Ayrıca “devlet” dediğimiz şey, netice itibarıyla insanların bir araya gelerek oluşturdukları mekanizmanın adıdır. Dolayısıyla o mekanizmayı oluşturan insanlar hak ve hakikate ne kadar yakın ise o ölçüde o devlet hak ve hakikate yakın; insanlar ne kadar hak ve hukuktan uzaksa devlet de o ölçüde hak ve hukuktan uzaktır.
Her devlet, vazifesini her zaman tam yapamayabilir veya vazifesinde kusur edebilir. Râşid Halifeleri istisna edecek olursak, her devirde devletlerin bir kısım hata ve noksanları olmuştur. Emevilerin de kusurları olmuştur, Abbasilerin de. İlhanlılar, Karahanlılar, Zengiler, Eyyubiler ve Selçuklular devlet vazifesinde yanlışlıklar yaptığı gibi, dört asır boyunca çok geniş bir coğrafyada huzur ve emniyetin soluklanmasına vesile olan Osmanlıların da devlet vazifesinde az ya da çok kusurları olmuştur.
Kargaşadan Nizama Yürünmez
İşte bu noktada meseleye ifrat ve tefritten uzak, umumi prensipler ve küllî bir nazarla bakmak gerekir. Nasıl ki İslâm, ferdi değerlendirirken iyiliklerini alkışlar ve mükâfatlandırır; kötülüklerden sakındırır ve kötülüklerden uzak durmadığı takdirde ötede cezalandırılacağını ifade eder. O, aynı zamanda bir kısım yanlışlıkları var diye de bir insanı tamamen ademe mahkûm etmez. Mesela, İslâm nazarında insan, iman ettiği hâlde bazen hatalar yapabilir, günahlara girmiş, çirkinlikler irtikâp etmiş olabilir; ama bu çirkinliklere girdi diye o kişi iman dairesinin dışına atılmaz. O inanan insan, yaptığı çirkinlikleri helâl itikat etmediği sürece mü’mindir. Ama işlediği günahlardan dolayı da fasık mü’mindir, fâcir mü’mindir ya da zalim mü’mindir. İşte millet de, devlet de sevapları, hataları ve günahları olan bu fertlerden mürekkeptir. Dolayısıyla fertler gibi devletlerin de alkışlanacak çok güzel icraatları olabileceği gibi, tasvip edilmeyecek hata ve kusurları da olabilir.