tesbihat ve hususi bir dua hükmündedir. Onlardan gaye olan Rabbanî maksatlardan ortaya çıkan, iftihar, memnuniyet ve ferahla tabir edemediğimiz mukaddes mânâlar, münezzeh hususiyetler o kadar yüce ve mukaddestir ki, bütün insanlığın aklı birleşip tek akıl olsa yine onların künhüne yetişemez ve onları kavrayamaz.
Hem Mesela: Adaletli, hakkı sahibine veren ve bundan zevk alan bir hâkim, mazlumların haklarını vermekten, teşekkürlerinden ve zalimleri cezalandırıp mazlumların intikamını almaktan nasıl memnun olur, bir zevk alır.
İşte Hakîm-i Mutlak, Âdil-i Bilhak ve Kahhar-ı Zülcelâl’in, değil yalnız cin ve insanlarda, belki bütün varlıklarda hakkı sahibine vermesinden, yani her şeye var olma ve hayat hakkı ihsan etmesinden, her şeyin varlığını ve hayatını haddini aşanlara karşı korumasından ve dehşetli varlıkları haddi aşmaktan alıkoymasından; bilhassa mahşerde, ahiret yurdunda cin ve insanların hesaba çekilmesinden başka, bütün canlılara karşı adalet ve hikmetinin büyük tecellisinden gelen mukaddes mânâları kıyaslayabilirsin.
İşte şu üç örnek gibi, Cenâb-ı Hakk’ın bin bir isminin her birinde pek çok güzellik, cemâl, fazilet ve kemâl tabakası bulunmasının yanında, pek çok muhabbet, iftihar, izzet ve büyüklük mertebesi vardır. İşte bundandır ki, Vedûd ismine mazhar olan Allah dostu muhakkikler, “Bütün kâinatın mayası aşktır. Bütün varlıkların hareketleri aşk iledir, varlıklardaki çekim, cezbe ve cazibe kanunları aşktandır.” demişler. Onlardan biri demiş ki:
فَلَكْ مَسْت مَلَكْ مَسْت نُجُومْ مَسْت
سَمَوَاتْ مَسْت شَمْسْ مَسْت قَمَرْ مَسْت زَمِينْ مَسْت
عَنَاصِرْ مَسْت نَبَاتْ مَسْت شَجَرْ مَسْت بَشَرْ مَسْت سَرَاسَرْ
ذي حَيَاتْ مَسْت هَمَه ذَرَّاتِ مَوْجُودَاتْ بَرَابَرْ مَسْت دَرْمَسْت اَسْت
Yani: İlahî aşkın tecellisinden ve o aşk şarabından herkes kabiliyetine göre mest olur. Mâlumdur ki, her kalb kendine ihsan edeni sever, hakiki kemâle muhabbet duyar ve yüce bir güzelliğe bağlanır. Kendisiyle beraber, sevdiği ve şefkat beslediği zâtlara da ihsan edeni daha da çok sever. Acaba –daha önce söylediğimiz gibi– her