İçeriğe geç

Evet, kâfir, kâinattaki bütün güzellikleri tezyif etmektedir. Şöyle ki, antika sanatların dizili olduğu bir meşhergâh (sergi yeri) düşünün. Bu meşherin Sanatkâr’ı, bunları, buradaki gölgeleri görsünler de ahirete ait onların asıllarına iştihaları açılsın diye dizmiştir. Kâfir bu meşhere girmekte ve “Bunların hepsi tesadüftür, esbap ürünüdür, müessir tabiattır.” demekte ve Sanatkâr’ı hiç hatırına getirmemektedir. Bu şekilde, avizeyi idare eden düğmeye dokunulmuş da ortalık karanlıkta kalmış gibi, bu meşhergâh-ı âlemde teşhir edilen o muhteşem sanatların hepsi karanlığa dökülmüş gibi olmaktadır.

Ayrıca kâinat da “Kâfirin bizi tezyife hakkı yoktur!” diyerek bütün zerrâtı ve seyyârâtıyla onun hakkında davacı olma ihtimali vardır. Bu bakımdan bir lahza küfür, bütün kâinatın hukukuna tecavüz olduğundan, kâinatın zerrâtı adedince büyük bir cinayeti tazammun etmektedir. Kâfir de bilerek veya bilmeyerek işte böyle bir cinayeti işlemektedir. Aynı zamanda o sadece böyle bir cinayet işlemekle de kalmayıp, her akşam ve her sabahki inkârıyla, meşhergâh-ı âlemi tezyifte ısrarcı olmakla o mütemadî niyetinin cezasını da görecektir. Eğer o, “Ben bundan dönüyorum” dese kurtulur. Evet, hayatının en son lahzasında dönen kimse de mutlaka kurtuluşa erer. Uhud’da bu hakikati teyit eden şöyle bir hâdise yaşanmıştır:

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberliğini duymuş, Medine’de olduğunu öğrenmiş ve O’nun yanına gitmeye karar vermiş Muhayrık adında bir haham vardır. Bu haham, Yunus’un saf bir Anadolu havası içinde dediği gibi,

“Araya araya bulsam izini,İzinin tozuna sürsem yüzümü,Hak nasip eylese görsem yüzünü,Yâ Muhammed canım arzular seni!”
4