«رُوحَه» مِي ايَدْ ازُو زَمْزَمَۂِ نَازُ نِيَازِي
Ruh ise bu vaziyetten şunu anlıyor: Eşya tesbihat ile Sâni-i Zülcelâl’in isimlerinin tecellilerine karşılık verip naz-niyaz nağmelerine kapılmış.
قَلْب مِيخَوانَدْ اَزِينْ ايَاتْهَا سِّرِّ تَوْحِيدْ زِعُلُوِّ نَظْمِ اِعْجَازِي
Kalb, her biri surete bürünmüş birer ayet hükmünde olan şu ağaçların mucizevî, yüksek nazmından tevhid sırrını okuyor. Yani yaratılışlarında o derece harika bir intizam, sanat ve hikmet vardır ki, kâinatta var olan bütün sebepler toplansa ve irade sahibi, dilediğini yapmakta serbest farz edilse, onları taklit edemez.
نَفْس مِيخَواهَدْ دَرْ اِينْ وَلْوَلَه هَا زَلْزَلَه هَا ذَوْقِ بَاقِي دَرْ فَنَايِ دُنْيَا بَازِي
Nefis, şu vaziyete baktıkça, bütün yeryüzünü gürültülü bir ayrılık zelzelesinde yuvarlanıyor gibi görür. Bâki bir zevk arar. “Onu, dünyaya taparcasına bağlanmayı terk etmekte bulacaksın.” manâsını anlar.
عَقْل مِيبِينَدْ اَزِينْ زَمْزَمَه هَا دَمْدَمَه هَا: نَظْمِ خِلْقَتْ، نَقْشِ حِكْمَتْ، كَنْزِ رَازِي
Akıl ise hayvanların, ağaçların, bitkilerin ve havanın zemzeme ve demdemelerinde (nağmelerinde) gayet mânidar bir yaratılış intizamı, bir hikmet nakşı, bir sırlar hazinesi buluyor. Her şeyin pek çok yönden Sâni-i Zülcelâl’i tesbih ettiğini anlıyor.
اٰرْزُو مِيدَارَدْ هَوَا اَزِينْ هَمْهَمَه هَا هَوْهَوَه هَا مَرْگِ خُود دَرْ تَرْكِ اَذْوَاقِ مَجَازِي
Kötü arzulara sahip nefis de havanın şu esintisinden ve yaprakların hışırtısından öyle bir lezzet alıyor ki, o kötü arzuların hayatı olan bütün mecazî zevkleri unutup terk ederek bu hakiki zevk içinde ölmek istiyor.
خَيَالْ بِينَدْ اَزِينْ اَشْجَارْ: مَلَائِكْ رَا جَسَدْ اٰمَدْ سَمَاوِي بَاهَزَارَأنْ نَيْ
Hayal ise vazifeli meleklerin, âdeta şu ağaçların içine girip her bir dalına pek çok ney takılmış o ağaçları ceset olarak giydiklerini görüyor. Âdeta Ebedî Sultan, binlerce ney sedâsıyla muhteşem bir merasimde meleklere onları giydirmişçesine, o ağaçlar cansız, şuursuz birer cisim gibi değil, gayet şuurlu, mânidar vaziyetler gösteriyor.