُوا وَحَاقَ بِآلِ فِرْعَوْنَ سُوءُ الْعَذَابِ * النَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا غُدُوًّا وَعَشِيًّا وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ أَدْخِلُوا آلَ فِرْعَوْنَ أَشَدَّ الْعَذَابِ “Neticede Allah O’nu (Firavun ve yönetiminin) kurduğu tuzakların şerrinden korudu; buna karşılık, Firavun ailesini (hanedanını ve oligarşisini) o en kötü azap kuşatıverdi. Ateş; sabah ve akşam onun karşısına getirilir ve ona maruz bırakılırlar. Kıyamet’in kopup, hesapların görüldüğü gün de ‘Bütün Firavun ailesini (oligarşisini) azabın en şiddetlisine atın!’ (diye emredilir).” (Mü’min, 40/45-46) Âl-i Firavun’u da… Sadece Firavun değil, onun aldattıkları da var. Öbür tarafta yakasına yapışacaklar: “Bu, bizi aldı, sürükledi, götürdü!” Sabah-akşam, Berzah hayatında, gidecekleri yer, o kötü âkıbet onlara değişik kareler halinde hep gösterilecek. Kendilerini o karenin içinde görecekler. Ahirette de doğrudan doğruya onun içine yuvarlanacaklar.

Hafizanallah, sadece muvakkat bir dünyaya gönül bağlayanların akıbeti, o. Güneşe göre bir zerre ölçüsünde bile olmayan, bir zerreye bile tekâbül etmeyen bu dünya hayatına tapan dünyaperestlerin akıbeti!.. كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ “Hayır hayır! Siz, peşin gelir olarak (gördüğünüz dünyanın) peşindesiniz ve onu tercih ediyorsunuz. Âhireti ise bir kenara koyuyorsunuz.” (Kıyâme, 75/20-21) وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌ * إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ “Yüzler olacaktır o gün mutluluktan parıl parıl, Rabbilerine çevrilmiş.” (Kıyâme, 75/22-23) Allah, öyle eylesin inşaallah!.. وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ بَاسِرَةٌ * تَظُنُّ أَنْ يُفْعَلَ بِهَا فَاقِرَةٌ “Ve yüzler de olacaktır o gün ümitsiz ve asık. Bel kırıcı bir belaya uğrayacakları kaygısını taşırlar.” (Kıyâmet, 75/24-25) Allah, öyle olmaktan da muhafaza buyursun!..

Bir, ayaklar altında çiğnenip lanet ile yâd edilme var. Bir de takdir ile yâd edilip “yâd-ı cemîl” olma var!.. Seçeceğimiz o yolu çok iyi seçmemiz lazım; bu misafirhaneyi çok iyi değerlendirmemiz lazım; bu misafirhane ile ebedî ikametgâhı peylememiz lazım! Dünya, çok küçük bir şey, beş kuruşluk bir şey; fakat Cenâb-ı Hak “Onu Bana verin…” diyor: إِنَّ اللهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ “Allah, karşılık olarak Cennet’i verip müminlerden canlarını ve mallarını satın almıştır.” (Tevbe, 9/111) Hepsi beş paralık şey… بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ “Bi-enne” ibaresindeki “bâ” harfi, mukabele ifade ediyor: “Cennet karşılığında satın almak istiyor.” demek; “Beş parayı verin, Ben size, onu vereyim, ebediyeti vereyim!” diyor.

Cenâb-ı Hak, onu değerlendirmeye muvaffak kılsın!.. İnsan, bu meseleyi iyi değerlendirdiği zaman, bu fânî hayatı, bâkî hayatı peylemeye müsait bir sermaye haline getirebilir; ebedî hayatı, bunun ile elde edebilir, Allah’ın izni-inayeti ile. Hatta bunun bir zerresiyle bile…

   “Hiç korkmayın, tasalanmayın ve vaad olunduğunuz Cennet ile müjdelenip sevinin!”

Bazen, böyle bir dakika güzel yaşamışsınız… “Bir ân-ı seyyâle vücûd-i enver (münevver); binlerce sene vücûd-i ebtere müreccahtır!” Devr-i Risâletpenâhi itibarıyla, cephelerde şehit olan öyle insanlar vardı ki… Müslüman oldu; Huzur-i Risâletpenâhi’ye geldi, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ dedi, sonra da şehit oldu. Bir vakit namaz kılmamıştı ama üveyik gibi kanatlandı, uçtu. Neye? Maiyyet-i İlahiye’ye.. teveccüh-i İlahiye’ye.. iltifat-ı İlahiye’ye.. niam-ı İlahiye’ye.. eltâf-ı İlahiye’ye… Uçtu, bir anda. Bir dakika bile olsa, iyi değerlendirilmiş olduğu takdirde, o koskocaman ebediyet âlemleri peylenmiş oluyor.

İşte, إِنَّ اللّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُم بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ “Allah, karşılığında kendilerine Cennet vermek üzere mü’minlerden öz varlıklarını ve mallarını satın almıştır. Onlar, Allah yolunda savaşırlar ve (harpte, meşru müdafaada) öldürürler veya öldürülürler.” (Tevbe, 9/111) Ne olacak? Ölsen ne olur o yolda, kalsan ne olur o yolda?!. Ebedî varlık söz konusu olduktan sonra… Bir adım öteye gittiğin zaman, ebedî hayatın burcu burcu kokusu ile karşı karşıya kalacaksın; Cennet’in ıtriyat kokuları ile karşı karşıya kalacaksın!..

Kur’an-ı Kerim’in ifade buyurduğu gibi: إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلاَئِكَةُ أَلاَّ تَخَافُوا وَلاَ تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ “Buna karşılık, ‘Rabbimiz Allah’tır’ diye ikrarda bulunup, sonra da (bu ikrarın gereği olarak inanç, düşünce ve davranışta) sapmadan doğru yolu takip edenlerin üzerine zaman zaman melekler iner. (O melekler, dünyada onları korur, Âhiret’te ise hem dostluk izharında bulunur, hem de onlara şu mesajı iletirler.) (Azap görür müyüz diye) endişe etmeyin, (dünyada iken işlediğiniz ya da işlediğinizi düşündüğünüz günahlar, yapamadığınız iyilikler sebebiyle de) üzülmeyin; size vaad olunan Cennet ile sevinin!” (Fussilet, 41/30) “Korkmayın, tasalanmayın!..” أَلاَّ تَخَافُوا وَلاَ تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ “Muştular olsun, müjdeler olsun size, sizin için vaad edilen Cennet ile!..” diyecek melekler. Ve geriye dönüp baktığınızda, “Meğer ne vermiş, ne fedâ etmiş, neyi elde etmişim?!.” diyeceksiniz. Cenâb-ı Hak, o basireti ihsan eylesin; o lütuf ile lütuflandırsın!..

Esasen, ebediyeti kazanma adına insan, önden mızrak yese ne olur, arkadan mızrak yese ne olur?!. Fakat insan olarak, müteessir oluruz. Hani er-Risâle’de ve Çağrı’da, Hazreti Hamza efendimizin bağrından yediği mızrağı görünce sanki benim bağrıma saplanmış gibi hissetmiştim. O filmde de rol oynayanlardan bir tanesi, o manzarayı görünce deliriyor âdetâ, pencereye doğru koşuyor ki iyi bir temsil ifadesi idi o. Hazreti Hamza’ya karşı öyle…

Bi’r-i Maûne vakasında da Hazreti Haram İbn Milhân mızrakla şehit ediliyor. O insanlar esasen ehl-i irşad istemişler, talimciler, muallimler istemişler; İnsanlığın İftihar Tablosu da göndermiş. Ashâb-ı Kiram, Hudeybiye Musalahası’nın onlara açtığı o yolda, bir yönüyle güzergâh emniyeti sağladığı o yolda, dünyanın dört bir yanına yayılmışlar veya bölgenin dört bir yanına yayılmışlar, her yerde لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ bayrağını dalgalandırmışlar, Allah’ın izni-inayeti ile.

   Hudeybiye, Müslümanlar için daha sonraki günler adına sürpriz inkişaflara gebe tam bir fetih olmuştu; Mekke Fethi ise, Hudeybiye Sulhu’nun sadece bir buuduydu.

Burada antrparantez arz edeyim: Onun için sahabî, Mekke Fethi’ne değil, Hudeybiye Sulhu’na “fetih” der. Çünkü Mekke Fethi’ne kadar -Medine dâhil- inanan insanların birkaç katı, esasen o sulh sayesinde, yani güzergâh emniyeti sağlanması sayesinde hidayete ermişlerdi. Çünkü Müslümanlar, istedikleri her yerde gezebiliyorlardı, akrabalarına uğrayabiliyorlardı; değişik argümanları değerlendirerek içlerinin heyecanlarını onların yanında boşaltabiliyorlardı. Dolayısıyla o kadar çok insan Müslüman oldu ki!.. İşte, sahabe sayısı yüz bine ulaştı ise, herhalde bu sayede -Allah’ın izni ve inayeti ile- ulaştı.

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman, bir günlük Müslüman da vardı, yolda olan, gelirken o acı haberi alan Müslüman da vardı. O da “Ben, inandım!” diyor fakat geldiğinde, Efendimiz, ruhunun ufkuna yürümüş; o ciddî bir teessüre giriyor ama sahabeyi görüyor, o sahabeyi görmekle ayrı bir şeref ile şerefyâb oluyor..

Biraz evvel bahsettiğim, başka bir sahabînin sergüzeştisidir. Müslüman oluyor ama bir savaşta; o savaşta savaşıyor ve hiçbir namaz kılmadan hemen şehit oluyor. O da kanat çırpıyor, kanat açıyor üveyik gibi; yürüyor ebediyet âlemine orada, inşirah içinde.

Üç günlük Müslüman olanlar var, bir aylık Müslüman olanlar var. Bazılarına göre Ebu Hüreyre hazretleri, sekiz sene evvel, bazılarına göre de Efendimiz’in ruhunun ufkuna yürümesinden üç sene evvel geliyor. Devs’in arslanı… Efendimiz’den en çok hadis rivayet eden sahabî. Çünkü başını o eşiğe koymuş, hep o Suffe’de yatıp-kalkmış, hatta hiç yemeği-içmeyi düşünmemiş. Hadis ricâli okurken gördüğümüz gibi, bazen o minber ile Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hücre-i saadeti arasında açlıktan bayılıp düşermiş de, “Bu, saralı!” falan derlermiş. Oysa diyor ki: “Millet bana öyle bakardı ama ben açlığımdan bayılmıştım orada!” Hiç umurunda değil; “Bugün ekmek buldum, yedim; yarın ne olacak!” falan, hiç umurunda değil. Tamamen o kapıya kilitlenmiş; böyle, o lâl-u güher döktüren, cevherler döktüren dudaklardan ne dökülüyorsa, onları kafasına koymaya çalışmış. O da -eğer üç sene ise- üç senede dikey yükseliş ile öyle bir noktayı ihraz ediyor ki, çok sahabe, onun gözünün içine bakıyor. Çok sahabe, gözünün içine bakıyor; âdetâ Peygamber Efendimiz’in örneği olmuş; ne diyorsa, ağzından ne çıkıyorsa, milimi milimine onu yaşamaya çalışıyor.

Bir de çocuklar var. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) oraya teşrif buyurduktan sonra dünyaya geliyorlar; O ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman, yedi yaşında, sekiz yaşındalar. Ve nitekim Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin efendilerimiz de o yaşta ama sahabî. Kucağına alıyor, minbere beraber çıkarıyor, sırtına alıyor onları ama onlar da sahabî. Fakat o insibağ ile, O’nun fırça çalması ile, öyle bir renk ve öyle bir desene bürünüyorlar ki, insanın başını döndürür.

İşte o Hudeybiye Sulhu sayesinde böyle dört bir yana yayıldılar onlar. Koşan koşana bu defa Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) huzuruna. Sahabe, Tabakâtçıların rivayetlerine göre, yüz bine ulaştı, Allah’ın izni ve inayetiyle. Yine de insan “Az!” diyor. Öyle bir Güneş tulû etmiş; “Yahu neden yüz bin; neden bir milyon değil?!.” filan. Ama öyle bir iz bırakıyor ki, Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer döneminde, işte bizim aklımızdan geçen o milyonlar oluşuyor, Allah’ın izni-inayeti ile. İmparatorluklar, en-Nûru’l-Hâlid (Sonsuz Nur) karşısında dize geliyor ve yıldızlar gibi görünmez oluyor.

Bûsîrî der ki: فَإِنَّهُ شَمْسُ فَضْلٍ هُمْ كَوَاكِبُهَا * يُظْهِرْنَ أَنْوَارَهَا لِلنَّاسِ فِي الظُّلَمِ “O bir fazilet güneşi, diğerleri ise yıldızdır. Yıldızlar insanlara ışıklarını ancak geceleri sızdırırlar.” Değil onlar, peygamberler bile -Bûsîrî’ye göre- O’nun yokluğu döneminde esasen yıldızlar gibi parlıyorlardı.. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir güneş gibi doğunca, bütün yıldızlar gaybubet ettiler, küsûfa/husûfa uğradılar.

   “Kâbe’nin Rabbine yemin ederim ki kurtuldum/kazandım!..”

Evet, işte Haram İbn Milhân (radıyallahu anh) da o sahabeden birisi idi. İrşad için gitmişti. Fakat ihanet ettiler orada. Davet edenler de var mıydı onların içinde? Fakat mutlaka haberleri vardı ki, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) o meseleden dolayı çok müteessir olmuş ve aynı zamanda onlara Kunût dualarında, uzun zaman beddua etmişti. Cenâb-ı Hak, belli bir dönemden sonra “Yeter!” demiş, dolayısıyla Efendimiz de kesmişti.

Sizin, bütün dünyayı saran fitne ve fesat karşısında, üç beş seneden beri okuduğunuz Kunût gibi. “Cenâb-ı Hak, belaları savsın, def etsin, ref’ etsin!” diye yapıyorsunuz: اَللَّهُمَّ مُنْزِلَ الْكِتَابِ، مُجْرِيَ السَّحَابِ، سَرِيعَ الْحِسَابِ، هَازِمَ اْلأَحْزَابِ، اِهْزِمْ أَعْدَاءَنَا كُلِّهِمْ أَجْمَعِينَ فِي كُلِّ اْلأَحْزَابِ، فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ وَفِي كُلِّ نَوَاحِي الْحَيَاةِ، فِي أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ آنٍ؛ بِحَيْثُ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ “Ey Kitabı indiren, bulutları yürüten, hesapları çabuk görüp herkese haddini bildiren, İslam aleyhine toplanan grupları dağıtan, düşman saflarını darmadağın eden Allah’ım! Farklı farklı hiziplerden olup bize karşı husumette bir araya gelmiş bulunan düşmanlarımızı da perişan edip hezimete uğrat; dünyanın dört bir yanında, hayatın her biriminde, bize karşı düşmanlıkla oturup kalkanları, en yakın, en yakın, en yakın zamanda, gözlerin görmediği, kulakların duymadığı ve insan kalbinin/aklının alamayacağı bir şekilde hezimete uğrat; onlara karşı bize yardım eyle.” O (sallallâhu aleyhi ve sellem) yapmamış olsa, zaten sizin yapmanız da doğru değil. O yaptığı için, siz de yapıyorsunuz; maruz kaldığınız belalar karşısında yapıyorsunuz. Bi’r-i Maûne’deki vahşet İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) çok dokunuyor; O da öyle yapıyor.

İşte, Bi’r-i Maûne’de Haram İbn Milhân hazretleri o mızrağı sinesinden yiyince… Hiç beklemiyor onu; silahlı gitmemişler oraya. Bir yönüyle, ellerinde gül ile gitmişler oraya; onlara gül kokuları koklatmak için gitmişler. Ama gözü dönmüş hainler… Hani günümüzde bazıları, bazı karıncaya basmaz insanlara/efendilere, karıncaya basmaz efendilere “Terörist!” dedikleri gibi… Kendi karakterlerinin gereği esasen… Karakterlerinin gereği, oraya mızrak ile gelmiş insanlar var; bir de ellerinde gül demetleri ile, buketleri ile giden insanlar var. Ee canım gül ile, mızrağa karşı savaş verilmez ki!.. Zaten öyle bir niyetleri yoktu. Öyle bir niyetleri olsaydı, cephe oluştururlardı, bir tabye oluştururlardı.

Hazreti Haram İbn Milhân, mızrağı sinesinden yiyince, فُزْتُ وَرَبِّ الْكَعْبَةِ “Kâbe’nin Rabbine yemin ederim ki kurtuldum!” diyor. Demek ki daha o esnada -esasen- gördüğü bazı şeyler oluyor. Belki Cenâb-ı Hak, doğrudan doğruya teveccüh buyuruyor; belki Allah Rasûlü teveccüh buyuruyor; belki melekler “Ey Haram İbn Milhân, hoş geldin!” falan diyorlar.

Şimdi meselenin serencâmesi bu. Biraz evvel temas edilen ayet ile mesele irtibatlandırılarak denebilir ki: Birileri bilerek dünya hayatını âhiret hayatına tercih ediyorlar ama birileri de zikredilen şu ayete mâsadak oluyorlar: إِنَّ اللهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا فِي التَّوْرَاةِ وَالْإِنْجِيلِ وَالْقُرْآنِ وَمَنْ أَوْفَى بِعَهْدِهِ مِنَ اللهِ فَاسْتَبْشِرُوا بِبَيْعِكُمُ الَّذِي بَايَعْتُمْ بِهِ وَذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ “Allah, karşılığında kendilerine Cennet vermek üzere mü’minlerden öz varlıklarını ve mallarını satın almıştır. Onlar, Allah yolunda savaşırlar ve (harpte, meşru müdafaada) öldürürler veya öldürülürler. Bu, Tevrat’ta da, İncil’de de, Kur’ân’da da Allah’ın yerine getirmeyi uhdesine aldığı bir vaattir. Verdiği söze Allah’tan daha sadık kim olabilir? O halde (ey mü’minler), Allah’la yaptığınız bu alışverişten dolayı size müjdeler olsun! Budur gerçekten çok büyük kazanç, çok büyük başarı.” (Tevbe, 9/111) Cenâb-ı Hak tarafından bir hak olarak, değişmez, “lâyetebeddel” bir vaad olarak onlara vaad ediliyor.

Allah yolunda her şeye katlanmaya razılar, bir yönüyle. Zannediyorum, Hazreti Mus’ab, bu iştiyak ile İnsanlığın İftihar Tablosu’nun önünde kalkan gibi sağ kolunu kullandı, kalkan gibi sol kolunu kullandı ve sonra da -bir boynu kalmıştı, hâlâ canlı idi- yukarıya kalkan bir kılıç karşısında bu defa boynunu uzatmıştı; oradan da bir kılıç yemişti. Gerisini Siyer’de görmedim; fakat inandığım, ilmi oldukça ileri olan bir vâiz efendinin vaazında dinlemiştim: Yüzünü yere kapatıyor, görünmek istemiyor. “Yüzünü kapatıyor yere; niye böyle?” diyenlere, orada ifade edebildiği kadarıyla diyor ki: “Hâlâ başın üzerinde iken, eğer Allah Rasûlü’nün başına bir kılıç iner ise, Allah sana sorar onu!” Evet, Mus’ab kahramanlığı…

Abdullah İbn Cahş… Arkadaşı anlatıyor onu. O da Uhud Savaşı’nda. Bir kayanın dibine çömelmiş, dize gelmiş, yalvarıyor: “Allah’ım! Bir kılıç kolumu koparsın, başka bir kılıç öbür kolumu koparsın, boynumu alsın; Senin huzuruna kanlar içinde geleyim. Sen, bana de ki: ‘Abdullah, sana ne oldu?’ Ben de diyeyim ki: Ben, bunları Rasûlullah yolunda verdim!”

   Asıl kurtulma ve kazanma, âhirete müteveccih yaşayan, Cemâlullah’ı müşahedeye, rızaya ve Rıdvan’a müştak olan ve ebedî saadet uğrunda varını yoğunu feda etmeye âmâde bulunan insanın fevz ü necâtıdır.

Evet, işte bu, mü’min ufkunda kazanma telakkisi… Bazıları kazanmayı sadece dünyaya münhasır görürler, Kârûn gibi. Bazıları da zerre ile güneşi peylerler, damla ile deryayı peylerler; dolayısıyla bir damla verir, deryaya sahip olurlar; bir zerre verir, güneşe sahip olurlar. Şimdi kim kazandı, kim kazanmadı?!. Bazıları da -hafizanallah- o bir damlacık sermayeyi, yine hep böyle damla avlamak için kullanırlar; “Damla, damla, damla, damla, damla!..” der durur, sonra bir gün öbür tarafa doğru bir katran damlası gibi damlar giderler. “Nice servi revan canlar / Nice gül yüzlü sultanlar // Nice Hüsrev gibi hanlar / Bütün bu deryaya dalmış!” Sonra hepsi birden boğulmuş; boğulmuş dünya sevdasıyla.

O (Allah ve rızası) varsa, esas kazanmış sayılırız. Şimdi yürüdüğünüz yolda, hedeflediğiniz ve niyet ettiğiniz ufuk ne ise şayet, onu kazanmış sayılırsınız; güneşi peylemiş sayılırsınız, bahr-i muhîti (okyanusu) peylemiş sayılırsınız, kazanmış sayılırsınız. “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır.” إِنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ، وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى “Ameller (başka değil) ancak niyetlere göredir ve kişinin niyeti ne idiyse, karşılık olarak onu bulur.” Buharî’nin ilk hadis-i şerifi. “İnsana niyet ettiğinden başka ne vardır ki?!.” Dolayısıyla kazanmışsınız.

Ha, bunun ötesinde, esasen bugüne kadar dilbeste olduğunuz, gâye-i hayal haline getirdiğiniz ve onu çok önemli bir şey gördüğünüz -ve zaten önemli bir şeydir- i’lâ-i kelimetullah… Başka bir şey düşünerek siz dünyanın dört bir yanına saçılmadınız; her yanda ruh u revân-ı Muhammedî şehbal açsın diye saçıldınız. İstersiniz ki, bu da olsun; durdurulduğu yerden -bir yönüyle- veya durdurulmaya çalışıldığı yerden devam etsin. Yine Allah’ın izni-inayeti yetişsin; Cenâb-ı Hak, zâlimin, hainin, fâsıkın kolunu kanadını kırsın; onlar, Allah’tan bulsunlar ve siz de yeniden işi bıraktığınız yerde o emaneti yüklenerek o gâye-i hayal istikametinde koşmaya devam edin. İstersiniz bunu.

Siz, bir yere kadar götüreceksiniz. Sizden evvelkiler meseleyi bir yere kadar getirdiler; sonra emanet olarak size devrettiler. Dediler ki: “Bunu alın, şu hedefe doğru götürün!” Siz de aldınız, bir yere kadar getirdiniz; bir kısım gulyabânîler ile karşılaştınız, dolayısıyla engellemeye başladılar. Belki muvakkaten vites değiştirme durumunda kaldınız; düşürdünüz on altı vitesi, beşe, altıya düşürdünüz, dörde düşürdünüz, eskiden o kadardı zaten; bazen rölantiye aldınız, filan. Ama her zaman, bir fırsat doğunca hemen yeniden vitesi değiştirip yürümeye, yeniden azm-i râh etmeye âmâde ve teşne bulundunuz. Bu da sizin hakkınız; bunu istemede de bir mahzur yok.

Belki onu isteme de yine öbür âlem hesabına, esas başta istediğiniz şey hesabına farklı bir isteme yoludur. Yine O’nu istiyorsunuz ama üslup farklılığı içinde O’nu istiyorsunuz: “Allah’ım! Senin nâm-ı celîlin, her yerde şehbal açsın! Ey Rasûl! Senin nâm-ı celîlin, her yerde şehbal açsın! Bizim gibi fakir, hakir, müsî (مُسِيء – kötülük yapan, yaramaz, günahkâr), müsinn (مُسِنّ – yaşlı, geçkin, zamanı geçmiş) günahkâr insanları, bu kaderî program içinde istihdam buyur! Bizi bunun ile şereflendir!” mülahazası… “Bizler, birer hiçten ibaretiz, hiç ender hiçiz; âciziz, fakiriz, muhtacız, zeliliz, perişanız, derbederiz, mahviyet içindeyiz. Ama tek ümidimiz Senin bizi bunun ile şereflendirmen; bizimle, Senin nâm-ı celilini, ona muhtaç olan gönüllere duyurman!”

Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu, bu heyecan ile yaşadı; bu heyecan ile ruhunun iklimine yürüdü. Dolayısıyla, bu niyet ile oturup kalkıyorsanız, Cenâb-ı Hak, yeniden o imkanları lütfettiği zaman, işi bıraktığınız yerden alırsınız.. atınızı yine mahmuzlarsınız.. elinizdeki gül demetleri ile, buketleri ile dünyanın dört bir yanına sevgi mesajlarıyla gidersiniz.. gittiğiniz her yerde sohbet-i Cânân ile gönüllere İsrafil gibi hayat üflersiniz.. diriliş üfler ve topyekûn dünyaya bir ba’s u ba’de’l-mevt yaşatırsınız, Allah’ın izni-inayeti ile.

Birincisi (ahiret buudlu yaşama ve hep Allah’ın rızasını arama), evvelen ve bizzat; ikincisi (ahireti ve rıza-i ilahiyi kazanma yolunda i’lâ-i kelimetullahı en büyük vesile bilip o yolda yürüme) ise -eski tasavvurî Mantık ifadesi ile- saniyen ve bi’l-araz. Birincisi, hakiki; ikincisi, izafî. Fakat öyle bir izafî ki, yine ona râci.

Nasıl ki, İnsanlığın İftihar Tablosu’nu ifade ederken diyoruz: “O, gâye ölçüsünde bir vesiledir.” Gâye ölçüsünde!.. Öyle olmasa -bakın- لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ biter bitmez, مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ gelir miydi?. Evet, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) gâye ölçüsünde bir sebep, bir vesiledir. O olmasaydı, ne bilebilirdik?!. Öğrenilmesi gerekli olan hangi şeyi öğrenebilirdik?!. Zât-ı Ulûhiyet hakkında neye sahip olabilirdik?!. Kâinatı doğru okuyabilir miydik, esasen?!. Bu dünyanın bir mezraa olduğuna vâkıf olabilir miydik acaba?!. Buranın mecâlî-i Esmâ-i İlahîye olduğunu bilebilir miydik acaba?!. Cennet’in burada peylendiğini bilebilir miydik acaba?!. Bütün bunları, O’nun mesajları içinde gördük. Dolayısıyla, “Medyûndur o ma’sûma bütün bir beşeriyyet / Yâ Rab, mahşerde bizi bu ikrâr ile haşret.” Âmin.

Bamteli: HUZUR, TABİÎ İHTİYAÇLAR VE GÂYEYE SADÂKAT

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Kâmil mü’min, bir huzur insanıdır; zira o emindir her şeyi O’na bağlayıp yürüdüğü takdirde hedefe ulaşacağından, yol boyu güven içinde bulunacağından ve ötelerde de iç içe “şeb-i arûs”lar yaşayacağından!..

İnsanları huzura bâis (götüren, vesile olan) üç husus vardır: Akl-ı selim, kalb-i selim, ruh-i selim; bunlara bağlı “hiss-i selim”i de ilave edebilirsiniz. Bunlar, insanı, huzur iklimine götürür, huzur atmosferinde dolaştırır. En acı anlarda bile insan, sürekli huzur soluklar. Aklı selim ise, kalbi selim ise; ruhu selim ise ve letâf-i insâniyesi selim ise, yani ârızâlardan müberrâ, nefsânî ve cismânî virüs bulaşmamış ise, insan her yerde huzur soluklar. O, kimseyi rahatsız etmez ve herkes “Keşke o gelse de yanımıza otursa!” der.

Hani, İbn Abbas hazretleri çok güzel koku kullanıyor, gülyağı sürüyor öyle geçiyor; o bir yerden geçerken, pencerelere koşuyor millet, “Acaba ıtriyatçı birisi mi geçti!” falan diyorlar. Aynen öyle, insan, geçtiği her yerde güzellikler sergilemeli.. huzura bâdî/bâis tavırlar sergilemeli.. ve millet demeli ki: “Keşke o gelip hep önümüzden geçse, durduğumuz saflarda içimizde bulunsa, yanımızda olsa, bir şeyler söylese de kulaklarımızın pası açılsa, nöronlarımız farklı harekete geçse, kuvve-i hâfızamız duymadığı şeyleri duysa ve duyduğu o şeyleri de orada hep hıfzetse, sonra diyeceği-edeceği şeyleri onun ile test ederek ortaya koysa!..”

“Huzur insanları”, başkadır; onlar, kimseyi incitmezler, kırmazlar, rencide etmezler. Evvelâ herkese “insan olarak” bakarlar. İnsan, “insan” ise, nerede duruyorsa dursun, hangi anlayışta olursa olsun, insan, “insan”dır. Neden? Nakış, nakkaşsız olmaz; bir san’at, sâni’siz olmaz. İnsan da Allah’ın nakşettiği bir şeydir; O’nun (celle celâluhu) Kudret, İrade, Meşîet fırçasından geçmiş, “Ahsen-i takvim’e mazhar yarattım!” demiş, “kıvamında”. İç-dış yapısı ile öyle âhenk içinde bir varlık ki, şimdi anatomistlerin çok küçük parçaları tahlillerinde bile ortaya çıkıyor. En küçük bir parçacığında bile ihtimal hesaplarına göre, riyâzî mülahazaya göre, trilyonca ihtimalde o şeyin kendi kendine olması mümkün değildir. İşte böyle bir sanat eseri! Böyle bir sanat eseri ortaya koyan Allah’a karşı, sanatından dolayı saygı duymak ve Allah’ın sanatına, O’nun sanatı olması itibarıyla saygı duymak…

“İman”, ona ayrı bir derinlik, ayrı bir buud kazandırır; “İslam”, ayrı bir derinlik, ayrı bir buud kazandırır; kalbî hayat/ruhî hayat, ayrı bir derinlik, ayrı bir buud kazandırır. Fakat bütün bunlar, -bir yönüyle- o insanın maddî-manevî anatomisiyle alakalıdır. “Maddî anatomisi”ni, Alexis Carrel güzel tahlil etmişti, ellili yıllarda; zannediyorum 58’de falandı, onun kitabı Türkçe’ye tercüme edildi. Bir de insanın “manevî anatomisi” var; o da insanın “iman-ı billah”ı, “marifetullah”ı, “muhabbetullah”ı, “zevk-i rûhânî”si, “aşk u iştiyâk-ı likâullah”ı… “Cüdâ düştüm güzellerden / Derem: ‘Vâ hasretâ!’ şimdi.” mülahazasıyla yaşaması… “Sen’den uzak kaldım; bir an evvel kavuşma iştiyakıyla doluyum. Kalbimin ritimlerinde, O’nu Sen biliyorsun; kalbim hep Sen’in için çarpıyor, nabızlarım Sen’in için atıyor!..” Böyle bir iştiyakla… Hani Hazreti Mevlânâ’nın vefatına “şeb-i arûs” diyorlar; evet, işte o, dostun “Dost”a ulaşması ânı.

Şimdi düşünce dünyasını böyle ulvî şeylere, çok yüksek gâyelere bağlamış bir insan, zannediyorum dünyada çektiği şeylerden de hiç ızdırap duymaz. Çünkü kazanacağı şeyi başta kazanmış demektir. Sıkıntılar geldiği zaman, baştan kazanmış olduğu şeylere nazarını diker, nazar yolu ile onlar beynine akar ve bütün benliğini sarar. Sonra da kendi kendine, halk ifadesiyle -bağışlayın-: “Ulan boşver!” der. Neyi? Zincirlere vurulmayı.. Promete gibi dağın başında bir yere çivilenmeyi… “Adam boşver… Boşver!”

   Hem dünya hem de ahiret için iyilik ve güzellik talep edilmeli; her iki âlemde haseneye ulaşabilmek için de her zaman reca, teyakkuz ve temkîn yörüngeli bir hayat sürmeli!..

Bütün büyükler, hep çekmişler, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem) ve bütün enbiyâ-ı izâm… Hazreti Âdem’den O’na (aleyhissalâtü vesselam) kadar hep çekmişlerdir. İnsanlığa düşünceleriyle, yüksek fikirleriyle faydalı olan insanlar da çekmişlerdir. Sokrates, çekmiştir, zehirlenmiş; Eflatun, çekmiştir; yararlı olan herkes, mutlaka çekmiştir. Onun için buyurur Hazreti Sâhib-i Zîşân, Söz Sultanı (sallallahu aleyhi ve sellem): أَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اَلْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ اْلأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ “Belânın en çetini, en zorlusu, başta enbiyaya, sonra derecesine göre diğer insanlara!..” Belâ ve musibetler, demek ki insanın seviyesiyle -eski ifade ile diyelim- “mebsûten mütenâsib”, yeni yalın ifadesi “doğru orantılı”.

Şu kadar var ki, bela ve musibet istenmemeli. Çünkü Allah, istenecek şeyi bize talim buyurmuş: رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي اْلآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ “Rabbimiz, bize dünyada da (Sen’in nezdinde) iyi ve güzel her ne ise onu, Âhiret’te de (yine Sen’in indinde) iyi ve güzel olan ne ise onu ver ve bizi Ateş’in azabından koru!” (Bakara, 2/201) Allah’ım! Bize dünyada da, âhirette de güzellik ver. Her şeyde güzellik; duyguda düşüncede güzellik, cismânî huzurda güzellik; güzellik, güzellik… Birilerinin sadece meseleyi, beklentiyi dünyevî debdebe ve saltanata bağlamalarına, ona bağlı istemelerine ve talep etmelerine karşılık, Allah bunu talim buyurmuş. Onlara o verilir ama onun ile kalırlar. Ama birileri de vardır ki hac ayetlerinin sonunda Bakara sûre-i celîlesinde şöyle anlatılır: وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ “Buna karşılık, onların içinde ‘Rabbimiz, bize dünyada da (Sen’in nezdinde) iyi ve güzel her ne ise onu ver; Âhiret’te de (yine Sen’in indinde) iyi ve güzel olan ne ise onu ver. Ve bizi Ateş’in azabından koru!’ diye dua edenler de vardır.” (Bakara, 2/201) Dünyada da, âhirette de güzellik isterler. وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ “Bizi Cehennem azabından da âzâde eyle, halâs eyle!” derler. (Âmin.)

Vakıa hiç kimse Allah’ın rahmetinden ümidini kesmemeli!.. يَا نَفْسُ لَا تَقْنَطِي مِنْ زَلَّةٍ عَظُمَتْ *** إِنَّ الْكَـبَائِـرَ فِي الْغُفْرَانِ كَاللَّمَمِ “Ey nefis! Allah’ın rahmetinden ümidini kesme! Günahlar, Cenâb-ı Hakk’ın rahmet deryasına nispeten, derya yüzündeki köpük gibidir!” لَعَلَّ رَحْمَةَ رَبِّي حِينَ يَـقْسِمُهَا *** تَأْتِي عَلَى حَسَبِ الْعِصْيَانِ فِي الْقِسَمِ “Umulur ki, Rabbimin rahmeti, O onu paylaştırırken, taksimde günah miktarınca gelir.” Sanki Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti, insanlara masiyetleri ile mütenasip olarak gelmiştir; ne kadar hatalı iseler, o kadar acınacak durumdadırlar, Allah da o kadar “Raûf”tur, “Rahîm”dir. Bir taraftan bu mülahazalar; öbür taraftan da temkîn…

Temkîn, tasavvufta en son mertebedir. Dikkatli olma, “teyakkuz”dan çok ötedir; çünkü teyakkuz ilk basamaktır, atacağı adımı uyanık olarak atmak, “sâir fi’l-menâm” olmamak. “Abdullah Efendi” romanında anlatır bunları Tanpınar, “sâir fi’l-menâm” sözüyle; eskiler öyle derdi, “uyur-gezer” demek. İnsan, gireceği bir yer için uyur-gezer olarak gitmemeli; gözleri, açık olmalı; kalbi, hüşyâr olmalı; beyninin bütün nöronları çalışmalı o istikamette. Fakat bir zerre sermayesi var!.. Onun bile nezd-i Ulûhiyet’te kıymete geçeceğini, bir şey ifade edeceğini düşünerek Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden de kat’iyen ümidini kesmemeli! Cenâb-ı Hak, o dengeyi korumaya bizleri muvaffak eylesin!..

   Peygamber Efendimiz’e yaşatma yaşamadan daha zevkli geliyor, yedirme yemeden daha fazla haz veriyor ve sevindirme sevinmeden daha şirin görünüyordu; onun için ruhunun ufkuna yürürken mübarek zırhı, üç-beş kuruşluk nafaka karşılığında bir dünyalı nezdinde rehin bulunuyordu.

Bazı kimseler, ille de Rabbimiz ile münasebetlerini daha kavî tutmak ister; “fenâ fillah”, “bekâ billah-maallah”, hatta “anillah” zirvelerini hedeflerler. Seyr anillah; yaşamasını yaşatmaya bağlı olarak yaşama demektir. “İnsanları yaşatıyorsam, yaşamamın bir anlamı var!” demektir. Çok iyi biliyorsunuz; Efendimiz’in Miraç’tan dönüşünün manası, budur. O (sallallahu aleyhi ve sellem), o güzellikleri temaşa ettikten sonra, adeta “Ben bunları nasıl nefsime münhasır görürüm! Bana karşı şöyle-böyle alaka duyan insanların elinden tutup onları da bu ufka ulaştırmak düşmez mi bana?!” demiştir.

O güzellikleri görüyor, fakat ne başı dönüyor, ne bakışı bulanıyor orada! Hazreti Pîr’in ifadesiyle, “Cennetin binlerce sene hayatı, bir dakika rü’yet-i Cemâline mukâbil gelmez! Dünyanın da binlerce sene hayatı, Cennetin bir saatine mukabil gelmez!” Şimdi bütün bu güzellikleri temâşa ettikten sonra, bayılıyor O (sallallahu aleyhi ve sellem) bir şeye!.. Neye bayılıyor? “Ellerinden tutup oraya getireceğim insanları da getirmeliyim ben!” diyor.

Sekiz sene çekmiş orada, boykota maruz kalmış, aç-susuz bırakılmış. Kâbe’nin karşısında başını yere koyduğunda, sırtına işkembe konmuş, Ukbe ibn Ebî Muayt gibi bir şakî, eşkâ tarafından. “Eşka’l-kavm” (أَشْقَى الْقَوْمِ); o toplumun en kötüsü, şakîsi, şerlisi. Hazreti Sâlih’in “eşka’l-kavm”i var ya!.. Eşka’l-kavm, boğazını sıkmış, öldürmeye teşebbüs etmiş. Çok defa Mü’min-i Âl-i Firavun’un fonksiyonunu edâ eden o sıddîklar sultanı Hazreti Ebubekir yetişmiş. “Yapamazsınız onu!” demiş, göğsünü germiş. O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) ölümünün -hâşâ- O’nun ruhunun ufkuna yürümesinin önüne geçmiş; “Ruhunun ufkuna yürüyecek biri varsa o benim, öteye yürüyecek bir ruh varsa, o da benim ruhumdur!” demiş.

Aynen ona öyle bakılmış, Mü’min-i Âl-i Firavun. Nasıl ki, Mü’min-i Âl-i Firavun, Hazreti Musa’ya karşı kollarını germiş, Firavun’un dokunmasına mani olmuş!.. Başkomutan; Âsiye validemizin ağabeyi, Firavun’un ordularının da başkomutanı, Mü’min-i Âl-i Firavun. Kur’an’da “Mü’min Sûresi” var, ondan bahsediyor. Adamın usulüne göre bahsetmesine -antrparantez- bayıldığımı size söylemiştim. Nereden, nasıl başlıyor.. sözünü nasıl noktalıyor.. en sonunda nasıl وَأُفَوِّضُ أَمْرِي إِلَى اللهِ diyor… Artık ölüm, onun kapısının ziline dokununca, “Emrimi Allah’a havale ediyorum!” diyor. Ve Allah da onu koruyor. “Sen, Mevlâ’yı seven de, Mevlâ seni sevmez mi? / Rızasına iven de, rızasını vermez mi? / Sen, Hakk’ın kapısında, canlar fedâ eylesen, / Emrince hizmet etsen, Allah, ecrin vermez mi? / Sular gibi çağlasan, Eyyüp gibi ağlasan, / Ciğergahı dağlasan, ahvalini sormaz mı?” O, öyle yapınca, Allah da onu koruyor.

Öyle diyor Kur’an: فَوَقَاهُ اللهُ سَيِّئَاتِ مَا مَكَرُوا وَحَاقَ بِآلِ فِرْعَوْنَ سُوءُ الْعَذَابِ “Neticede Allah O’nu (Firavun ve yönetiminin) kurduğu tuzakların şerrinden korudu; buna karşılık, Firavun oligarşisini o en kötü azap kuşatıverdi.” (Mü’min, 40/45) Bazıları, “Firavun onu öldürdü.” diyor; bu doğru değil. Esas, mazbut Siyer kitaplarına göre, Firavun boğulduktan sonra orada Mısır’ın kaderine hâkim oluyor Mü’min-i Âl-i Firavun. Birçok benzerlikle beraber, o yanı da aklıma gelmemişti. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun “mü’min”i (Hazreti Ebubekir radiyallahu anh) de aynı zamanda insanlığın kaderine hâkim oluyor.

Evet, Allah Rasûlü, insanlığın elinden tutup gördüğü, duyduğu, zevkettiği şeyleri onlara da duyurmak için miraçtan döndü. Çok civanmert bir insan!.. Hep, yaşatma duygusuyla yaşıyor; “Ben, birilerini yaşatmayacaksam, yaşamamın anlamı yok!” diyor. Ve Allah (celle celâluhu) da O’na (sallallahu aleyhi ve sellem) verdikçe veriyor, verdikçe veriyor, verdikçe veriyor. Bir istiyor, on veriyor; on istiyor, yüz veriyor; yüz istiyor, bin veriyor.

Rehber-i Ekmel Efendimiz, dünyevî bir kısım isteklerde bulunmuyor; burada zaruri ihtiyaçlarını temin ile iktifa ediyor. Hayat-ı seniyyelerini o mevzuda zaruretlere bağlıyor; öyle ki, dünyadan göçüp giderken, mâlum, kalkanı birinin, bir Musevî’nin elinde rehin bulunuyor. Çoluk-çocuğunun rızkını temin etmek için borç para almış. Evet, böyle gidiyor dünyadan.

   İnsan hayatında muktezâ-i beşeriyet olan hususlar sadâkat ve vefanın rağmına değildir; bir mefkûre insanı beşerî hal ve ihtiyaçları ile gaye-i hayaline sadâkat ve vefasını bir arada dengeli götürebilir.

Bununla beraber Allah Rasûlü aynı zamanda aile hukukuna riayet ediyor, kendi sıhhatine dikkat ediyor ve çevresine de o mevzuda tenbihler yapıyordu. Ezcümle, إِنَّ لِرَبِّكَ عَلَيْكَ حَقًّا، وَلِنَفْسِكَ عَلَيْكَ حَقًّا، وَلِأَهْلِكَ عَلَيْكَ حَقًّا، فَأَعْطِ كُلَّ ذِي حَقٍّ حَقَّهُ “Allah’ın, senin üzerinde bir hakkı vardır; nefsinin bir hakkı vardır; aile efradının da bir hakkı vardır; her hak sahibine, hakkını ver!” buyuruyordu. (Ebu Derdâ hazretleri dünyadan bütün bütün el etek çekince) önce bu mesaj ile Selman-ı Fârisi’yi gönderiyor ona; sonra o da test ediyor, bakıyor ki Efendimiz aynı şeyi söylüyor, sallallahu aleyhi ve sellem. Şimdi Sâdıklar Sâdıkı… O’na (sallallahu aleyhi ve sellem) “Sıddîk” mı diyeceksiniz, “Esdak” mı diyeceksiniz?!. Dildeki ism-i tafdil kipiyle -herhalde- “Esdaku’l-Esdakîn / Sâdıklar Sâdıkı” demek lazım.

O’ndan (sallallahu aleyhi ve sellem) o meselenin zılliyeti Hazreti Ebubekir’e intikal edince, yine mübalağa kipiyle ifade ediliyor, “sıddîk” deniyor. “Sâdık” değil, sadece “doğru” değil; “sıddîk”, çok yaman bir sâdık, her şeyinde doğru. Ama onun (radıyallahu anh) da eşi var, evladı var, bildiğiniz gibi. Aynı zamanda küçük bir kulübe bile olsa bir evi de var, başını sokacağı bir evi de var. Devlet bir maaş veriyor ama o adalet anlayışıyla, “Halkın orta seviyesindeki veya en düşük seviyesindeki ne ile geçiniyorsa, bana öyle bir maaş takdir edin!” diyor, devlet reisi iken.

Evet, bu derin hakikat, onu iddia edip de yaşamayanların sağır kulaklarına, kör gözlerine ve anlamayan kalblerine mızrak gibi saplansın!.. “Ben öyle bir Peygamber’in ümmetiyim ki, bir bardak su, iki tane hurma ile hayatını geçirmişti!” “Maşallah”ları var, aynı şekilde yaşıyorlar (!); bayılıyor insan onların yaşamalarına!.. Hayatlarında bir günde sarfettikleri şeyler, bir köyün, bir günde kullandığı şeylerin kat kat üstünde… Ya, işte öyle bir Peygamberin ümmetiyiz!..

Sıddîk… Hazreti Fâruk-i âzam, devletler muvazenesinde denge unsuru haline gelmiş. Dünyaya yeniden bir nizam vermiş. Adaleti dillere destan olmuş; Pers’te olmuş, Roma İmparatorluğu içinde olmuş. Eğer halk, ayak takımı, dini bilmeyen kimseler o mevzuda ayak diretmeselerdi, belki o gün başlarındaki hükümdar Herakliyus da Müslüman olacaktı. Nitekim Dihyetu’l-Kelbî’nin (radıyallahu anh) mesajı karşısında, yumuşamış; “O, Peygamberdir ve benim şu ayağımı bastığım yere bir gün gelip hâkim olacaktır!” demişti. Bunlar, belli bir dönemde hizaya gelmişler, onların o mevzudaki o engin insanî derinlikleri karşısında. Uzun sözler değil, Firdevsî destanlar değil onları insafa getiren… Gâlib’in şiirleri, Mevlânâ’nın nazımları gibi değil… Esas; hâl derinliği, temsil derinliği, hakkaniyet derinliği, adalet ve insanî değerler derinlikleriyle gönüllere öyle taht kurmuşlar ki, herkes pes etmiş. “Bunlara da teslim olmayacaksak, kime olalım ki?!” demişler. Muvazene unsuru olmuş ama dünyadan giderken, çoluk-çocuğunu gayet fakir olarak bırakmış, öyle gitmişler. Milletin hukukundan zerre kadar almamışlar; وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ Zerre ağırlığı, atom ağırlığı veya elektron ağırlığı, nötron ağırlığı başkasının hakkı üzerlerindeyken Allah’ın huzuruna öyle gitmek istememişler. Öyle yaşamışlar onlar.

Şimdi böyle yaşamışlar ama bu dünyada ihtiyaçları olan şeyleri de -gördüğünüz gibi- görmüşler. Bunların hangisine “sâdık” değildir diyebilirsiniz; hepsi “sâdık” idi, “sıddîk” idi ama onları da yapıyorlardı. Hazreti Dâvud da sâdık idi, sıddîk idi; fakat elinin emeğiyle, zırh yapmak suretiyle geçimini temin ediyordu. Hükümdar idi; İsrailoğullarının o dönemde hükümet olarak zirve yaptığı bir dönem idi. Hazreti Süleyman, döneminde, garptan şarka her tarafa hâkim olmuştu. Hani tâ Sebe’ye kadar hâkim olduğu anlatılıyor; Sebe melikesinin gelip kendisine teslim olması da onu gösteriyor, Belkıs. Fakat şahsî hayatları itibarıyla, bakıyorsunuz ki onlar, sıradan birer insan gibi yaşamışlar. Bununla beraber mutlaka muktezâ-i beşeriyet olarak gerekli olan şeylerde de kusur yapmamışlar.

Çünkü tabiat ile savaşmaya kalkarsanız, yenik düşersiniz. Yemeden, içmeden yatmaya kadar, yatmadan beşerî garizelerinizi icrâ etmeye kadar, bir hayat arkadaşına kadar, çoluk-çocuğa kadar, başınızı sokacağınız bir binaya kadar… Evet, bu mevzuda tabiat ile savaşmaya kalkarsanız, bence maksadın aksiyle tokat yersiniz.

Ben kendim mi söyledim bunu?!. Allah Rasûlü (aleyhi ekmelüttehâyâ) buyuruyor ki: إِنَّ الدِّينَ يُسْرٌ، وَلَنْ يُشَادَّ الدِّينَ أَحَدٌ إِلَّا غَلَبَهُ “Din, yüsr (kolaylık) dinidir; herkesin tabiatına uygun, tabiatları da nazara alan bir dindir. Onu, kendi hevâ ve hevesine göre zorlaştıran, ağırlaştıran, yenik düşer!” Ve yine buyuruyor: يَسِّرُوا وَلَا تُعَسِّرُوا “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın!” وَبَشِّرُوا وَلَا تُنَفِّرُوا “Bişâret verin, müjdede/muştuda bulunun, insanları tenfir etmeyin, kaçırmayın!” Muktezâ-i beşeriyeti nazar-ı itibara alın! O insanları da o konumlarıyla görün, gözetin! İşte.. Söz Sultanı’nın beyanları bunlar, kendimden konuşmuyorum bu mevzuda. Fakat bunlar “sıddîk” olmalarına, “esdak” olmalarına mâni değil, o kadar. Ancak hak yemiyorlar, zerre kadar kimsenin hukukuna tecavüz etmiyorlar; faziletleri orada, meziyetleri orada, centilmenlikleri orada, civanmertlikleri orada.

   “Büyüklerde büyüklük alâmeti tevazu ve mahviyet, küçüklerde küçüklük emaresi de kibir ve enaniyettir.”

Büyükler, kendi kâmetlerine göre, mebsûten mütenâsib olarak, Allah ile münasebetleri ölçüsünde, bir taraftan “sadâkat”larını korumuşlar, fakat bir taraftan da muktezâ-i beşeriyeti gözetmişler. Hani hep arzettiğim gibi, bir Tahirî Mutlu’nun evi, evlâd u iyâli vardı, çoluk çocuğu vardı. Fakat belli bir dönemde, basılması gerekli olan kitaplara, o kitapları bastıracak Zat para bulamayınca, hemen hiç kimseye bir şey söylemeden köyüne gidiyor. Tarlasını satışa çıkarıp teklif ediyor. Malum ekonomide arz-talep mevzuu vardır; talep çok olursa, arz edeceğiniz şey de kıymet kazanır. Fakat o, kendisi “Ben, arazimi satıyorum!” diyor. Hep “Yahu, niye satıyorsun, mevsimi değil bunun şimdi! ‘Ben satıyorum’ deyince de fiyatını vermezler, bunun yarısını verirler!” diyorlar. Tahirî Mutlu diyor ki: “Benim Pîr-i mugânım, şem’-i tâbânım, ziyâ-i himmetim, dem-i devrânım orada kitaplarını bastıracak; fakat bastıracak para bulamıyor. Ben şimdi tarlalarımı, damımı satmazsam, ne zaman satacağım ki?!.”

Kıtmîr, o zatı görmüştü; defaatle huzurunda oturmuştu. Ama o sizin yanınızda kendini sizden çok küçük görüyordu. Ne kadar büyüktü?!. Büyüklüğün emâresi olarak, o Hazret’in dediği gibi: Bir insanın boyu yüksek ise, başkaları tarafından görülmek için, biraz büzülür; boyu kısa ise, âlem görsün diye ayakları üzerine dikilir. Büyüklerde büyüklüğün alâmeti, tevâzu ve mahviyettir. Küçüklüğün alameti de tekebbürdür, büyüklenmedir. Evet, bunu da alın, söylemeyeceğim ben, antrparantezini siz zihninizde oluşturun; günümüzdeki insanların tavırlarını Allah için değerlendirin!.. Komplekslere bakın; ne ile büyük görünmeye çalışıyorlar? Büyüklüğün emâresi, tevâzu ve mahviyettir!..

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem), yerde, diğerleri ile beraber oturuyordu. Gelince dışarıdan birisi, tanımıyorsa şayet, “Acaba o mu, o mu, o mu?!” falan diyordu. Mesela, mübarek cemâl-i bâ kemâli -Kurban olayım ben O’na!..- Hazreti Ebubekir’e çok benziyordu; bazen, onun eline yapışıyorlardı. O (radıyallahu anh) böyle işaret ediyordu, eliyle, “O, O!..” diyordu. Büyüklüğü ile mebsûten mütenâsib bir tevâzu içindeydi; insana saygı duyuyordu, -işin/sohbetin başında geçtiği gibi- Allah’ın sanatına karşı saygı duyuyordu, kim olursa olsun!..

Cerîr, Yemen’de Becîle kabilesinin reisi, geliyor. Onların Kadîsiye savaşında yaptıkları kahramanlık, dillere destandır; o tevhid uğruna, Ruh-i Revân-i Muhammedî’nin bir şehbal gibi açması, dalgalanması uğruna, niceleri orada şehid oluyor, en çok şehid veren de Becileliler oluyor. O gelince, kimse bilmiyor kadrini; hemen mübarek sırtındaki cübbesini çıkarıp onun altına alıyor, “Buyur otur şuraya!” diyor. O kadar tevâzû, mahviyet içinde, İnsanlığın İftihar Tablosu. Evet, burada yine kesip, bir noktalı virgül koyayım; fikir devam ediyor. Biz, öyle bir Peygamberin ümmetiyiz!.. Ve O’nun yolunda yürüdüğümüzü iddia ediyoruz. Ben, sizin o yolda yürümediğiniz mevzuunda bir şey söyleyemem, Allah’a sığınırım, suizan etmiş olurum; fakat öyle bir Peygamberin yolunda yürüdüğümüzün farkında olalım!..

Arkasında O’nun Ashâb-ı Kirâm… Bir yönüyle, hâlesi… Nâbî, bir şiirinde şöyle der: “Değildir hâle çıkmış câmi içre, kürsi-i va’za, / Gürûh-i encümen, Nur âyetin tefsir eder mehtâb!” Kamer-i Münîr gibi görüyor, etrafında da hâlesi var, ışık hâlesi var. Yıldızlar ordusuna Nur ayetini tefsir ediyor. O, bir hatib için söylüyor; fakat diyorum ki: A be üstad Nâbî! Sen yanlış söylüyorsun, o söz O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) için idi esasen; bu, ancak O’na denebilirdi. Ama hüsnüzannının ifadesi, herhalde bir kalb ehline karşı söylüyor onu. Evet, öyle mahviyet ve tevâzû içinde idi ki o, başkalarının gözünde, O’nu daha bir büyük hâle getiriyordu. Bir kere böyle samimi, önyargısız bakan O’na hayran kalıyordu; Abdullah İbn Selâm gibi. O, Musevîler arasında yed-i tûlâ sahibi, duayen bir ilim adamı idi. Böyle baktı, önyargısız baktı, “Vallahi bu çehrede yalan yok!” dedi; kelime-i şehadet getirdi ve O’na iltihak etti, hâleye girdi. Kamerin etrafındaki hâleye girdi veya o yıldız ordusuna o da dâhil oldu.

   İnsan, yüksek bir ideale dilbeste olmazsa, enâniyetine takılmaktan kurtulamaz; bazen egoist olur, bazen egosantrist olur, bazen de narsist olur.

Bir dava adamı, bir mefkûre insanı… “Mefkûre” tabirini “ideal” karşısında dilimize Ziya Gökalp kazandırmıştır. Fakat sizin tanıdığınız Pîr-i Mugân, “gâye-i hayal” tabirini kullanıyor. Gâye-i hayal, bir insanın hayatının gayesi olması demektir. “Gaye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenasi edilse; ezhan enelere dönüp etrafında gezerler.” Öyle yüksek bir ideale dilbeste olmamışsa bir insan, enâniyetine takılmaktan kurtulamaz; bazen egoist olur, bazen egosantrist olur, bazen narsist olur, hafizanallah. Emsâl-i kesîresi ile günümüzde hepsi var; size “İşte bakın, şunları görün!” falan demeye lüzum yok. Başınızı kaldırıp böyle en yakından uzağa doğru baktığınızda, Cenâb-ı Hak sizi mahrum etmemiş, binlercesi ile karşı karşıya gelebilirsiniz, maşallahı var!.. O büyük zat da buyuruyor, “Bu asır, enâniyet asrı…” diyor. Kendini beğenmişler asrı, bu asır; hafizanallah.

Gâye-i hayal olmalı; insan yüksek bir mefkûreye dilbeste olmalı. Nedir gâye-i hayal? Bir kere, dinimiz açısından, Efendimiz buyuruyor ki; “Benim nâmım, güneşin doğup-battığı her yerde bayrak gibi dalgalanacaktır!” İşte al sana bir gâye-i hayal!..

Senin yakın tarihin itibarıyla… Üstad Necip Fazıl yine -makamı cennet olsun- derdi ki: “Türk milleti eğer gerçekten derinliğiyle bir millet ise şayet, İslamiyet ile o derinliğe ermiştir!” Bu da bin senelik bir şeydir. Bir anda onuncu asırda, onbirinci asra doğru gelirken, bin çadır o zaman. Bin çadır… Hani çadırlar, bizim bildiğimiz çadırlar gibi, üç kişilik çadırlar gibi değil; bir-iki ailenin içinde yaşadığı çadır; burada kurduydu bir arkadaşımız, bir zaman içinde de oturduk onun. Bin çadır birden dehâlet ediyor. Mübalağa olduğu kanaatinde değilim, diyorum ki: Hicaz’da zuhûr etti fakat o din, uçlar bıraktı; o uçlar, senin milletinin, senin atalarının eliyle, Buharîler, Müslimler, Nesâîler, Tirmizîler, Ebu Davud-i Sicistânîler vasıtasıyla… Tâ o dönemde başladı… Aynı zamanda onuncu asra gelince, yani Efendimiz’den neredeyse dört asır sonra… Düşünün Gazzâlî Tuslu’dur, beşinci asırda yaşamış, devâsâ bir insan. “Hüccetü’l-İslam” demişler kendisine; “Din için hiçbir delil olmasa, Gazzâlî delil olarak yeter!” demişler. Bunlar, senin içinden çıkmış; bu açıdan da senin geleneklerin ve kültürün, kültür değerlerin var.

Sen, bunları dünyanın değişik yerlerine götürdüğün, sergilediğin, meşherlerini yaptığın zaman, hüsn-ü kabul gördüler. Ama insan olarak başkalarının da sergilediği güzel şeyler vardır. Bakın şimdi; siz cebrî hicrete maruz kalmışsınız; adam, evinin anahtarlarını veriyor, “Bir sıkıntıya maruz kalmayın, maaşımın yarısını veriyorum!” diyor. Demek ki insan olarak, çok insanlarda, insana şâyeste bir kısım değerler var. Demek ki karşılıklı bir te’âtî (karşılıklı alış-veriş) oluyor.

Evet, temel disiplinlerinizle, temel esaslarınızla -bir yönüyle- filtreden geçirilmiş, kalibrasyon görmüş değerleriniz var, gelenekleriniz var, an’aneleriniz var. Bunların çoğuna da “tâlî derecede edille-i şer’iyye” diyoruz; Kitap, Sünnet, İcma-i Ümmet, Kıyâs-ı Fukaha aslî ama örf, âdet, gelenekler de var. Siz, bu güzellikler mecmuasını temsil ediyorsunuz, âdetâ bunları urba gibi giymişsiniz, tavırlarınızdan, davranışlarınızdan dökülüyor. Dünyaya açılmışsınız, her yerde millet, sizi görmüş, sonra bağrını açmış, kucağını açmış.

Gerçi şimdi bazı kafalar bozulmuş. Bunların eteklerine biraz para dökünce, bazı yerlerde, yüzde on yerde, hafif bir beyin bulanıklığı yaşandı. Fakat fesat, kolaydır; tahrip, kolaydır. Bir çocuk, kocaman bir sarayı, yerle bir eder. Sonra yüz tane mimar, bilmem ne kadar işçi, ne kadar zamanda ancak onu inşa eder. Tahrip taraftarları, sizin yüz yetmiş küsur ülkede açtığınız müesseselerin onda birinde ancak tahribe muvaffak oldular. Devlet gücünü kullanarak ancak o kadar tahribe muvaffak oldular.

O da zannediyorum, bütün zihinlerden silememişlerdir. Bir kısım angajmanlıklar vardır, diplomasinin gerekleri vardır. İçlerinden homurdanıp duruyorlardır fakat “Münasebeti bozmamız da doğru değil, çünkü çıkarlarımız da var; ee bunlar ile gelecekte beraber olacağız!” mülahazaları da vardır.

Fakat bir gün -zannediyorum- bütün bunlar ortadan kalkacak, siz, bugüne kadar kemâl-i samimiyet ile yürüdüğünüz yolda daha bir hızla yürüyeceksiniz. Durmamış iseniz şayet.. bir şeye takılmamış iseniz.. yeniden “Vira-bismillah!..” demeyecekseniz şayet… Sadece belki vites değiştirdiniz; sekizli viteste gidiyordunuz, dörde aldınız. Karşınıza bir araba çıkar, yürüyeceği şeridi bilmeyen biri ile karşılaşabilirsiniz, “Neme lazım, trafiğe sebebiyet vermiş oluruz!” filan mülahazasıyla vites değiştirdiniz. Şimdi eğer durmuyorsanız, Allah’ın izni ve inayetiyle, sekizinci vitesi, onaltı vites yaparsınız; onaltıyı otuziki, otuzikiyi altmışdört yaparsınız. Daha üstü var mı? Belki uçaklarınki olur!..  Neyse olduğu kadar olsun. Allah’ın inayeti, sizinle olsun!..

Musîbetlerin Perde Arkası ve Son Nefese Kadar Hizmet

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, birkaç saat önceki sohbetinde şu mevzular üzerinde durdu:

Bela ve Musibetler Birer Kurbet Rampasıdır!..

*Sevap tek bir kanalla gelmez, çok farklı kanallarla gelir. Bu açıdan da gönülden arzu etmediğimiz, istemediğimiz şeylere maruz kaldığımız zaman, “Bu defa ilâhî tecelli olarak böyle bir kanal kullanıldı. Bizim sevap havzımıza bu defa da bu kanalla sevap akıyor, Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğuna bu yolla yaklaşıyoruz, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ı bu yolla hoşnut ediyoruz!” mülahazasıyla meseleye bakmalı.

*İnsanın maruz kaldığı şeylere daha baştan, sebebini bilmeden sabretmesi, işte esas sabır odur. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Sabır, hadisenin şokunu ilk yediğiniz zamanki sabırdır.” buyurur. Sonra, biraz evvel arz ettiğim mülahazalara bağlı, döner hadiseleri yorumlarsınız: “Bak, bu bana şunu kazandırdı, şöyle gözümü açtı; elmas kömürden şöyle ayrıldı; mü’min münafıktan şöyle tefrik edildi…” Bu mülahazaları gözden geçirip değerlendirdikten sonra, “Yahu başıma gelen bu şey de sabredilecek bir şeymiş!” demek, bu da bir sabırdır; fakat işin esbabını bilmeden, daha hadisenin şokunu yaşadığın zaman sabretmen, çok farklı bir şeydir. En mübarek ibadetlerden daha fazla size sevap kazandırır. Bir hamlede, bir nefhada, bir rampaya binmiş gibi sıçrar, âlâ-yı illiyyîn-i kemâlâta çıkarsınız. Kendinizi meleklerle hem-saf bulursunuz. Bela ve musibetler kadar insanı evc-i kemâlâta hızlı çıkaran başka bir şey yoktur.

*Dertlileri sever Rahman. Onların iniltisi nezd-i ulûhiyette, en tatlı dualardan, tazarrulardan, niyazlardan daha nâfiz, daha geçerli ise, bence endişe duymamalı, O’na tazarru ve niyaza yönelmeli. Ferdî hayatınıza gelip musallat olan virüsleri, problemleri, dertleri, hastalıkları… mutlaka Kendisine tazarru ve niyaza, Kendisine yönelmeye sevk etmek için değişik tecellî dalga boyunda size bir iltifatın ifadesi olarak görmelisiniz. Sizin iniltinizi duymak istiyordur, sizi tazarru ve niyaza sevk etmek istiyordur.

Nefse Takılmamanın Yolu Yüce Bir Gayeye Gönül Vermektir!..

*İ’lâ-yı kelimetullahın ve kendi ruhunuzun abidesini ikame etmenin dışında göstereceğiniz her gayret boştur, havanda su dövme demektir. Burada belki size bazı şeyler kazandırabilir; alkış kazandırabilir, takdir kazandırabilir, şuursuz kitle psikolojisiyle hareket eden yığınları sizin arkanızdan koşturabilir. Fakat bunların hiçbirinin uhrevî âlem itibarıyla Allah nezdinde bir arpa kadar kıymeti yoktur! Dağlar cesametinde kıymeti olan bir şey varsa, o da Allah yolunda mücahededir. “Bir kimse Allah yolunda ölesiye cihad ederse, yani kalbler ile Allah arasında engelleri yıkarak kalblerin Allah’la bütünleşmesini, buluşmasını sağlama istikametinde cihad ederse, işte o Allah yolunda bir cihaddır!” Onun dışındaki şeyler size şirin, tatlı görünebilir, fakat nezd-i ulûhiyette kıymet-i harbiyesi yoktur bunların.

*Yolunuz bu ise, -Budur inşaallah; bütün kardeşlerinizin, dostlarınızın, taraftarlarınızın, sempatizanlarınızın ve arkadan gelecek, münevver ve münevvir nesl-i âtînin gaye-i hayali de budur inşaallah.- bu gaye-i hayal ile yaşadığınız sürece Allah’ın izniyle eğriliklere, yamukluklara sapmayacaksınız. İnsan yüksek bir mefkûreye kilitlenmeli, onu realize etmeye çalışmalı ki, kendine takılmasın.

*Böyle bir gaye-i hayaliniz yoksa, insan hiç farkına varmadan kendi enaniyetine, egosuna takılır. Önce bir egoist olur o, her şeyi kendine bakan yanıyla değerlendirir. Çıkarlar… Hangi çıkarlar? “Bana faydası ne bunun?” düşümcesine bağlı menfaatler. İşte ona bağlanır. Millet çapında çıkarlar, toplum çapında çıkarlar, din-diyanet çapında çıkarlar, sizin arkadaşlarınızın açılımının kazandırdıkları çapında çıkarlar.. eğer kendisine bunlardan bir menfaat gelmiyorsa, bir kazancı yoksa, onun için bunların hiçbirinin kıymeti yoktur. “Bunların hepsi yıkılmalı, bu müesseselerin hepsi kapanmalı; çünkü bana dönen bir şey yok bunda!” Böyle bir egoizmaya sapma olur. Sonra daha da derinleşir, her şeyi kendine bağlı görür hafizanallah; o zaman da egosantrist olur. Meseleyi biraz daha ileriye götürünce bir narsist haline gelir. Gözü artık kimseyi görmez. Hatta mevhum bir kısım düşmanlara karşı bile nefretle oturur, nefretle kalkar. Nasıl yaşarsa öyle ölür, nasıl ölürse öyle dirilir!

“Sabır, Kurtuluşa Ermenin Sırlı Anahtarıdır.”

*İnsanlar her zaman bela ve musibetlerden çekmişlerdir. Size düşen de budur. Bir sözde derler ki; (her Musa için bir Firavun) her Firavun için de bir Musa vardır. Hazreti Musa’nın karşısında Firavun olmuştur. Hazreti İbrahim’in karşısında Nemrut olmuştur. İnsanlığın İftihar Tablosu hem Nemrutlarla hem Firavunlarla hem de daha ne türlü belalarla karşılaşmıştır. Raşit Halifeler de o belalarla karşılaşmışlardır. O büyük müceddidler de, Abdulkadir Geylani hazretleri de, İmam Gazzali hazretleri de hep çekmişlerdir. Bu dünyada hiçbir zaman firavunsuz yaşanmamıştır. Her zaman Yezidler, Haccaclar bulunmuştur ve onların karşısında da mazlum sahabi ve tâbiin bulunmuştur. Ama dişlerini sıkıp sabretmişlerdir. Kim sabreder, dişini sıkar, katlanırsa, Allah’ın izni ve inayetiyle zaferyâb olur, umduğu şeylere nail ve mazhar olur. “Sabır, kurtuluşa ermenin sırlı anahtarıdır.”

*“Boş değiliz!” diyen insan boşun ta kendisidir. Bunca iyilik ve güzellikler karşısında -insanız zayıfız, aklımızdan geçebilir- “Galiba biz de bir şey yapıyoruz!” dersek, Allah hemen tokadı suratımıza indirir. Her şeyi O’ndan bilmeli. “Biz de bir işe yarıyormuşuz!” derseniz, hafizanallah egoizmaya bir kanal açmış olursunuz. Her bir günah içinde küfre giden bir yol vardır. Günaha ve küfre doğru bir adım atmış olursunuz farkına varmadan. Kendi durduğunuz yerden bir adım uzaklaşmış, şeytanın durduğu yere bir adım yaklaşmış olursunuz. Her adım başka bir adıma çağrı olduğundan, ikinci adımı atmak biraz daha kolaylaşır hafizanallah. Üçüncüsü daha da kolaylaşır. Ve sonra insan kendisini bu yanlış adım atmalar sarmalı içinde bulur.

Geride Bir Atı, Bir Kılıcı ve Bir de Kalkanı Kalmıştı!..

*Büyük zafer ve muvaffakiyetler Cenâb-ı Hakk’ın inayetinden bilinmez de şahıslara verilirse, o şahıslar hafizanallah güç ve kuvvet zehirlenmesine maruz kalırlar.

*Halid b. Velid cihan çapında bir kumandandı. Allah (celle celâluhu), iki büyük imparatorluğu onun kılıcıyla dize getirmişti. Asker, başında Halid’i görmeyince bir yere hareket etmeyecek derecede ona bağlanmıştı. Bununla beraber, Yermuk muharebesi gibi Müslümanların ölüm-kalım mücadelesi verdiği bir sırada, Halife Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) onu azletmişti. Emri tebliğ vazifesi kendisine verilen Muhammed b. Mesleme, Hazreti Halid’in başındaki sarığı boynuna takıp onu bu hâlde halifenin huzuruna getirivermişti. Hazreti Ömer “Halid! Allah şahit ki seni çok seviyorum. Ama halk bütün zaferleri senin şahsında buluyor. Hâlbuki bize bu zaferleri ihsan eden Allah’tır. İnsanların şirke düşmesine meydan vermek istemiyorum. Ve bunun için de seni kumandanlıktan azlediyorum.” demişti.

*Hazreti Halid b. Velid ruhunun ufkuna yürüdüğünde geriye bir atı, bir kılıcı ve bir de kalkanı kaldı. Yuh olsun başka şekilde düşünenlere!.. Kendisini bir şey zanneden egoistlere, egosantristlere.. imkan elde ettiği zaman kendi için yeni imkan yolları araştıranlara.. villalar, yalılar hazırlayanlara.. yuh olsun…

Öyle Bir Sevgiliye Gönül Bağla ki, Batıp Gitmesin, Gönlünü Dâim Şâd Eylesin!..

*Şu fâni dünyaya aldanmamalı. Aziz Mahmud Hüdâî hazretleri ne hoş söyler: Yalancı dünyâya aldanma yâhû / Bu dernek dağılır dîvân eğlenmez / İki kapılı bir virânedir bu / Bunda konan göçer, konuk eğlenmez. Alvarlı Efe Hazretleri de şöyle der: “Acep bir karûbân hane bu dünya / Gelen gider konan göçer bu elden / Vefası yok sefası yok fani hülya / Gelen gider konan göçer bu elden.”

*Böyle ölümlü bir dünyada faniyât ü zâilâta dil bağlamamak lazım. “Afitâb-ı hüsn-ü hûbân âkıbet eyler üful / Ben muhibbi Lâ Yezâlim, “lâ ühıbbü’l-âfilîn.” (Güneş gibi güzel yüzler de sonunda batar gider; bu itibarla ben, fânî güzelleri değil, batmayan ebedî güzeli severim.) O güneş yüzlü sevgililer elbet bir gün gurub eder giderler, güzel çehreler akıbet eyler üfûl. Ben zâil olmayan birinin tutkunuyum, meftunuyum, muhibbiyim; batıp gidenleri sevmem. Arkasını bana dönüp kaçanları sevmem.

*Alvarlı Efe Hazretleri der ki: “Öyle bir dildâre dil ver eyleye dilşâd seni / Öyle bir dâmeni tut ki ede ber-murâd seni!” Yani, öyle bir sevgiliye gönül bağla ki, gönlünü şâd etsin. Öyle bir eteğe yapış ki, seni muradına erdirsin. Cenâb-ı Hak’tan başka kim size bunları verebilir?!. Onun için varsın sizin arkadaşlarınız fakir olarak yaşasın.. varsın yalısız, villasız, köysüz, dikili bir taşı olmadan yaşasın.. cepheden cepheye koşsun.. elin âlemin binlerce dolarla çalıştığı yerlerde “kût-u lâyemût” (ölmeyecek kadar)’la -hem de amele gibi çalışarak- geçinsin. Varsın olsun; zira bu dünya fanidir bunda kalınmaz. “Dünya geçicidir, burada kalınmaz / Ne kadar mal olsa, murad alınmaz / Gafil olma sakın, geri dönülmez / Yürü dünya yürü, sonun virandır / Meded, bundan sonra ahir zamandır.”   

*“Mala, mülke mağrur olma, deme var mı ben gibi / Bir muhalif rüzgâr eser savurur harman gibi.” Kimleri savurmadı ki?!. Ne Süfyanlar yuvarlanıp o gayyaya gittiler. “Bindirirler cansız ata, indirirler zulmete / Ne ana var, ne ata, örtüp pinhân ederler / Ne kavim var, ne kardeş, ne eşin var, ne yoldaş / Mezarına bir çift taş, diker nişan ederler.” İşte sen osun!..Dünya malı elde iken düşmanların dost olur / Elde bir şey kalmayınca dost bile düşman olur.” Öyle bir yâre gönül vermeli ki, her zaman dostluğu devam etsin ve o dostluk bir işe yarasın. Allah’tan başkası için bu düşünülemez; zılliyet planında da Ruh-u Seyyidi’l Enam’dan başkası için düşünülemez, Kur’an’dan başkası için düşünülemez, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l Enâm’ın yolundan başkası için bu düşünülemez.

Son Nefese Kadar Ubudiyet ve Hizmetten Dûr Olmamalı!..

*Biliyorsunuz, rahatsızdım, “konuşmayayım” diyordum. Fakat arkadaşların da isteği olunca “Acaba Cenâb-ı Hak beni de te’dib eder mi?” diye endişe duydum. Daha evvel, Yaşar Tunagür Hoca’dan bizzat dinlediğim bir hadiseyi size nakletmiştim: Merhum Yaşar Hoca gibi bazı tanıdıklarımın da kendisinden ders aldıkları Hüsrev Hoca, iyice yaşlanmasına rağmen sırt üstü yatarak dahi olsa talebelerine ders vermeye devam eder. Fakat son zamanlarında artık kitabı bile elinde tutamaz hale gelir. Onun bu hâlini gören talebeleri, bu durumun mâkul bir mazeret teşkil ettiğini söyleyerek hocalarının ellerinden kitabı almak isterler ama o vazifesine devam edeceğini söyler.

*Yaşar Hoca ve bir grup arkadaşı her gün Hüsrev Hoca’nın evine gidip ders almayı sürdürürler. Yine bir gün dersi tamamlayıp ayrılacakları esnada avluda kaynamakta olan bir kazan ile boş bir tabutun durduğunu görürler. Merak ve endişe ile Hüsrev Hoca’ya ne olduğunu sorarlar. Hoca ahirete çok iyi inanmış biri olarak, gayet rahat bir tavır içinde “Hani bizim üniversitede okuyan bir kız vardı ya, o bugün vefat etti” der.

*Hüsrev Hoca bütün manilere ve rahatsızlıklarına rağmen derslerini aksatmaz. Nihayet bir gün iyice takatten kesilen elindeki kitap kayar ve yere düşer. İşte o zaman Hüsrev Hoca ellerini kaldırıp “Allahım bağışla beni, bırakmak istemiyordum ama artık götüremiyorum!” der ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya durur.

*Bütün bu mülahazalarla, ben bu denen şeylerde bir şey olduğu kanaatini taşımayabilirim. Arkadaşları tasdî’ ettiğimi (başlarını ağrıttığımı) düşünebilirim. Fakat onlar bir şey olduğuna inanıyorlarsa, onların hatırına, en azından onların sevap saydıkları bu şey “olsun” dedim. Rabbime hesap verme endişesiyle, bugün de hasta masta -öğleden evvel, öğleden sonra ne çektiğimi Rabbim biliyor- o büyük insan gibi “Öleceksek, böyle bir şey yaparken ölelim.” mülahazasıyla geldim, o mülahaza ile başınızı ağrıttım.