Meselenin bir diğer yönü ise: Hizmet-i imaniye ve Kur’âniye gibi çok küllî, umumî ve kuvvetli omuzlar isteyen bir meselenin şahıslara bina edilmemesi gerekir. Bir hizmet heyeti içinde bulunan insanlar, kendi aralarında, ittifak ve ittihat etmeliler, elde ettikleri başarılar karşısında da “Bütün bunları Allah, şahs-ı mânevîmize lütfediyor.” demeliler ve nefislerini de buna ikna etmelidirler. Çünkü onlara gelen lütuflar, bir araya gelmeleri neticesinde Allah tarafından verilmektedir.
Bu arada “Falan kişi daire dışına çıkarsa bu durum bizim heyetimize zarar verir.” düşüncesini de kafalardan çıkarıp atmalıdırlar. Çünkü şayet bir dava Allah davası ise, hiç kimsenin o halkadan çıkması Allah’ın davasına zarar vermez. Binaenaleyh “Heyetimiz yıkılır, dağılır.” anlayışı içinde, belli şahıslara bel bağlayıp, her şeyi onların şahsında bilmek, İslâm’ın saf ve duru akidesine ters düşmektedir. Konunun daha iyi anlaşılması için bir-iki müşahhas misal vermek istiyorum:
Hz. Ebû Bekir kadar Efendimiz’i sevecek ikinci bir insan tasavvur etmek mümkün değildir. Nitekim bir hadislerinde Allah Resûlü, “Herkes beni inkâr ettiği zaman, o beni tasdik etti.” buyurarak bu hakikati dile getirmektedir. Hz. Ali de, “Allah Resûlü gideceği zaman beraber gitmeye kimse cesaret edemedi. Ebû Kuhafe’nin oğlu çıktı. İrtidat hâdiselerinde de herkes ona bir şeyler tavsiye ederken, o atına bindi, ‘Peygamber’in yolunda tek başıma da olsa giderim.’ dedi.” ifadeleriyle Hz. Ebû Bekir’in Allah Resûlü’ne olan sevgisini ve bağlılığını anlatmaktadır.