Posts Tagged ‘Doktor İkbal’

Bamteli: HÂLE

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Hazreti Hasan rivayet ediyor: رَوَاهُ الْحَسَنُ Yani, seyyidinâ Hazreti Hasan ibn Ali ve Fatıma (radıyallahu anhüm).. عَنْ أَبِي الْحَسَنِ Hasan’ın babasından, yani, Hazreti Ali’den.. عَنْ جَدِّ الْحَسَنِ O da, Hasan’ın dedesinden, yani, Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem): إِنَّ أَحْسَنَ الْخُلُقِ اَلْخُلُقُ الْحَسَنُ “Ahlakların en güzeli; güzel ahlaktır.” (Bazı rivayetlerde إِنَّ أَحْسَنَ الْحَسَنِ/الْحُسْنِ الْخُلُقُ الْحَسَنُ “Güzellerin en güzeli, güzel ahlaktır.” şeklinde geçmektedir.)

Allah Rasûlü’nün ahlakı, İlahî ahlak, hulukullah.. re’fet, şefkat, mülayemet.. kusurları görmeme, devâsâ kusurları affetmesini bilme.. içinde kin ve nefret taşımama.. “mehâsin-i ahlak” diyebileceğimiz güzel ahlak ile tahalluk etme.. “mesâvi-i ahlak”tan uzak durmaya çalışma, Allah’ın sevmediği, Kitap ve Sünnet’te “Kötü!” diye vasfedilen mesâvi-i ahlak’tan… Bazıları küfür derecesinde olan…

Yalan gibi, iftira gibi, tezvir gibi, hased gibi küfür derecesinde olan şeyler var. Bunları yapan kâfir olmaz; fakat mahzursuz görüp yapıyorsa şayet, kâfir olur; hafizanallahu teâlâ. Günah-ı kebâir, tevbe ile affedilir. Fakat umursama olmuyorsa şayet, “Adam, ne olacak?!. İşte biz bir mücadele, bir savaş içindeyiz; bu da hud’adır, onu yapıyoruz!” deniyorsa… O yazılı da olabilir, İnternet vasıtasıyla da olabilir, doğrudan doğruya bir toplum içinde de ifade edilebilir; nerede olursa olsun, o mevzuda ısrar etmek, küfürdür.

   İnsanlığın İftihar Tablosu, “Kamer-i Münîr” (her yanı nurlandıran ay) idi, etrafındaki sahabe-i kirâm da O’nunla aydınlanıp çevreye nur saçan “Hâle”; onların yolunda yürümeden zulmetlerden kurtulmak mümkün değildir.

Antrparantez; Râşid Halifeler’in yolunda yürümeyince hiçbir eğriyi düzeltmek mümkün değildir. Hazreti Ebu Bekir gibi, Ömer gibi, Osman gibi, Ali gibi yaşayacaksın!.. Cihanları fethedeceksin, Türkiye’nin otuz katı kadar bir coğrafyaya hâkim olacaksın ama giderken arkada bir dikili taş bırakmayacaksın; “Oğlum, damadım!” deyip onları kendi yerine tavsiye etmeyeceksin!.. Evet, onlar gibi olmayınca, hiçbir kırık tamir edilemez, hiçbir yara tedavi edilemez.

Böyle, hastalıkların diz boyu olduğu veya gırtlağa vurduğu bir dönemde yaşıyoruz, hafizanallah. Râşid Halifeler’in hayat tarzına dönmeyince, zannediyorum, kendi içinizde birbirinizle bir kardeşlik tesis edemezsiniz, birbirinizle kucaklaşamazsınız ve dünya ile de diyaloga geçemezsiniz. Sürekli herkese karşı bir kavga tavrı içinde bulunursunuz; bir gün birine söver-sayarsınız, sonra öbürü size sahip çıkıyor gibi olur, bu defa ona (öncekine) “Tevbeler tevbesi!” dersiniz, daha sonra öbürüne de sövüp saymaya başlarsınız. Günümüzde çok böylesi; musallat olmuş musallatlar, mü’minlere göz açtırmayan gaddarlar. Dün birine yüz defa sövdükleri halde, bugün onunla el ele, kucak kucağa; ertesi gün başka birine sövüp sayarlar, bu defa öbürü ile kucak kucağa, el ele, muânaka içinde bulunurlar. Bulunurlar; çünkü her şeyi tamamen şu mel’un, erâcif olan dünyaya bağlı yürütmektedirler.

Evet, çok tekerrür eden bir söz: اَلدُّنْيَا جِيفَةٌ وَطَوَالِبُهَا كِلاَبٌ Dünya, dünyaya bakan yönüyle.. Esmâ-i İlahiye’nin mecâlîsi olması yönüyle değil.. âhiretin mezraası olması yönüyle değil.. oranın koridoru olması yönüyle değil.. sanat-ı İlahiye’nin bir meşheri olması yönüyle değil.. ama insanların hevesâtına bakan, nefislerine bakan yönüyle, bir cife yığınıdır. “İlle filolar, ille villalar, ille apartmanlar, ille saraylar!..” filan deyip dünyada ölmeyecek gibi bir niyet, bir mülahaza, bir cehd, bir gayret içinde ölüp ölüp dirilme mevzuu; böylesine dünyaya tapma… Bunlar, dünyaya tapan insanlar.. camide secde etseler bile bunlar dünyanın kulları, dünyaperest insanlar.. Lât’a, Menat’a, Uzzâ’ya tapmadan farkları yok bunların yaptıklarının.

Yol ve yöntem, Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali ve ashabın yolu, yöntemi olmalı. “Hâle” (هَالَة) bunlar. İnsanlığın İftihar Tablosu’na “Kamer-i Münîr” diyorlar, ifade ederken; “etrafa nur saçan ay.” Etrafındaki ışık hâlesi de Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali ve derecesine göre diğer sahabe-i kirâm. O çizgi ihraz edilmezse, bir yönüyle, o hayat tarzı sizin için “olmazsa olmaz” -hani “kırmızıçizgi” diyorlar- şeklinde kabul edilmezse, bence hiçbir yara tedavi edilemez, hiçbir kırık tamir edilemez. Üzerine gittiğiniz her şeyle yeni yeni komplikasyonlara sebebiyet verirsiniz. Bir kanserin üzerine giderken, yanlış mualeceler ile metastazı coşturduğunuz gibi, metastazı coşturursunuz, hafizanallah.

Onun için, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor: عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ مِنْ بَعْدِي، عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ “Siz, Benim sünnetime sarılın ve Benden sonra doğru yolda olan Râşid Halifeler’in yolunu yol edinin. Bu yolu, azı dişlerinizle tutar gibi sımsıkı tutun.” “Benim yolum, yöntemim…” وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ Bazı rivayetlerde, “el-mehdiyyîn” kaydı yok. “Hidayete otağlarını kurmuş insanlar” demek.. ve aynı zamanda, rüşd içinde olanlar; ne yaptığını, ne ettiğini, nereye gittiğini, varlığa nasıl baktığını, Peygamberi nasıl tanıdığını, Allah hakkındaki mülahazası itibarıyla nasıl isabet ettiğini bilen insanlar… وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ Hidayet blokajı üzerine otağlarını kurmuşlar.. hep doğruluk istikametinde hareket ediyorlar.. sırat-ı müstakîmde yürüyorlar.. Fatiha’da, sizin/bizim اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ diyerek hep isteyip durduğumuz hidayet… Hidayet; sırât-ı müstakîme hidayet. الْمَهْدِيِّينَ Sonra buyuruyor: عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ “Azı dişlerinizle, onlara sımsıkı tutunuz!” Bu, bir idyumdur; bir şeyi sıkıca tutma mülahazası ifade edilirken, Araplar, meseleyi öyle ifade ediyorlar.

O çizgide yaşayan insanlar da Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’nun etrafındaki o yüce hâle. “Hâle” diyoruz; bu, çok yaygınca kullanılmamış ama şiirimizde kullanılmış, edebî nesirlerde kullanılmış bir kelime. Evet, zannediyorum, kullanılır bundan sonra, “Hâle”; Kamer-i Münîr’in etrafındaki ışık halkası demektir o.

Göz, hep onlarda olursa, tavır ve davranışlar da kendilerini ona göre ayarlarlar. Ayarlanmamış tavır ve davranış ile başkalarını ayarlamak mümkün değildir. O zaman ayarlama adına yapılan her şey, bir yönüyle, belki dağınıklığa, teşettüt-i ârâya sebebiyet vermiş olur.

Evet, yol, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) yolu; yöntem, O’nun yöntemi; sistem, O’nun sistemidir. Cenâb-ı Hak, o yoldan ayırmasın!.. İslam dünyasının ihtiyaç duyduğu bir şey varsa, o da Râşid Halifeler seviyesinde, o yüce hayat felsefesini, o yüce hayat düşüncesini ihraz etmektir. Derdin dermanı, odur; onulmaz derdin reçetesi, odur.

   “Kurtuluş umuyorsun ama yolunda yürümüyorsun; oysaki gemiler karada akıp gidemezler.”

Ebu’l Atâhiye, bencileyin insanları kınama sadedinde diyor ki:

تَرْجُو النَّجَاةَ وَلَمْ تَسْلُكْ مَسَالِكَهَا * إِنَّ السَّفِينَةَ لاَ تَجْرِي عَلَى الْيَبَسِ

“Yolunda yürümeden ve zorluklarına katlanmadan kurtuluş umuyorsun; oysaki şüphesiz gemiler karada akıp gidemezler.” Kurtuluşu, necâtı umuyorsun, recâ ediyorsun ama… Malum, İhyâ-i Ulûmiddîn’de “Havf u Recâ” bahsindeydik. Recâ, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetini ummak demektir; her şeyi o rahmet ummasına/recâsına bağlamak demektir. “O olmaz ise, biz Cennet’e giremeyiz; o olmaz ise Cehennem’den kurtulamayız; o olmaz ise, Sırât’ı geçemeyiz; o olmaz ise, burada istikametimizi muhafaza edemeyiz.” demektir.

Hazret diyor ki: تَرْجُو النَّجَاةَ وَلَمْ تَسْلُكْ مَسَالِكَهَا “Sen, necât umuyorsun, recâ ediyorsun; fakat yolunda değilsin onun!” Böyle hevâ-i nefsine uymuşsun, cismâniyetine takılmışsın, bedenin güdümünde yaşıyorsun, “Dünya, dünya, dünya!” deyip onu vird-i zebân ediyorsun, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ demekten daha çok “Dünya, dünya!” diyorsun, sonra da kalkıp Allah’tan necât ümid ediyorsun. Bilmelisin ki, إِنَّ السَّفِينَةَ لاَ تَجْرِي عَلَى الْيَبَسِ “Gemiler, kuru zeminde yüzmezler. Mutlaka onların içinde bulundukları şeyin, derya olması lazım!” diyor.

Bir başkası, bu mevzuyu ifade ederken şöyle diyor; benzer bir laf olması itibarıyla, bu onu çağrıştırdı:

تَعْصِي اْلإِلَهَ وَأَنْتَ تُظْهِرُ حُبَّهُ * هَذَا لَعَمْرِي فِي الْفِعَالِ بَدِيعُ

لَوْ كَانَ حُبُّكَ صَادِقًا لَأَطَعْتَهُ * إِنَّ الْمُحِبَّ لِمَنْ يُحِبُّ مُطِيعُ

“Allah’a isyan ediyor, sonra da muhabbet izharında bulunuyor, seviyorum diyorsun. Hayatıma yemin olsun ki yapılan işler arasında bunun kadar tuhaf ve çarpık bir şey yoktur. Eğer muhabbetinde sâdık olsaydın, O’na itaat ederdin; çünkü seven sevdiğine itaat eder.” تَعْصِي اْلإِلَهَ وَأَنْتَ تُظْهِرُ حُبَّهُ Allah’a isyan ediyorsun, sonra da kalkıp Allah muhabbetinden bahsediyorsun. هَذَا لَعَمْرِي فِي الْفِعَالِ بَدِيعُ Hayatıma yemin olsun ki!.. Hayatımı ortaya koyuyorum!.. “Allah canımı alsın ki!” demektir Türkçe’de bu. لَوْ كَانَ حُبُّكَ صَادِقًا لَأَطَعْتَهُ Allah’a muhabbetinde eğer doğru olsan, sen, O’na (celle celâluhu) itaat edersin! إِنَّ الْمُحِبَّ لِمَنْ يُحِبُّ مُطِيعُ Zira seven, sevdiğine dilbestedir, gönlünü ona kaptırmıştır. Gözünü açar-kapar, hep o sevgiyi mütalaa eder; kıpırdar, hep o sevgi ile kıpırdar; kalbi, o sevginin ritmine uyar. Kalbi atarken, bir yönüyle, tabii hali ile değil, Alvar İmamı merhumun kalbi gibi atar. Adeta her atışında لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ der, kalbi sürekli böyle atar. Hekim dinlerken bile, “Hazret, heyecanından biraz vazgeç ki kalbinin gerçek ritmini alabileyim!” der. لَوْ كَانَ حُبُّكَ صَادِقًا لَأَطَعْتَهُ Muhabbetinde doğru isen, O’na itaat edersin!.. إِنَّ الْمُحِبَّ لِمَنْ يُحِبُّ مُطِيعُ Zira seven, sevdiğine dilbestedir, gönlünü ona kaptırmıştır.

Görüyorsunuz, o çizgide olan insanlar, meselelere hep aynı yaklaşım ile yaklaşıyorlar. Bu da diyor ki: تَرْجُو النَّجَاةَ وَلَمْ تَسْلُكْ مَسَالِكَهَا * إِنَّ السَّفِينَةَ لاَ تَجْرِي عَلَى الْيَبَسِ “Sen, necât umuyorsun fakat onun yolunda değilsin, öyle kuru zeminde, gemi yüzmez.” لاَ تَجْرِي السُّفُنُ عَلَى مَا تَشْتَهِي النُّفُوسُ Bunu da Hazreti Pîr kullanıyor: لاَ تَجْرِي السُّفُنُ عَلَى مَا تَشْتَهِي النُّفُوسُ “Nefislerin arzu, iştiyak ve isteğine göre gemiler yüzmezler.” Geminin hedefinin belli olması lazım.. nereye gideceğinin belli olması lazım.. pusulası olması lazım.. dümeni olması lazım.. kaptanı olması lazım.

Şimdi rica ederim -hey’et-i ictimâiye-i insaniye veya hey’et-i ictimâiye-i İslamiye filan diyeyim- bunların içinde bulundukları geminin dümeni belli mi? Dümeni var mı? Dümende kaptanı var mı? Çok ciddî bir hedefleri var mı? Yani, “Allah’a doğru yürüyoruz!” diyebiliyorlar mı, içten, gönülden?!. Neredeyse, “O’nun dışındaki her şeye karşı kapamışız, gözümüz O’ndan başka bir şey görmüyor!” diyebiliyorlar mı?!. Hazreti Muhyiddin ibn Arabî gibi, Maktul Sühreverdi gibi, daha niceleri gibi, belki -Netâic’ine bakacak olursanız- İsmail Hakkı Bursevî gibi… Onlar, tamamen kendileri üzerine bir çarpı işareti çekerek, “Ben!” yok demişler. “Sen, tecelli eylemezsin; perdede ben var iken / Şart-ı izhâr-ı vücudundur, adîm olmak, bana.” Sen hâlâ “Ben, ben!” diyorsan, şayet o perdede sen var isen, Allah tecelli eylemez orada. Senin kendinden sıyrılman lazım ki, dolayısıyla o “isneyniyet” yok olsun; hissen, kalben, ihsâslar ve ihtisaslar açısından… Kendini öyle ademe mahkum etme, duygu ve düşünce itibarıyla. Sanki “Tâ böyle olmalı ki O tecelli eylesin!” denebilir.

Bakın, farklı farklı mülahazalar fakat bunların hemen hepsi aynı noktaya parmak basıyor. O Ebu’l Atâhiye böyle demiş: تَرْجُو النَّجَاةَ وَلَمْ تَسْلُكْ مَسَالِكَهَا * إِنَّ السَّفِينَةَ لاَ تَجْرِي عَلَى الْيَبَسِ Allah, şefaatine mazhar eylesin!.. Bir başkası, تَعْصِي اْلإِلَهَ وَأَنْتَ تُظْهِرُ حُبَّهُ demiş. Çağın Sözcüsü de لاَ تَجْرِي السُّفُنُ عَلَى مَا تَشْتَهِي النُّفُوسُ sözünü kullanmış. Nefislerin hevâ ve heveslerine göre gemiler yürümezler. Bir kere deniz ister, bir kere rota ister, bir kere dümen ister, bir kere kaptan ister. İslam dünyası, bunların hepsinden mahrum; gemi rotasız, hedefi belli değil. Hedefi belli olmayan geminin rotası, denizin dibidir.

Onun için, hal-i hazırda görüyorsunuz, “İhya, ihya, ihya!” (diriliş/dirilme) derken, “imâte” (ölüm/öldürme) türküleri söylüyorlar. “İmar, imar, imar!” derken, hep “tahribat” nağmeleri mırıldanıyorlar. “Yaptık, yaptık, yaptık!” derken, mübarek bir toplumu mâil-i inhidam hâle getiriyorlar. Yalan… Evet, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) yeminden men ettiğinden, onu tasvip etmediğinden dolayı, “Vallahi, billahi, tallahi!” denecek yerde, demedim bunu, demiyorum, dememiş kabul edin beni; fakat yemin bile edebilirim: Kaptan yok, dümen yok, pusula yok, hedef belli değil; belli değil, belli değil!.. “Bir vakte erdi ki bizim günümüz. / Yiğit belli değil, mert belli değil. // Herkes yarasına derman arıyor. / Deva belli değil, dert belli değil.” Ruhsatî’nin. “Herkes yarasına derman arıyor. / Deva belli değil, dert belli değil.”

   Günde en az kırk defa اهدِنَا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ diyen bir insanın, gittiği yolun doğru olup olmadığını kontrol etmemesi bu duada samimiyetsizliğini veya talebinin ciddi olmadığını gösterir mi?

Ebu’l Atâhiye’nin sözünden hareketle, böyle bir soru akla gelebilir. Hazreti Pîr, اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ “Allah’ım! Bizi, sırât-ı müstakîme hidayet eyle.” ayetiyle talep ettiğimiz “hidayet” konusunda başlıca üç tane tevcihten bahsediyor, zannediyorum, aklımda kaldığına göre. Birincisi, esasen başta hidayete erme. İkincisi, o hidayeti -öyle diyeyim ben- tabiatına mal etme, tabiatının bir derinliği haline getirme; ondan kopmayı ölüm görme, hafizanallah. Bir diğeri de, onu -bir yönüyle- bir rasathane haline getirerek, esasen onun vadettiği şeyleri temâşâ zevkine kendini salma. Derece, derece…

Biz, bu hidayet talebini günde kırk defa tekrar ediyoruz. Zevâidi ile beraber nafile namazları da edâ ediyorsak, inşallah öyle edâ ediliyordur, mesela, dört rekât kuşluk (ve/veya Duha) namazı kılıyorsak, kırk dört yapar; dört veya sekiz rekât -Hazreti Pîr “iki” de demek suretiyle “lâekall”ini söylüyor.- Teheccüd de kılıyorsak, yapar kırk sekiz; İşrâk namazı da kılarsak, yapar elli; altı rekât Evvâbîn de kılarsak, yapar elli altı. Bu kadar defa اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ diyoruz. Ya doğrudan doğruya diyoruz veya diğerinin (namazda imamın) dediğine iştirak ediyoruz, onu paylaşıyoruz; o diyor, biz de içimizden اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ “Âmin!” diyoruz. Zaten sonunda da mesele, “bedel” veya “atf-ı beyan” ifadeleri ile tamamlanıyor.

Evet, اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ Nedir o Sırât-ı Müstakîm? صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ Senin nimet ile perverde eylediğin, inayetin ile serfirâz kıldığın, Sana gelen yolları kendilerine açtığın, yollarına ışıklar saçtığın o insanların yolları… مَنْ هُمْ؟ Kim onlar? Başka bir yerde diyor: وَمَنْ يُطِعِ اللهَ وَالرَّسُولَ فَأُولَئِكَ مَعَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّالِحِينَ وَحَسُنَ أُولَئِكَ رَفِيقًا “Allah’a ve Rasûlüne itaat eden kimseler, işte onlar, Allah’ın nimetlerine mazhar kıldığı nebîler, sıddîklar, şehitler, sâlih kişilerle beraber olacaklardır. Ne güzel arkadaşlardır bunlar!..” (Nisâ, 4/69) مِنَ النَّبِيِّينَ Nebiler.. وَالصِّدِّيقِينَ Hazreti Ebu Bekirler.. onun karakterinde olan insanlar.. sadakatle inleyen insanlar.. وَالشُّهَدَاءِ Ve şehitler.. Allah yolunda şehit olanlar.. وَالصَّالِحِينَ Bir de sâlihlerin, iman ettikten sonra imanlarını sâlih amelle sürekli teminat altına alan bahtiyarların yolu…

Şayet iman, amel-i sâlih ile beslenmez ise, o iman, kurumaya mahkûmdur. Namaz ile, yürekten; oruç ile, yürekten; Hac ile, yürekten; sadaka ile, yürekten; ahlâk-ı âliye-i İslamiye ile, bir âbide gibi hep dik duracak şekilde beslemek suretiyle onu (imanı) canlı kılacaksınız. Bunlar olmazsa, onu öldürmüş olursunuz, hafizanallah.

Ahlâk-ı âliye-i İslâmiye, huluk-i hasen… رَوَاهُ الْحَسَنُ، عَنْ أَبِي الْحَسَنِ، عَنْ جَدِّ الْحَسَنِ: إِنَّ أَحْسَنَ الْخُلُقِ/الْحُسْنِ اَلْخُلُقُ الْحَسَنُ Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) için Cenâb-ı Allah buyuruyor: وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ “Şüphesiz Sen, yüksek bir ahlak üzerinesin!” (Kalem, 68/4) “Sen, çok yüksek, yüce, büyük bir ahlak üzerinesin!” diyor. Âişe validemiz de kendisine ahlak-ı Rasûlullah’ı sorana karşı -yeğeni, ablasının oğlu Urve rivayet ediyor- buyuruyor ki: كَانَ خُلُقُهُ الْقُرْآنَ “O’nun ahlakı, Kur’an idi.” Kur’an’ı yaşıyor, milimi milimine.

Esas olan, onu, camilerde ses sanatkârlığı şeklinde -Nureddin Topçu merhum, “gırtlak ağaları” derdi- “gırtlak ağalığı” şeklinde tilavet etmek değildir; onu hayata hayat kılmak, bir haritada bütününü görüyor gibi onu anlamaya çalışmaktır esas. اَللَّهُمَّ فَهْمَ الْقُرْآنِ، اَللَّهُمَّ فَهْمَ اْلأَحَادِيثِ النَّبَوِيَّةِ، اَللَّهُمَّ فَهْمَ الْقُرْآنِ، اَللَّهُمَّ فَهْمَ الْقُرْآنِ “Allah’ım Kur’ân’ı anlaşılması gerektiği gibi anlamaya bizi muvaffak kıl; Peygamber Efendimiz’in mübarek söz, beyan ve takrirlerini anlaşılması lazım geldiği gibi anlamamızı lütfet!.. Allah’ım, Kur’an anlayışı; Allah’ım, Kur’an idraki ihsan buyur!..” Sürekli, oturup-kalkıp, “Allah’ım! Kur’an, Senin bize Efendimiz vasıtasıyla mesajındır. Zâhiren O’na inmiştir, fakat bize de inmiştir o…” deyip onunla meşgul olmalı. Ben, bana inmiş gibi görüyorum! Nereden nereye kadar? اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ’den مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ’ye kadar. Değişik ruh hâletlerim itibarıyla; taakkullerim, tasavvurlarım, tahayyüllerim itibarıyla; bazen içine girdiğim düşünceler ve bazen başkalarının mülahazaları zaviyesinden o koridorlarda dolaştığım zaman, bakıyorum ki hep benden bahsediyor Kur’an-ı Kerim: “Allah Allah! Allah, hep benden bahsediyor!..”

   Doktor İkbâl’e Baba Nasihati: “Oğlum, Kur’an’ı, sana inmiş ve her ayeti doğrudan sana hitap ediyormuş gibi oku!..”

Burada yine antrparantez bir şey diyeyim: Doktor İkbal diyor ki… Bizim Akif’imiz gibi birisiydi o. Aynı zamanda Fıkha da vakıf, Usul-i Fıkha da vakıf. Aşağı yukarı on küsur sene Londra’da kaldığı halde, bir geceliğine bile olsa teheccüdü terk etmemiş bir insan. Okumuşsunuzdur belki, oğlunun adına izafeten yaptığı “Câvidnâme”si var; “Esrâr-ı Hôdî, Rumuzî bi-hôdî – Benlik Kazanma Sırları, Benlikten Vazgeçme Sırları” var. Peyâm-ı Maşrık adlı eseri var. Bunların hepsi tercüme edildi; Câvidnâme’yi Annemarie Schimmel tercüme etmişti, ellili yılların sonunda, zannediyorum. Kıtmîr de zaten o tercümelerden okumuştum bunları. Sizin Akif’inizin yerine koyabilirsiniz. Ve nitekim Akif, onun eserlerine muttali olunca -çünkü Akif’ten evvel- “Aynen benim gibi düşünüyor!” diyor.

Doktor İkbal diyor ki: “Ben hep Kur’an’ı tilavet ediyordum. Bana babam diyordu ki…” Demek ki, öyle babadan işte öyle evlâd olur. Öyle baba… Cenâb-ı Hak, babaları öyle baba eylesin; evlatları da öyle evlâd eylesin!.. Baba nasıl ise, evvela takliden, göre göre, evlâd da öyle olur. Sonra babanın tahkik iklimine açılır, tahkiku’t-tahkik iklimine açılır, hakikate açılır ve sonra yollar bir gün onu, “Hakîkatü’l-hakâik”a ulaştırır. Allah, o çizgide yol alanlardan eylesin!.. “Babam, durmadan bana diyordu ki: ‘Oğlum, Kur’an oku!’ Ben de hep okuyorum, hiç elimden bırakmıyorum Kur’an-ı Kerim’i.”

Zaten eserlerine baktığınız zaman, Kur’an’dan takattur eden şeyler olduğunu görürsünüz, onun sözlerinde onu görürsünüz. Hani Trablusgarp’ta Osmanlı ordusu zaferyâb olduğu zaman, hutbe îrâd ediyor. Bütün halk toplanmış başında, onu dinliyorlar orada. “Ben, şu anda kendimi Rasûlullah’ın huzurunda görüyorum. Bana diyor ki: ‘Doktor İkbal, Bana ne hediye getirdin?’ Ben de diyorum ki: Trablusgarp’ta savaşan Osmanlı ordusu… Sana bir bardak içinde onların kanlarını takdim ediyorum!” İkbal derken, ufku açısından, böyle bakmak lazım; o, böyle bakıyordu.

Baba: “Oğlum, Kur’an’ı oku!” diyor. İkbal, “Baba, ben hep Kur’an okuyorum, hiç elimden bırakmıyorum!” deyince, babası, “Oğlum, Hazreti Muhammed’e inmiş gibi değil, sana hitap ediyor gibi Kur’an oku!” diyor. اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ Allah, bana böyle dedi!.. اَلرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ dedi, “Rahman, Rahîm” olduğunu söyledi bana!.. مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ dedi bana: Din gününün Sahibi!.. Ayaklarım titremeli, kalbim titremeli benim; hesap vereceğim Mahşerde…

Evet, اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ duasını sonuna kadar demek lazım: اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ * صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ O “Sırât-ı Müstakîm” talebini tamamlayıcı faktörler, sonra gelen ifadeler. Peygamberlerin, sıddîkların, şehitlerin, sâlihlerin yolu… “Peygamber” olmak, mümkün değil. Kâmil manada “sıddîk” olmak da geçmişte kalmış; baba “Sıddîk-i Ekber”, kız “Sıddîka-i Kübrâ”. Seviyoruz onları ve başımı ayaklarının altına koyacağın günü cân u gönülden intizar ediyorum. Allah nasip eder mi?!. Bir an evvel, oraya gittiğimde, Ebu Bekir, kirli başıma bassın! Benim o güzellerden güzel anam, Âişe-i Sıddîka, bana “Sen de benim evlatlarımın evladısın!” falan desin; o da ayağını benim başıma bassın! Bunu diyoruz/diliyoruz. O (sıddîk olmak) da biraz zor. Ama “şehit” olunabilir günümüzde; çokları gibi… Fakat “sâlih amel” yapılır ve böylece iman kurumamış olur. Amelsiz iman, kurumaya mahkûmdur. Sonra bir de onun tam tersi var. Aman yâ Rabbi! İman ederiz, sâlih amel yaparız fakat gazabına uğramış olanlardan oluruz; “Dâllîn”den (اَلضَّالِّين), sapıp gitmiş olanlardan oluruz. Hafizanallah.

Evet, Cenâb-ı Hakk’ın yol-yöntem olarak tayin buyurduğu, bize yol olarak “Bu yolda yürüyün!” dediği yolda yürümek esastır; bize o düşer. Ve bilmek lazım ki, esasen, Cenâb-ı Hakk’ın tayin buyurduğu yolda yürümemek, karada gemi yüzdürmek demektir. Bu açıdan da hidayet duasında samimi olmamızın ifadesi, Allah’tan talep ettiğimiz şeyleri hakikaten yapabilme adına da elimizden gelen gayreti sonuna kadar kullanmamızdır. Bunu ifade için, halk üslubu ile bir şey diyeyim ben; “göbek çatlayasıya” onu yapmaya çalışmak lazım. Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle, “öz beynimizi burnumuzdan kusarcasına” onu yaşamaya çalışmak lazım. Zalimlerin, hainlerin, hâsidlerin, cebbârların, gaddârların, hattârların -bir de Müslümanlık hesabına yapıyorlar ise- balyozları başımızdan aşağıya inip-kalkmasına rağmen, istikameti korumamız lazım.

   Günümüz de Sümeyyeler, Yâsirler ve Mus’âblar ister; şu kadar var ki, çağın adanmışları, “Maddî kılıç, kınına girmiştir.” anlayışıyla hareket etmeli; Kur’an’ın elmas düsturları ve şefkatin gönülleri fetheden diliyle insanları ışığa çağırmalıdırlar.

Onlar, zalimliklerini yapacaklar. كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ Kur’an diyor: “Herkes, karakterinin gereğini sergiler!” Sana gelince, sen, madem hakiki mü’minsin, karakterinin gereğini sergileyeceksin. Göğsüne Bilal-i Habeşî’ninki gibi taşlar konacak. O beyin kaynatan kumda, sıcak kumda sırtüstü yatırılacaksın ve saatlerce kaldırılmayacak o taşlar. Zorlanacaksın, “Dön dininden!” denecek sana; “Lât, de! Menât, de! Uzzâ, de! Dünya, de; villa, de; filo, de; iktidar, de; alkış, de; takdir, de!” Hazreti Bilal, bütün bu isteklere karşılık, “Ehad, Ehad!” diyor. “Ehad, Ehad! Allah, bir; Allah, bir; Allah, bir!” diyor. Birkaç ayetin nazil olduğu dönemler bunlar.

Yâsir ve Sümeyye, Ammar’ın annesi ve babası; oğullarının gözünün önünde öldürülüyor. Zannediyorum onlar da “Ehad, Ehad!” diyerek son nefeslerini veriyorlar. Evlat, dayanamayarak, yarım yamalak, meâriz nev’inden bir şeyler söylüyor ve sıyrılıyor işin içinden. Fakat sonra beyninden vurulmuş gibi Allah Rasûlü’ne koşuyor. Birkaç ayetin nâzil olduğu dönemdeki Müslümanların kıvamına bakın! Birkaç ayetin nazil olduğu dönemde, Müslüman kıvamı!.. Yıkılmayan âbideler gibi, esasen… “Ya Rasûlallah! Çok sıkıştırdılar; annem öldü, babam öldü orada, gözümün önünde. Bana da aynı şeyi yapacaklardı.” Belki de mülahazası şu idi. Bu da benim te’vîlim olsun; benim te’vîlim olarak kabul edin. “Senin yanında bulunma hatırına, hep yanında olma, sahabîn olma mülahazası ile ben diri kalma yolunu tercih ettim!” Esasen din de o kadarına cevaz veriyor. Müseyleme karşısında öyle diyen birisini de Efendimiz, takdir buyurmuştu. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdular ki: إِنْ عَادُوا فَعُدْ “Onlar, aynı cebbarlığa, aynı hodfüruşluğa, aynı zulme, aynı müteessifâne tavırlara ve davranışlara başvururlar ise, sen de aynı şeyi söyle ve sıyrıl işin içinden!” Kurban olayım!.. يَسِّرُوا وَلاَ تُعَسِّرُوا، وَبَشِّرُوا وَلاَ تُنَفِّرُوا “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyici olup sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz!”

Evet, balyozlar başınızdan aşağıya inebilir, zindanlarda kırbaçlanabilirsiniz. Anne, evlattan ayrılabilir… Ee zalimin huyu bu, karakteri bu; yapar bunu. Kendine ne derse desin; kendine “Cebrail!” diyebilir, “Mikail!” diyebilir, “İsrafil!” diyebilir; fakat şeytanın teki olduğunda şüphe yok. Diyebilir; o, karakterinin gereğini sergiliyor. لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ diyen mü’min de kendi karakterinin gereğini sergileme mecburiyetindedir. Bilâl-i Habeşî gibi, Ammâr gibi, Sümeyye gibi, Yâsir gibi… Ölümüne o mevzuda sâbit-kadem olma, sâbit-kadem.

Hatta bir an evvel öbür tarafa kanatlanıp uçma adına hazır bulunma… Abdullah İbn Cahş gibi… O diyor ki: “Allah’ım! Senin Habibin yolunda bir kılıç darbesi bir kolumu götürsün; öbür kılıç darbesi başka bir kolumu götürsün; başka bir kılıç, bacağımı götürsün. Ve kılıç darbeleri ile yara-bere içinde, kanlar içinde Senin huzuruna geleyim. Sen bana de ki, ‘Abdullah, nedir bu halin?’ Ben de diyeyim ki: Yâ Rabbi! Senin Habibin önünde/yolunda beni bu hâle getirdiler!” Ve öyle oluyor, Uhud’da öyle oluyor.

Geçenlerde bir hutbede de îrâd edildi. Mus’ab İbn Umeyr; annenin gözbebeği. Anne yalvarıyor: “Oğlum, gitme o yoldan!” O diyor ki: “Anne! Senin hatırını kırmam ama benim yolum o yol!” Yine bir-iki ayetin nazil olduğu dönemde bu; belki yirmi yaşlarında var ya da yok daha. Caddeden geçerken, panjurlar, jalûziler sıyrılıyor; herkes bu yakışıklı, bu şık delikanlıyı görmek için pencerelere koşuyor. Kendisi donanımı itibarıyla nasıl mükemmel ise, fikrî yapısı itibarıyla da o kadar mükemmel ki, onca insan olmasına rağmen, Medine’ye irşad adına Efendimiz onu gönderiyor. Ve öyle başarılı oluyor ki!.. Bir sene içinde, Akabe’ye döndüğünde, kadın-erkek, çoluk-çocuk yetmiş insan ile dönüyor. Kılıçlar, başında kavisler çizdiği halde, zerre kadar sarsıntı yaşamıyor. Sa’d İbn Muaz öfke ile geliyor yanına. Ona diyor ki, “Bana istediğini yapabilirsin ama rica ederim, otur bir, mesajımı dinle; beğenmez isen, ondan sonra kellem emrine âmâde, alabilirsin!” O da onun yanına oturuyor; samimiyetle dilinden-dudağından dökülen şeyler, onu, o istikbaldeki büyük sahabîyi öyle fethediyor ki, o da bir yönüyle tamamen onun çizgisine geliyor. Ama ne oluyor bu zata (Mus’ab hazretlerine)? Daha dünyaya karışmadan, dünyaya bir adım atmadan, hicret-i seniyyenin üçüncü senesi, Uhud’da Allah Rasûlü’nün önünde şehit oluyor. “Bir dönemde, O beni buraya/Medine’ye gönderdi, bir dönemde ben O’nun nazarında bir şey ifade ediyordum; dolayısıyla bana şimdi, O’nun önünde kalkan olmak düşer!” diyor. Dolayısıyla Allah Rasûlü’nün önünde bir kalkan vazifesi görüyor; kol gidiyor, öbür kol gidiyor, sonra kalkan bir kılıç karşısında, “Efendimiz’e dokunur?” diye, boynunu uzatıyor. Sonra -bir hoca efendiden dinledim, kitapta görmedim- yüzünü yere kapatıyor, mübarek dudaklarından şunlar dökülüyor: “Yâ Rabbi! Senin huzuruna bu halim ile gelirsem, bana ‘Allah Rasûlü’nün önünde niye kelleni vermeden geldin?’ dersin!..” diyor, hicâb ile öbür tarafa yürüyor.

Hakiki mü’minler böyle idi. Sizler, bu yolun yolcularısınız. “Kalkın kavga edin!” değil. “Maddî kılıç, kınına girmiştir.” Kur’an’ın elmas düsturları.. şefkatin gönülleri fetheden dili.. esasen, kalblerin gül gibi olması.. dilden-dudaktan dökülen kelimelerin ıtır olması… Kullanacağınız malzemeler, bunlar. Dünyanın dört bir yanına bu malzemeler ile açılarak karanlıkta yaşayan insanları ışığa çağıracaksınız. Gölgesine takılmış insanları, Güneş’e yönlendireceksiniz, “Şemsü’s-Şümûs’a doğru yönlendireceksiniz.

Elbette ki, bu yol Peygamberlerin yolu olduğundan dolayı, bir kısım zalimler tarafından, “hainler” tarafından, “Allah bilmez, Peygamber bilmez fakat Onları da hiç dilden düşürmez hainler” tarafından ezâya, cezaya, akla-hayale gelmedik işkencelere maruz bırakılacaksınız. Değer bence; peylediğiniz şey itibarıyla değer!.. Neyi peyliyorsunuz? Dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, bir dakikalık hayatına mukabil gelmeyen Cennet’i peyliyorsunuz. Cennet’in binlerce sene hayatı da bir dakika rü’yet-i Cemâline mukabil gelmeyen Cenâb-ı Hakk’ın Cemâl-i bâ-kemâlini talep ediyorsunuz. -Buna “peyleme” demiyorum.- Ve Rıdvan’ını talep ediyorsunuz. Buna talipsiniz!.. Bence bu uğurda ne verirseniz, değer. Vereceğiniz şeyler, bu uğurdadır, Allah’ın izni ve inayetiyle.

İnşaallah, öbür tarafa gittiğimiz zaman, göreceğiz bunları. Haa siz bunları görürken, ne olur, Allah aşkına, düşe-kalka yürüyen, hayatını düşe-kalka yürüme içinde götürmüş Kıtmîr’i de unutmayın!.. Cenâb-ı Hak size sorarsa, “Bu da bizim içimizde idi!” deyin!..

Bamteli: KORKU, ÜMİT VE FARKLI DERİNLİKLERİYLE NEFİS

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Ey gizli lütuflar sahibi Rabbimiz! Bizi, korktuğumuz musibetlerden ve keyfiyetini bilmediğimiz için endişe duymadığımız şerlerden koru ve kurtar!..”

Şu dua ile başlayalım: اَللَّهُمَّ عَدْلاً وَقِسْطًا مِنْ لَدُنْكَ تُغْنِينَا بِهِمَا عَنْ كُلِّ جَوْرٍ وَظُلْمٍ “Allah’ım! Sen’den, adalet duygusu, istikâmet duygusu istiyoruz; öyle ki, bununla bizi her türlü cevir ve zulümden sıyânet ve himâye etmiş olasın.” Adaletin pâyimal olduğu, ayaklar altında kaldığı, hakkın şeytana emanet edildiği, şeytanî duygu ve düşüncelerin bütün insanlara değişik olumsuz/menfi sinyaller gönderdiği bir dönemde, adalete ve istikâmete ne kadar ihtiyacımız olduğunu size söylemek zâid olur. Takdir hisleriniz, mutlaka onu takdir ediyordur.

Bu da bir yalvarış: يَا خَفِيَّ الْأَلْطَافِ، نَجِّنَا مِمَّا نَخَافُ “Ey gizli lütuflar sahibi Rabbimiz! Bizi, korktuğumuz şeylerden emin buyur!” Rahmetlik pederim bunu derken وَمِمَّا لاَ نَخَافُ sözünü de ilave ederdi: “Hatta hiç korku bilmediğimiz, korkmak gerektiğini anlamadığımız şeylerden de bizi sıyânet buyur!” Öyle sürpriz şeyler insanın karşısına çıkar ki, bir künde ile, bir el-ense ile insanı yere serer; farkına varamaz insan, hafizanallah. “Korktuğumuz şeylerden sıyânet buyur bizi! Korkmadığımız, fakat korkulacak şeyler vardır, onlardan da bizi himâye buyur!”

Esasen korkmayan insan, zannediyorum, istikâmet mevzuunda mesafe alamaz; farkına varmadan takılır, yollarda kalır. Buna “mehâfet hissi” ve -nüansıyla- “mehâbet hissi” diyoruz. İnsan, daima, Cenâb-ı Hak’tan onu istemeli, “Sen’den haşyet ile ürperen bir kalb istiyoruz!” demeli. إِنَّمَا يَخْشَى اللهَ مِنْ عِبادِهِ الْعُلَمَاءُ “Allah’tan, kulları arasında ancak âlimler hakkıyla korkar.” (Fâtır, 35/28) buyuruyor Kur’ân. Evet, Allah’a karşı hakkıyla, yürekten haşyet duyanlar, O’nu bilenlerdir. İlme’l-yakîn bilenler.. ayne’l-yakîn bilenler.. Allah o ufka i’lâ buyursun, hakka’l-yakîn bilenler.. O nasıl ise, öyle bilenler.. korku ne ise, onu öyle bilenler.. mehâfet ne ise, onu öyle bilenler.

O, bir korku ama Akif’in ifadesi ile, “Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır; / Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır. / Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havfı Yezdân’ın… / Ne irfânın kalır te’sîri kat’iyyen, ne vicdânın.” Kalsaydı, ehl-i irfan gibi görünen kimseler, kendilerini zulüm çağlayanına salmazlardı ve o çağlayanın kenarlarında, aynen o düşünceyi paylaşmadıkları halde, dilsiz şeytan gibi o müthiş manzarayı seyredenler de olmazdı. Birileri şeytanın güdümünde, onun dediği şeyleri yapıyorlar. Öbürleri de orada bir düğün alayını seyrediyor gibi dillerini tutmuş, seyrediyorlar. Korku, kafalardan silinmiş, gitmiş; dolayısıyla, fazilet hissi, adalet duygusu, hak saygısı ve bunlar gibi değerler, bütün bütün ayaklar altında, pâyimal maalesef.

İnsan, âkıbetinden endişe duyuyorsa, endişe duyduğu şeyden emin olur. Âkıbetinden endişe etmeyen insanın, âkıbetinden endişe edilir!.. İnsan, hayatı boyunca, Hazreti Gazzâlî mülahazasıyla, hep korku içinde tir tir titremelidir. Hak Dostu gibi, “Ger beni bu günahlarla tartarsa Hazreti Deyyân / Kırılır arsa-i Mahşer’de arş-ı mizân.” demelidir. O, “Rahman” diyor; şairin o mevzudaki mülahazasına saygı duyuyorum. O, korkusunu/endişesini ifade ederken, “Rahman” diyerek meseleyi recâ duygusuna bağlıyor. Fakat Kıtmîr, kendi mülahazası açısından, “Ger beni tartarsa, bu günahlarla, Hazreti Deyyân…” diyorum. Deyyân; yapılan her şeyin hesabını soran, insanları sîğaya çeken demektir. “Kırılır arsa-i Mahşer’de mizan.” Böyle bir korku… “Bu günahlarla beni o Mahşer’deki terazi ile Allah tartarsa, korkarım o terazi kırılır.” diyor.

Bu ölçüde bir havf ve mehâbet hissi ile oturup kalkma… لاَ أَجْمَعُ بَيْنَ أَمْنَيْنِ، وَلاَ أَجْمَعُ بَيْنَ خَوْفَيْنِ “Bir kuluma iki emniyeti birden vermem; iki korkuyu da birden vermem!” Bu, kudsî hadis olarak rivayet ediliyor. “İki güveni ve iki emniyeti birden vermem!” Korku fasıllarını burada yaşamışlarsa, orada eminler; burada kendilerini hiçbir şey yapmamış gibi görüyor ve emniyet içinde, reftâre salınıp giderek yaşıyorlarsa, onların âkıbetlerinden endişe edilir. Korkuyu burada yaşamak lazım ki, emniyet oraya kalsın!.. Bütün emniyeti/güveni, dünyevî -cismânî, hayvanî- rahatlığı burada yaşarsa insan, orada -evet- avucunu yalar. Basitçe oldu değil mi?!. Avucunu yalar.

   “Yâ Rasûlallah, Sana kendi hesabıma kıymetli bir hediye ile gelemedim, mazur gör; fakat Senin yolunda dökülen gözyaşlarından bir kâse getirdim, kabul buyur!..”

Bu açıdan, bir yandan havf (korku) olmalı ama bir taraftan da reca (ümit) bulunmalı. Hazreti Gazzâlî, hayat boyu havfın baskın olması gerektiğini söyler; fakat “El el ile, ayak ayak ile el-veda/el-firak ettiği an, can dudağa geldiği zaman, recâ hissi ile coşmalı; insan Allah’ın rahmetinin enginliğine teveccüh etmeli!” der. Bununla beraber, “fuhûl-i ulemâ” (ilim ve faziletçe emsallerinden üstün olan, önde gelen âlimler) dünya hayatı boyunca -havfe öncelik tanımak üzere- recâyı da asla ihmal etmemişler.

İşte o recâ duygusuyla, kendini çok günahkâr gören birisi şöyle der: “Ger günahım kûh-i Kaf olsa ne gamdır ya Celîl / Rahmetin bahrına nisbet ennehû şey’ün kalîl.” (Ey güzel isimlerinden birisi de Celîl olan ulu Sultanım! Gerçi benim günahlarım, büyüklüğünü takdir edemediğim Kaf dağından daha büyüktür. Fakat dağlar kadar günah işlemiş olsam da ne gam; yine kaçkınlar gibi dönüp dolaşıp Senin kapına geldim ya! Hem benim dağlar cesametindeki günahlarım Senin rahmet, merhamet ve af deryalarına nispetle bir “şey-i kalîl”dir; deryada damla bile değil.) “Ger günahım kûh-i Kaf olsa ne gamdır ya Celîl / Rahmetin bahrına nisbet ennehû şey’ün kalîl.” Sen’in rahmetinin, rahmet deryanın enginliğine bakınca, günahlarım deryada damla kalır. Bu da “recâ” hissi…

Reca mevzuunda İmam Şâfiî’nin sözünü de biliyorsunuz; diyor ki:

وَلَمَّا قَسَا قَلْبِي وَضَاقَتْ مَذَاهِبِي – جَعَلْتُ الرَّجَا لِعَفْوِكَ سُـلَّمَا

تَعَاظَمَنِي ذَنْبِـي فَلَمَّا قَرَنْـتُـهُ – بِعَفْوِكَ رَبِّي كَانَ عَفْوُكَ أَعْظَمَا

“Kalbim kasvet bağlayıp yollar da sarpa sarınca, ümidimi affına merdiven yaptım. Günahım gözümde büyüdükçe büyüdü ama onu alıp affının yanına koyunca, affını tasavvurlar üstü büyük buldum.” “El, el ile, ayak, ayak ile el-vedâ/el-firak edince, can gelip dudağa dayanınca, ben, ümit merdivenimi, asansörümü Sen’in rahmetinin enginliğine dayadım!” demek suretiyle duygularını seslendiriyor. İşte orası recâ faslı…

İnsan, ümitsizliğe düşmemeli fakat yüreği her zaman korkuyla tir tir titremeli ki, ötede titremesin. Buyuruyor Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm; burada öyle bir havf, haşyet ve akıbet endişesi ile ağlamayan gözler, öbür tarafta gözlerin bilmem neye döndüğü, tırnakların neye döndüğü yerde -öyle bir tabir ile ifade buyuruyor- şakır şakır gözyaşı dökecekler.

Gelin, Allah aşkına, o ağlama faslını burada yaşayalım. En Büyük Hak Dostu’nun ifadesine göre, “Ağlamayan gözden Sana sığınırım!” diyerek, o göz kuruluğuna vedâ ederek, başımızı yere koyduğumuz zaman, o haşyetle, o mehâfetle gözyaşı dökelim. Zira hadis-i şerifte buyuruyor ki: “Cehennemin o azgın/taşkın şerârelerini söndürecek bir şey varsa, o da mehâfetullah adına dökülen gözyaşlarıdır.” Ve misali ile anlatıyor bunu: Melek, bir kâse, bir bardak içinde bir su ile geliyor. Soruluyor kendisine, “O nedir?” Cevaben, “Sen’den korkan insanların gözyaşı!” diyor. Cehennemin alevlerini, insanların üzerine gelen onun o aysbergler gibi büyük kıvılcımlarını tuz-buz edecek bir şey varsa, o da o gözyaşlarıdır.

Bu mülahazalar, bana, Doktor İkbal’in Lahor’daki hutbesinin sonunda söylediği şeyleri hatırlattı. Hutbesini îrâd ediyor, Osmanlı’nın belli bir döneminde, bir yerdeki bir zaferini alkışlama müstetbeâtü’t-terâkibi içinde; sözün siyakı-sibakı içinde o vardır. Der ki orada: “Herkes hesapta; kendisine bir şey soruluyor. Bana orada Hazreti Rasûl-i Zîşân tarafından, ‘Doktor İkbal, bana ne getirdin!’ denilirse şayet, derim ki: Efendim, bir kâse içinde Sana Senin yolunda dökülen kanları takdim ediyorum; bunu, cihanlara değiştirmem!” Bana böyle bir şey düşse idi, elimdeki o kâse ile gözyaşlarını arz eder ve derdim ki: “Yâ Rasûlallah, Sana bir hediye ile gelemedim, mazur gör!.. Ama, Senin için dökülen gözyaşlarıyla geldim!” Ey Habîb-i Edîb!.. Ey Mahbûb-i Rahman!.. Senin için aşk u iştiyak duygusuyla, اَللَّهُمَّ اَلْاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وأَحِبَّائِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ “Allah’ım! Her şeyden öte Zâtına karşı gönülden aşk u alaka, Sana kavuşma iştiyakı, Habîbine (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve sevdiklerine vuslat arzusu talep ediyoruz. Bunları ebedî, zaman üstü, zamanı aşkın olarak istiyoruz.” mülahazasıyla gözler yaşarmamış ise, kalb ürpermemiş ise, o kalbi de kesip köpeklere bir lokma et diye atmalı!..

Evet, اَلْخَوْفُ وَالرَّجَاءُ Havf ve Recâ. Kul, hayatını bu iki sıyânet serâsı arasında sürdürmeli. Her türlü tehlikeden -o zaman- masûn ve mahfuz kalır. Korkar, tir tir titrer; o titremeler, bütün şeytanî şerareleri kırar. Allah’tan ümit eder, recâ hissiyle O’na yönelir, Allah’ın izni-inâyetiyle ve meleklerin onun kalbine ilahî tayflar taşımasına vesile olur. O ışıklarla, o şualarla doğru görür, doğru düşünür, doğru adım atar, doğruya doğru yürür, doğru yaşar ve doğruların derdiği meyveleri derer. Cennet’i de derer, ırmaklarını da derer, Cemâlullah’ı da derer, Rıdvân’ı da derer; meyve gibi derer. Burada gedâ gibi yaşar fakat öbür tarafta sultanlar gibi yaşamaya mazhar olur.

   Nefisteki cezm tıkanıklığını çözebilen insanlar ötelerden vâridâtla nefes almaya başlar ve gönül inşirahı içinde itminandan rızaya kanat çırpmaya dururlar.

Sâzic (سَاذِج), sade nefis; bu tabiri kullanmamışlar, kullanmakta beis görmüyorum. Bu, “nefs-i insânî” demektir. Fakat onun kendini ilk idrak ettiği dönemde o nefis, “emmâre nefis” oluyor. Sonra “nefs-i levvâme” oluyor. Sonra bazıları araya “nefs-i mülheme” diye bir şey sokuyorlar; o, meleklere açılacak kapıları açmada sırlı bir anahtar gibi oluyor ve onunla kalb kapıları, İlahî vâridata kale kapıları gibi açılıyor.

Sonra “nefs-i mutmainne” geliyor, itmi’nâna ermiş nefis. أَلاَ بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ “Bilesiniz ki, kalbler ancak Allah’ın zikri ile mutmain olur.” (Ra’d, 13/28) أَلاَ بِالرِّيَاضَةِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ، أَلاَ بِخَشْيَةِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ، أَلاَ بِخَوْفِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ “Bilesiniz ki, kalbler riyazetle oturaklaşıp itminana erer. Bilesiniz ki, kalbler Allah haşyeti ile oturaklaşıp itminana erer. Bilesiniz ki, kalbler Allah korkusuyla oturaklaşıp itminana erer.” diyebilirsiniz. Bunlar ile kalb, itmi’nâna eriyor. Sonra iki tane kanadı oluyor böyle doygun bir nefsin; üveyik gibi, “Zâkiye”ye, “Sâfiye”ye doğru o kanatlar ile yükseliyor: “Râdıye” ve “Mardıyye”. O rasathaneye ulaşınca, Cenâb-ı Hakk’ın rızasını/hoşnutluğunu orada sürekli dillendirip duruyor. Dilimin ucuna kadar uygunsuz bir kelime geldi, “mırıldanıyor” diyecektim; fakat o seviyedeki insanların o mevzuda ifade ettikleri şeylere “dillendirme” denir.

Ve ötesi, daha gelişleri itibariyle, fıtratları tamamen “sâfî”, “Mustafeyne’l-Ahyâr”; “zâki”, tabiatında tamamen tezkiyeye uğramış, bir tezkiye-i nefse âdetâ ihtiyacı kalmamış yüce kâmetlerin mertebesi… Ama gelin görün ki, onlar yine de kendi ufukları itibariyle sürekli nefisleriyle yüzleşmektedirler. Enbiyâ-ı ızâmın o mevzudaki durumlarını siz, rasat ettiniz, gördünüz. Belki o makale ellerine geçen insanlar da orada onların nasıl tir tir titrediklerini göreceklerdir. (Burada Çağlayan Dergisi’nde neşredilen KENDİYLE YÜZLEŞMEDE PEYGAMBER UFKU başlıklı makale serisine işaret ediliyor.) Onların daha gelişte öyle bir tezkiyeden geçmiş olmaları söz konusudur Yed-i Kudret ile; öyle demeyelim, Yed-i İnâyet ile, Yed-i Rahmâniyet ile.. ve bir yönüyle, belki misyon vesilesi olarak tezkiyeden geçmiş, saffete ermiş, “Mustafeyne’l-Ahyâr” olmuşlar onlar.

Şimdi “itmi’nân” seviyesine gelen bir insanda, bir yönüyle, “nefs-i emmâre” elini-eteğini çekiyor; bu defa kuyruğunu kısıyor, kalbin/Latife-i Rabbâniye’nin emrine giriyor. Böyle demek lazım. Fakat fonksiyonunu edâ edemeyince, bazı eh-i tahkik, ona “Öldü, nefs-i emmâre; pılını-pırtısını topladı, kalbden uzaklaştı” demişler. Bazıları da nefsin o halini, “kalbin/Latife-i Rabbâniye’nin emrine girerek, onun ile beraber aynı şeyleri soluklama” şeklinde gösteriyorlar; dolayısıyla “nefs-i mutmainne” oluyor.

“Nefes” tabirini de kullanıyorlar burada; bir nefes, “nefha-i İlahî” demek. Anne karnına ilk düştüğü zaman, bir nefha-i İlahî. Hazreti Mesih, öyle bir nefha-i İlahî ile,.. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm da أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي “Allah’ın ilk yarattığı, benim nurumdur.” hakikatinde bir nefha-i İlahîdir esasen. Buna, muhakkikîn, “nefes-i İlahî” de diyorlar. Evet, bunda bir “fetha” farklılığı var, öbüründe cezm farklılığı var; “nefs” (نَفْسٌ) iki hareke ile; bu “nefes” (نَفَسٌ) üç hareke ile, inşirah veren fetha ile ifade ediliyor. Orada bir “cezm” tıkanıklığı var; işte insan, o cezm tıkanığını çözmek suretiyle, “nefs”i, “nefes” yapabilir; nefes-i İlahî, nefha-i İlahî yapabilir, Allah’ın izniyle.

   “Rabbim, şeytanların her türlü kışkırtmalarından ve çevremde olumsuz bir atmosfer oluşturup beni tesir altına almalarından Sana sığınırım.”

Nefs-i emmâre, elini-eteğini çekip insandan uzaklaştığı zaman, âhir ömre kadar mücadele ve mücâhedenin devam etmesi için, misyonunu âsâb, hassasiyet ve beşerî diğer garîzelere devreder. Dünyada hiç düşman olmasaydı, sizin Türkçe olimpiyatlarınızda veya Kültür olimpiyatlarınızda olduğu gibi, beyazın, siyahın, mavinin ve turuncunun birbirine sarılıp ağlamaları gibi, herkes birbiriyle sarmaş dolaş olsaydı, bu kıvamda bulunsaydı, zannediyorum, insanlar savaş/harp adına da hiçbir şey hazırlığında bulunmazlardı. Ama bir yönüyle bir tehlikenin bahis mevzuu olmasına karşı, “Acaba ne yapsak?” deyip her ihtimale hazırlık yapıyorlar. Bunlar, muhtemel tehlikelere karşı kendilerini koruma, isterseniz “usul-i hamse” veya “usul-i sitte”nin korunması adına gerekli olan hazırlığı yapma demekti.

Şimdi, eğer insanın karşısında böyle bir “nefs-i emmâre” olmasa, “sâzic bir nefis”, “sade bir nefis”, nefes u nefhâ-i İlahîden mahrum, tamamen yoksun bir şey olmasa, siz de o mevzuda Cenâb-ı Hakk’a zikir ile teveccüh etmezsiniz. Yok, tehlike yok!.. Onun için Üstad Necip Fazıl’dan aklımda kaldığına göre, o yönüyle, belki nefse rahmet okumak lazım: “İyi ki varsın!” Neden? Çünkü tehlikeni tahattur ettikçe biz, تَوَجَّهْتُ إِلَى اللهِ diyoruz: “Allah’ım, Sana yöneldim!” رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا، وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا، وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ diyoruz.. حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ diyoruz.. حَسْبِيَ اللهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ diyoruz. Senin gibi can alıcı bir hasmı karşımızda gördükçe veya bildirenlerin bildirmesiyle bildikçe, şerrinden Allah’a sığınıyoruz.

Böyle değişik ayak oyunlarına sahip… Enbiyâ-ı ızâma da saldırıyordu ama onlar masûniyet-i mutlaka, masumiyet-i mutlaka, nefs-i zâkiye, nefs-i sâfiye içinde bulunduklarından dolayı, şeytan etraflarındaki bu surlara tosluyor, boynuzları kırılıyor, kuyruğunu kısıyor, inine giriyordu. Yoksa onlara da saldırıyordu. Dolayısıyla onlar da أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ diyorlardı; رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ diyorlardı. أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ * رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ، وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ * اَللَّهُمَّ اسْتُرْ عَوْرَاتِنَا وَآمِنْ رَوْعَاتِنَا؛ اَللَّهُمَّ احْفَظْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِينَا وَمِنْ خَلْفِنَا، وَعَنْ أَيْمَانِنَا، وَعَنْ شَمَائِلِنَا، وَمِنْ فَوْقِنَا، وَنَعُوذُ بِكَ بِعَظَمَتِكَ أَنْ نُغْتَالَ مِنْ تَحْتِنَا، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ “Allah’a sığınırım lanetlenmiş ve kovulmuş şeytanın şerrinden!..” “Rabbim, (bilhassa vazifemi yerine getirirken inkârcılarla olan münasebetlerimde ins ve cin) şeytanlarının kışkırtmalarından (ve birtakım duygularımı harekete geçirmelerinden) Sana sığınırım. Rabbim, yakınımda bulunup (beni tesir altına almalarından da) Sana sığınırım.” (Mü’minûn, 23/97-98) “Allah’ım, ayıplarımızı setret ve bizi korktuklarımızdan emin eyle. Allah’ım, önümüzden ve arkamızdan, sağımızdan, solumuzdan ve üstümüzden (gelecek tehlikelerden) bizi koru; ayaklarımızın altından derdest edilmekten de Senin azametine sığınırız. Ey Erhamerrâhimîn!..” Duanın son kısımlarını ben, mütekellim maa’l-gayr (birinci çoğul şahıs sigası) ile söyledim; esas, mütekellim vahde (birinci tekil şahıs sigası) ile ifade ediliyor.

Enbiya-ı ızâm, Allah’a böyle teveccüh edip sığınınca nefis ve şeytan onlara o kadar zarar veremiyordu. Fakat insan için öyle zararlı, pusuya yatmış bir hasım olduğundan ve çok farklı oyunlar oynadığından dolayı, kalbin kaymasına, Latife-i Rabbâniye’nin -bir yönüyle- dejenere olmasına, belki emmârede uzun zaman kalmasına, itmi’nan ufkuna ulaşamamasına, itmi’nan ufkuna ulaşamamak suretiyle Râdıye ve Mardıyye’den uzak kalmasına sebebiyet vermektedir.

Râdıye ve Mardıyye, Allah’ın kuldan razı olması, onun da Allah’tan razı olması; herhangi bir hadise karşısında aklına gelen rahatsızlık mülahazasıyla, hemen başını yere koyup رَضِينَا بِاللهِ رَبًّا، وَبِالْإِسْلاَمِ دِينًا، وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولاً demesi mevzuu esasen… Allah, sizden râzı; O (celle celâluhu) razı olmazsa, siz O’ndan razı olamazsınız. O, gelecekte sizin O’ndan razı olacağınızı bildiğinden dolayı, önce Allah’ın hoşnutluğu… Bir Hak dostu diyor ki: “Sen, bizden razı ol ki, biz de Sen’den razı olalım!” O ince espriye dikkatleri çekiyor. Râdıye ve Mardıyye…

   Şeytan kimine sağdan kimine de soldan yanaşır; kimini sâlih amel ve iyiliklerle kimini de günah ve kötülüklerle vurur; onun açık bulacağı her yana uygun ayrı bir tuzağı bulunur.

Dolayısıyla öyle can alıcı bir hasım… Değişik oyunlarla karşınıza çıkacak. Sağdan gelecek bazen. Riya ile, süm’a ile, ucub ile, fahir ile sizi vuracak, siz farkına varmadan. Mesela, ne güzel el-pençe divan durdunuz. Başkasının görmüş olması aklınızdan geçecek o an. Azıcık böyle aklınızın ucundan geçse, “Durduğumu gördü!” falan… Başınızı eğdi, rükûa vardınız: اللَّهُمَّ لَكَ رَكَعْتُ وَبِكَ آمَنْتُ وَلَكَ أَسْلَمْتُ أَنْتَ رَبِّي خَشَعَ سَمْعِي وَبَصَرِي وَمُخِّي وَعَظْمِي وَعَصَبِي وَمَا اسْتَقَلَّتْ بِهِ قَدَمِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ “Allah’ım, Sana rükû ettim, Sana inandım ve Sana teslim oldum. Sen Benim Rabbimsin. Kulağım, gözüm, beynim, iliğim, kemiğim, sinirim ve ayaklarımın taşıdığı her şey, Âlemlerin Rabbi Allah’a boyun eğmiş, itaat etmiştir.” filan dediniz. Aklınızın yarısından geçti ki, “Duydu!” ve “Anlasın, denmesi gerekli olan şey ne imiş!” falan… Dolayısıyla rükûun da canına okudunuz, o tesbihin de canına okudunuz. Sağdan geliyor, riya ile, yaptığı şeyleri duyurmakla.

Ebu Musa el-Eş’ârî hazretleri idi değil mi? Ebu Musa el-Eş’ârî hazretleri, bir münasebetle Zâtü’r-Rika vakasında çektiği sıkıntıları anlatıyor. Ayaklarındaki kaplar yırtılmış, çoraplar yırtılmış, ayak zarını taşlar delmiş, kanlar içinde… O vaziyette Allah Rasûlü’nün işaretlediği noktada hep yürümüş gitmişler. Sonra bu çekilen şeyleri birine, bir fazilet olarak değil de hikâye olarak anlatmış; sonra bin pişman olmuş: “Keşke anlatmasaydım! Sanki nefsime bir hisse çıkardım gibi!..”

Riya, süm’a, ucub, fahir… Bütün bunlar, şeytanın sağdan gelince oynadığı oyunların neticesi… Mesela, yanlış yorumlanan اَلتَّكَبُّرُ عَلَى الْمُتَكَبِّرِ صَدَقَةٌ “Mütekebbire karşı tekebbür sadakadır.” sözü. Siyasîlerin çok kullandığı bir şeydir bu. Çalım, büyük görünme… Birileri size karşı büyük görünüyorsa… Özür dilerim, ben ayağımı ayağımın üstüne atmasını bilemiyorum. Bazen bu misali vermek için bir arkadaşa rica ediyorum, “Şunu bir bunun üstüne koysanız!” Fakat maşallahı var onların, o mevzudaki temrinâtları çok; böyle rahat hemen atıyorlar. اَلتَّكَبُّرُ عَلَى الْمُتَكَبِّرِ صَدَقَةٌ “Büyüklenene karşı büyüklenme sadakadır.” falan diyorlar. Şeytan oyununu oynuyor orada; hiç farkına varmadan, büyükleniyorsun sen orada ve kendi kendine teselli oluyorsun: “Kibirliye karşı kibirlendim!” Kimini de ucub ile vuruyor, “iç beğeni” demektir bu. Bu da sağdan gelmedir; sağdan gelir, oyunu çok şeytanın…

Soldan geliyor; me’âsî ile geliyor, mesâvî ile geliyor, bohemlik ile geliyor.. gözü, haramda kullanıyor.. ağzı, haramda kullanıyor.. gıybet ettiriyor, iftira ettiriyor.. kalemi, haramda kullanıyor.. önündeki daktilonun veya her ne ise, bilgisayarın tuşlarını haramda kullanıyor… İftira ediyor: “Falan şöyle yaptı, filan böyle yaptı!” Vallah da yalan, billah da yalan!.. “Falan ölmüş, bilmem nesi hâlâ konuşuyor!” Yalan!.. Dolayısıyla soldan geliyor. Hayvanî hisleri, garîze-i beşeriye ve cismâniyeyi tahrik etmek suretiyle, gözü kendi hesabına kullanıyor. “Az bir göz banyosu yapalım!” Özür dilerim; “Göz banyosu yapalım!” diyor. Menhiyâta kulakları açıyor, ardına kadar, kale kapıları kadar; “Az dinleyelim bunları!” diyor. Gıybet etme ne kadar günah ise, onu gönül rahatlığı ile dinlemek de o kadar günahtır. Kur’an-ı Kerim, “Uygun olmayan bir şey söylendiği zaman, terk edin orayı; uzaklaşın!” buyuruyor. Ama şeytan aynı zamanda ağzı-dili de o istikâmette kullanıyor.

Oysaki her uzuv ve nimet -eskilerin ifadesiyle- “mâ hulika leh” istikâmetinde kullanılmalıdır. Allah’ın lütfettiği uzuvları ihtimal hesaplarına göre, riyazî mülahaza ile sebeplere vermenin imkânı yoktur. Allah’ın lütfettiği sadece bu yüz… Hatta şimdi arkadaşlar, burnun fonksiyonlarını, kulağın fonksiyonlarını, dahası iç kulak, orta kulak, dış kulak gibi kısımlarının her birinin fonksiyonlarını, ağzın fonksiyonlarını anlatırken birer mücellet ifade ediyor. Beyne dair bir yazı yazdıkları zaman, daha açık görülüyor ki, bunu ihtimal hesaplarına göre tekâmüle, evolüsyona, mutasyona falan vermek, mümkün değil. Fakat şeytan… Şeytanın ayak oyunları… Hafizanallah.

Allah, gözü niye vermiş? Mesela, tekvinî emirleri, kâinat kitâb-ı kebîrini mütalaa edesiniz diye. Neden? Çünkü Kur’an-ı Kerim -esasen- kulaklara seslenirken, ona Usûluddin’de “mesmûât” deniyor, onu dinlemek gerekiyor; öbürüne de “mubsarât” deniyor. Bunlar, omuz omuza verdikleri zaman bir mana ifade ediyor. Tekvinî emirlerin analiz edilmesi, hallaç edilmesi… Bu tabiri Üstad Necip Fazıl kullanırdı; “Tekvinî emirleri hallaç etmişler!” derdi. Analizler müthiş; fakat bir yönüyle mesaj dine dayandırılmayınca, felsefede mesele o dinî disiplinlere dayandırılmayınca, çok defa falsoya kayabilir. Dolayısıyla Natüralizme kaymışlar, Pozitivizme kaymışlar; kaymışlar, kaymışlar.

Gözün mubsarâtta kullanılması lazım; kulağın mesmûâtta kullanılması lazım. İkisinin, kullanıldıkları bu şeylerden bir kap içinde -bir yönüyle- bir bulamaç yapmaları lazım. O tahlili, böyle bir terkibe tâbi tutarak, yani analizi senteze tâbi tutarak bir şey çıkarmaya çalışmaları lazım. Hazreti Pîr-i Mugân, Şem’-i tâbân diyor ki: “Sus. Kâinat mescid-i kebirinde Kur’an kâinatı okuyor! Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak’tan gelip Hak diyen, hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.” Sensin yalnız ey Kelâm-ı İlahî olan Kur’an!.. Evet, uzuvlar “mâ hulika leh”e uygun kullanılmayınca, şeytan bu defa sol taraftan öyle geliyor.

   Biz, kökü mazide bir âtîyiz; maziden koptuğumuz zaman bize ait bütün değerler manzumesinin yıkılışına sebebiyet vermiş oluruz.

Şeytan önden geliyor: Bir yönüyle, ileriye matuf şeyler mevzuunda, içine türlü türlü şeytanlıklar atıyor senin. Öleceksin, kabre gireceksin, Berzah hayatı var, Berzah’ın kendine göre projektörleri var, Mizan hayatı var, Mahşer hayatı var, Terazi var, kantar var, Sırat var, açılacak Cennet kapıları var veya Cehennem kapıları var. O “dinî siyaset” falan diyenlerden bir tanesi, çok yakın bir arkadaşımıza -belki hâlâ burada, şu anda içinizdedir- bir şey söylüyor. “Ben dindarım; esasen dini hayata hâkim kılmak istiyoruz. Kanunlarla bunun etrafında surlar ördürmek suretiyle ilişilmesini engellemeye çalışıyoruz!” iddiasında bulunan o şahsa, arkadaşımız dünya, ukbâ, ahiret, hesap, mizan falan anlatınca, o diyor ki: “Yahu siz gönlünüzü çok uzak şeylere bağlamışsınız; asıl mesele, bu dünya!” Şimdi bakın, şeytan ileriye matuf, insanı kör haline getiriyor. Evet, Kur’an-ı Kerim, açıktan açığa, وَمَنْ كَانَ فِي هَذِهِ أَعْمَى فَهُوَ فِي الْآخِرَةِ أَعْمَى وَأَضَلُّ سَبِيلاً “Kim bu dünyada gerçekleri görmede kör ise, âhirette de kördür, hatta yol bulmadaki şaşkınlığı daha da beterdir.” (İsrâ, 17/72) buyurur. Kim burada kör yaşar, görülmesi gerekli olan şeyleri görmezse, görülmeyecek şeylere göz açar, dolayısıyla kör yaşarsa, öbür tarafta da kör olarak haşrolur. Mukabeledir bu; oradaki körlük ne ise, o. Hafizanallah, hiç farkına varmadan tepe-taklak bir gayyaya yuvarlanacaktır.

Şeytan, arkadan da gelir vurur. Bakın, çok oyunları/taktikleri var mel’ûnun. Biraz hissediyorum ben; sizin içinizde ehl-i irfan vardır, onlar daha derinlemesine, bu meretin ayak oyunlarını biliyorlardır ama benim de başım dertte; günde kaç defa Cenâb-ı Hakk’a sığınıyorum. İnanın odamdan çıkıp buraya gelinceye kadar kaç defa, رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ diyorum; kaç defa, “Allah’ım! Şeytanların hemzinden, lemzinden Sana sığınırım; onların ayak oyunlarından Sana sığınırım!” diyorum.

Şeytan arkadan geliyor, seni kökünden koparıyor. Senin kökün tâ “Ezel”e dayanıyor; İlm-i İlahî’de Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm’a dayanıyor; “Ehadiyyet” tecellisi ile أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي fehvasınca, O’na dayanıyor. Sonra hükmünün, peygamberler manzumesinin kâfiyesi olması itibariyle, Hazreti Muhammed’e dayanıyor, o Hazreti Ahmed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem). Sonra, Ebu Bekirler ile, Ömerler ile, Osmanlar ile, Aliler ile, عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي، وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ، عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ “Siz, Benim ve doğru yolda olan Râşid Halifeler’in yolunu yol edinin. Bu yolu, azı dişlerinizle tutar gibi sımsıkı tutun.” ile, çok mükemmel bir mazi meydana getirilmiş. Mazin o, geçmişin o!.. Senin, arkanda bıraktığın şey, o!.. Sonra değişik devletler gelmiş; içinde, gerçekten sahabî ayarında insanlar yetişmiş. Bir Ömer İbn Abdülaziz’i, bir Hâdî’yi, bir Mehdî’yi, bir Orhan Gazi’yi, bir Osman Gazi’yi, bir Süleyman Şah’ı, bir Murad Hüdavendigâr’ı, bir İkinci Murad’ı onlardan geri göremezsiniz. Tam arkalarında; o ayağını kaldırırken, o oraya basıyor gibidir. İçlerinde böyle babayiğitler, devasa insanlar yetişmiştir, Allah’ın izniyle. Mazin bu senin!..

Yahya Kemal’in -Tevfik Fikret’e karşı- ifadesiyle, “Ne harabîyim, ne harabâtiyim / Ben, kökü mazide bir âtiyim.” Biz, kökü mazide bir âtîyiz. Şimdi maziden koptuğumuz zaman bize ait bütün değerler manzumesi yıkılır. Evet, bu da şeytanın arkadan gelmesi demektir, hafizanallah.

Yine şeytan “Tepelerine inerim, düşünce karışıklığına sebebiyet veririm!” diyor, Vesveseli insanlar gibi, şüphe ve tereddütlü insanlar gibi… Sofistler, septistler demiyorum. Kur’an-ı Kerim, إِنَّهُمْ كَانُوا فِي شَكٍّ مُرِيبٍ “İşkilli bir şekkin, kötü zanna düşüren ümitsiz bir şüphenin içinde bocalayıp duruyorlardı.” (Sebe’, 34/54) diyor, onların içlerini anlatma adına. Yani, sadece “şekk” de değil, “tereddüt” de değil; aynı zamanda “reybî”. Eskiler usûl kitaplarında, felsefe kitaplarında “reybî” derlerdi, o septistlere, sofistlere.

Evet, şeytan değişik düşünceler pompalamak suretiyle, bir yönüyle, senin nöronlarını kirletir, kuvve-i hafızanı kirletir; dolayısıyla seni -esasen- konsantre olman gerekli olan noktadan uzaklaştırır, farkına varmadan.

Alttan gelir; bilemiyorum, çok daha farklı bir oyun seni alttan vurması. Onun için, “Alttan çarpılmadan da Sana sığınırım!” buyuruyor Efendimiz; “Alttan çarpılmadan da Sana sığınırım!” Nasıl pusuya yatmış, belli değil. Evet, bu, şeytan…

   Bazen olur ki, nefs-i emmâre kalb ve ruhtan elini eteğini çeker; fakat âhir ömre kadar mücadele ve mücâhedenin devam etmesi için, misyonunu âsâb, hassasiyet ve beşerî diğer garîzelere devreder.

Gündüz, orada arz ettim: Şârânî hazretleri diyor ki, “Şeytan ile karşılaştım, onunla mücadele ettim. Bana dedi ki: ‘Sen, benimle başa çıkamazsın!’ Ben, mücadele ederken çok zorlandım ve terledim! Bana -yine- dedi ki: ‘Siz, ne yaparsanız yapınız, Sahibi, kıyamete kadar bana izin verdi. Elli türlü ayak oyunuyla her zaman sizin karşınıza çıkacak, hiç bilemediğiniz şekilde sizinle meşgul olacağım!’” Aynı şeyi çok farklı ifadeyle, Tüsterî hazretleri de söylüyor. Bunların ikisi de devasa, büyük insanlar: “Karşıma çıktı, ‘Onu yendim’ diyemem; fakat beni terletti!” diyor. İnsanı terletecek bir şeydir; fakat gırtlağına kadar ter içinde olan insanlar veya böyle bir terleme lüzumunu duymayan insanlar, o mevzuda nakavt olmuşlar ama farkında değiller, hafizanallah.

Şimdi geriye dönelim: Bakın, şeytan, esas bu mevzuda; nefis, şeytanın insan içindeki borazanı veya sinyallerini gönderdiğinde sinyal çözen bir sinyal müşkil-küşâsı. O, “di-di-dâ-dıt / dâ-dâ-dıt” yapıyor; nefis de orada “Bu, F.G demek.” diyor, hemen çözüyor onu. Dolayısıyla insanın bütün letâifine pompalıyor şeytanın sinyallerini, hafizanallah. Böyle bir mekanizma…

Siz, böyle bir mevzuda, bir taraftan “zikrullah” ile, bir taraftan “murakabe” ile, bir taraftan “riyâzât” ile manen beslenip sağlam duracak, bir taraftan da kalbî ve ruhî hayata yükselmiş, “sır” hayatını temâşa eden, “Râdıye-Mardıyye” mülahazaları ile oturup-kalkan insanlar ile postnişin olmaya, onlar ile oturup kalkmaya bakacaksınız ki, bu, “eşerr-i eşrâr” (şerlilerin en şerlisi) olan şeytanın, dolayısıyla nefs-i emmârenin şerrinden emin olasınız.

Ama bir gün, bir yönüyle ona bu huylarını terk ettiriyorsunuz; işte bu yollar ile terk ettiriyorsunuz. Dolayısıyla hasmınız yok olmuş gibi oluyor. Ben, bir başkasında görmedim onu; fakat Hazreti Pîr, nefs-i emmârenin, misyonunu âsâb, hassasiyet ve beşerî diğer garîzelere devredebileceğini ifade ediyor. Diyor ki: “Bazen olur ki, nefs-i emmâre, ya levvâmeye veya mutmainneye inkılab eder; fakat silâhlarını ve cihazâtını âsâba devreder. Âsâb ve damarlar ise, o vazifeyi âhir ömre kadar görür. Nefs-i emmâre çoktan öldüğü halde, onun âsârı yine görünür.”

Dolayısıyla insan olarak yaratıldığımızdan, her zaman hata ve günaha açık bulunuyoruz. Bakın Hazreti Âdem’de de var bu mesele; Efendimiz buyuruyor ki: كُلُّ النَّاسِ خَطَّاءٌ وَخَيْرُ الْخَطَّائِينَ اَلتَّوَّابُونَ “Her insan hata yapar. Hata edenlerin en hayırlıları ise çokça tevbe edenlerdir.” Bütün insanlar, hataya açıktırlar; fakat hataya açık olan bu insanların en hayırlıları, hemen o hatalarını “istiğfar” ile, “tevbe” ile, “inâbe” ile, “evbe” ile, o kurnalara koşarak arınmaya bağlamış olanlardır. “Âdem, hata etti, evlatları da etti.” Onunki zelle idi. Efendimiz, genetik bir şeye dikkati çekiyor; insanın genlerinde var bu.

Şimdi, dolayısıyla o nefs-i emmâre, “Eyvallah!” diyor size, alıyor pılını pırtısını, uzaklaşıyor sizden. Fakat o, kendi misyonunu âsâba, hassasiyete, beşerî garîzelere tevdi ediyor. Dolayısıyla insanda yine şehevî hisler var, beşerî garîzeler var, hafizanallah. Tâ âhir ömre kadar mücadele, icap ederse mukâtele/muhârebe devam etsin diye… Fakat nasıl yapacak insan o muharebeyi, mücadeleyi? İşte kendisini sürekli zikrullaha verecek, duaya verecek, evrâd u ezkâra verecek; ibadet u tâatini aksatmayacak; az yiyecek, az içecek, az uyuyacak, ten mezbelesinden vazgeçecek, dil gülşenine uçacak. Sonra da “Mevlâ görelim neyler, Neylerse güzel eyler!” diyecek. “Hak, şerleri hayr eyler / Sen, sanma ki gayr eyler / Ârif, anı seyreyler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler.”