fâniliklerini, ölümlü olmalarını ve mâzi denilen büyük mezarda çürümelerini düşünüp elemli hayatına bir keder daha ilâve edersin. Yani, “Öyle kâmil insanları çürüten bir mezara ben de gideceğim.” diye düşünür, kabristana endişeyle bakar ve “Ah!” çekersin. Önceki nazarla ise onların beden elbisesini mâzide bırakıp istikbal salonu olan berzah âleminde tam bir rahat içinde ikamet edeceklerini düşünür, kabre dostça bakarsın.
Hem güzel şeyleri sevmen madem Sâni hesabınadır. “Ne güzel yapılmışlar.” demek tarzındadır. O sevgin leziz bir tefekkür olur ve güzelliğe düşkün zevkini daha yüksek, daha mukaddes ve binlerce defa daha güzel cemâl mertebelerinin definelerine çevirir; çünkü seni o güzel eserlerden ilahî icraatın güzelliğine ulaştırır. Ondan Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin güzelliğine, ondan sıfatlarının güzelliğine, ondan Zât-ı Zülcelâl’in benzersiz cemâline karşı kalbe yol açar. İşte güzel şeyleri bu şekilde sevmen hem lezzetli hem ibadet hem de tefekkürdür.
Gençliği ise madem Cenâb-ı Hakk’ın güzel bir nimeti olması yönüyle seversin. Elbette onu ibadete sarf eder, gayrimeşru zevklerde boğup öldürmezsin... Öyleyse gençlikteki ibadetler, o fâni gençliğin bâki meyveleridir. İhtiyarladıkça gençliğin iyilikleri olan bâki meyvelerini elde eder ve zararlarından, taşkınlıklarından kurtulursun. Hem ihtiyarlıkta daha çok ibadete muvaffakıyet ve Cenâb-ı Hakk’ın merhametine daha çok liyâkat kazandığını düşünürsün. Gafiller gibi beş-on senelik bir gençlik lezzetine karşılık elli sene, “Eyvah gençliğim gitti.” diye hayıflanıp gençliğe ağlamayacaksın. Öylelerinden biri demiş ki:
لَيْتَ الشَّبَابَ يَعُودُ يَوْمًا فَأُخْبِرَهُ بِمَا فَعَلَ الْمَشِيبُ
Yani: “Keşke gençliğim bir gün dönseydi, ihtiyarlığın başıma neler getirdiğini ona şikâyet edip anlatacaktım.”
Bahar gibi ziynetli sergileri sevmen ise madem ilahî sanat eserlerini seyretmek içindir. O baharın geçmesiyle o lezzet yok olmaz. Çünkü baharın yaldızlı bir mektup gibi verdiği mânâları her vakit seyredebilirsin.
Dipnotlar
- Bkz. Sâd sûresi, 38/32.
- Bkz. el-Übşeyhî, el-Müstatraf 2/71; el-Câhız, el-Beyân ve’t-Tebyîn 1/429 (Ebû’l-Atâhiye’nin sözü olarak kaydedilmiştir.)