Hidayet iki hayata da saadet verir. Hem dünyayı hem ahireti aydınlatır. İnsanı yükseltir.
Deccal gibi tek gözlü deha ise yalnızca bir yeri, bir hayatı anlar; maddeperest olur, dünyaya düşkündür. İnsanı bir canavar yapar.
Evet, deha sağır tabiata tapar. Kör kuvvete boyun eğer. Fakat hidayet, şuurlu sanatı tanır, hikmetli kudrete bakar. Deha zemine nankörlük perdesi çeker. Hidayet, şükran nurunu serper.
Bu sırdandır ki: Deha kör ve sağır; hidayet işitir ve görür. Dehanın nazarında zemindeki nimetler sahipsiz ganimettir.
Minnetsiz gasp ve hırsızlıkla onları tabiattan koparmak ona canavarca bir his verir.
Hidayetin nazarında zeminin sinesine, kâinatın yüzüne serpilmiş nimetler rahmetin meyveleridir. Her nimetin altında ihsan edici bir el görür, şükran ile öptürür.
Şunu da inkâr etmem: Medeniyette de pek çok güzellik var fakat onlar ne Hıristiyanlığın malıdır, ne Avrupa’nın icadı, ne de bu asrın sanatı…
Belki herkesin malıdır: Fikirlerin birikiminden, semavî emirlerden, fıtrî ihtiyaçlardan, bilhassa Resûl-u Ekrem’in getirdiği şeriattan ve İslamî inkılâptan doğmuşlardır. Kimse onları sahiplenemez.”
O misalî meclisin reisi tekrar sordu: “Musibet olur her dem hıyanetin neticesi, mükâfatın sebebi. Ey bu asrın adamı! Kader bir sille vurdu, kazaya çarptırdı.
Hangi fiillerinizle kaza ve kadere öyle fetva verdirdiniz ki, kaza-yı ilahî musibetle hükmetti, sizleri hırpaladı?
Çoğunluğun hatası daima sebep olur umumi musibete.”
Dedim: “İnsanlığın fikrî sapkınlığı, Nemrutça inadı,
Firavun gibi gururu şişti de şişti zeminde, erişti göklere. Hem dokundu hassas yaratılış sırrına. Göklerden indirdi.
Tufan, veba misali, şu savaşın zelzelesi gâvura yapıştırdı semavî bir silleyi. Demek ki bu, bütün insanlığın musibetiydi.
İnsanlığın hepsini içine aldı. Ortak sebebi; maddecilikten gelen fikrî sapkınlıktı, hayvanî hürriyet, kötü arzuların istibdadı...
Ondan hisse almamızın sebebi, İslam esaslarını ihmal ve terk etmemizdi. Zira Hâlık Teâlâ yirmi dört saatten birini istedi.
Dipnotlar
- Haşiye: Bunda da ince bir işaret var.